Eykan Can - Ziyaretçi
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Okuyun Uğur Mumcu'yu, eşek olmayın!
KAYA ATABERK
Uğur Mumcu
Kürt Şovenizmine
karşı uyarmıştı
ALİ ÖZSOY
Edirne'de neler oldu? Sol'un PKK ile sınavı
ÖZGÜR ERDEM
İsrailci Tayyip neden İsrail'e karşı çıkıyor?
TEVFİK KAYMAZ
Özgürlükten kaçış
ARİF BAKIR
İdeolojisi olmayan
işçi sınıfı
OKAN İŞBECER
Şeyh Sait Türk devleti için ayaklanmış!
TUĞRUL ÇELİK
Taliban Yahudi mi?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Son hafta...
 
TÜRKKAYA ATAÖV
1933'de Alman faşizmi
İLYAS SALMAN
Adana Kitap Fuarı'ndan insan manzaraları
ERGİN KONUKSEVER
İran-Irak Savaşı
EYKAN CAN
Ziyaretçi
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (17)
MUSTAFA İZBERK
Biz Türkler göçebe miyiz? "Acaba" ?!.(3)
 
 

Eykan Can
Ziyaretçi

“Koşun ahali, koşun!”

“Ne oldu Mahir, ne bağırıyon böyle!”

“Aşağı yamaçta bir adam var, yabancı, garip bir tip. Kendi kendine eyleşir. Bir garip şeyler yapar, elinde de acayip bir alet var!”

“Deme! Nasıl bir aletmiş bu ki?” dedi kahvedekiler heyecanla.

“Bilmiyom. Ömrü hayatımda ilk kez gördüm.”

“Acan mı ki acep?”

“Ne acanı ulen Karasulak’ta!”

“Fahri emmi, öyle deme. Bu gavurların sağı solu belli olmaz.”

“Yahu buraya gavur en son on beş yıl önce geldi. O da gelmedi, adamların arabasının lastiği patlamış, durmak zorunda kaldılardı. Yoksa gavur buraya nesine uğrasın.”

Muhtar Kerim sandalyesinde gerindi.

“Aslında uğreycekler de muhalifet izin vermez.”

“Senin muhalifetin de mi var!”

“Var tabii Fahri emmi, ne sandıydın. O aşağı yamaçtaki höyüklere turist getircektik Sadi Bey ilen. Ama ne oldu, muhalifet bu önemli teşebbüsümüze taş koydu.”

“Bak sen!”

“Höyüğün üstüne bir çardak, altına da çay bahçesi koycez dediydik. Gelen giden turist soluklanırdı hem. Köylü de yaptığını satcekti. Muhalifet olmasaydı, şimci memleketin en çok turist kaynaşan yeriydik.”

“Adam oldun da muhalifetin senin ayağını tökezletmekte ha!”

“Yok dediler, taşların üstüne masa olur mu? Tamam dedik, masa koymayalım, zati bizde tarihi eserlere saygı çok büyük.”

“Aşırı büyük, göz yaşartan türden!”

“Yerdeki kare şeklindeki yontulmuş taşlara masa örtüsü serelim dedik. Etraflarına dörder sandalye sığardı. Toplam on iki taş var orda. Kafadan kırk sekiz kişi ağırlanır bir seferde. Amanın dediler, tarihi taşın üstüne masa örtüsü olur mu?”

“Halis amerikan bezi deseydin muhtar! Bak o zaman olurdu belki.”

“Olmadı maalesef, muhalifet turizm sektöründe parlamamızı engeleyiverdi. Velhasıl kelam o ki, Sadi Bey, Allah için büyük adam, ileriyi gören adam, sabret hele Kerim’ciğim dedi. Elbet Karasulak’ında bir gün yıldızı parleycek, söz sana dedi.”

“Seni bi gün parlatcaklar ya, Allah için bende o günleri bekliyom!”

“Fahri emmi...”

Latif içeri girdi aynı anda. Heyecandan dizlerinin bağı çözülmüştü. Sesi titriyordu.

“Yahu bu adam var ya!”

“Hangi adam?”

“Yamaçtaki adam.”

“Sende mi gördün onu?”

“Gördüm Kısmet dayı. Zati Mahir ile ben gözetliyorduk adamı.”

“Dikizledik desene sen şuna!”

Muhtar Kerim yavrusuna kucak açmış gibi Latif’in sırtını sıvazladı.

“Otur hele bir sen. Ne görüverdin anlat. Sen bakma, yaşları geçince bazılarının ne dediği belli olmuyor artık!”

“Fesupanallah!” dedi Fahri emmi. Kısmet dayı onu dürttü.

“Ben ona bakarken beni fark etti. Sonra elini kaldırdı. Bana doğru yürümeye başladı. Ama adam pek bir garip. Rüyama girse, korkudan altıma bile ederim.”

“Yahu altı üstü adam sana el etmiş. Yolunu sorcekti belli ki. Karasulak’ın erkeklerinin düştüğü hale bak hele! Yuh size!”

“Fahri emmi, görsen hakkaten pek bir acayip. Dazlak kafalı iki metreye yakın boyda bir herif.”

“Nerde ulen bu herif!” dedi Fahri emmi, ayağa fırladı aynı anda.

“Vallahi ben camiyi geçtiğimde gözden kayboldu. Zati arkama bakmadan kahveye daldım bende.”

“İyi poh yedin.”

Fahri emmi Kısmet dayıya el etti.

“Kalk Kısmet. Gidip şu yolunu kaybetmiş garibanı bulalım da, yoluna yollayalım. Bunlar da adam olcekler ha!”

Döndü kahvedekilere baktı sonra ters ters.

Onlar kahveden çıkar çıkmaz arkalarından da diğerleri çıktı. Yaklaşık on adım geriden onları takip etmeye başladılar. Gruplara ayrılmışlardı. Bir kısmı yerdeki taşlara bakıp yorum yapıyor, bazısı çeşmenin başında su içiyor, diğerleri de evlerin bahçelerindeki bitkiler hakkında yorum yapıyordu. Havadan bahseden de epey vardı.

“Havalarda pek ılık gidiyor.”

“Bu kışı böyle geçirsek yakacağa para gitmez.”

“Yahu, hacının bahçesinden mi geliyor bu koku?”

“Vallahi en güzel güller de onda.”

“Bu taşlara da el atmanın zamanı geldi de geçiveriyor. Muhtar Kerim ne dersin şuraya bir asfalt neyin attırsak.”

“Bir sonraki seçimden sonra ilk o iş zati. Yapcez meraklanmayın.”

“Oyu verdikten sonra gene unutmayasın!”

“Ne zaman unuttuk. Allah var yukarıda!”

Fahri emmi ile Kısmet dayı kıs kıs gülüyorlardı onların bu haline. Kısmet dayı Fahri emmiye sokuldu.

“Şu anda bile seçim yatırımı yapıveriyor.”

“Yapmaz mı deyyus. Anasının gözü!”

“Fahri, şu sokağın başında bir adam var. O mu ki hele bahsettikleri.”

“Olabilir pek tanıdık gelmedi. Yaklaşalım bakalım kimmiş?”

Yaklaştılar yabancıya. O da onlara doğru yürüdü. Adam gerçekten çok uzundu. Kafasında saç yoktu. Kocaman bir suratı ve çok büyük elleri vardı. Hakikaten acayip bir tipmiş, diye iç geçirdi Fahri emmi.

“Hayırlı akşamlar, yabancısın galiba, yolunu mu kaybettin yeğenim.”

“Yol mu?” Durdu düşündü bir an yabancı, sonra devam etti.

“Evet yolum yok. Bulamıyorum.”

“Biz sana yardımcı olalım. Ne tarafa gitceğidin?” dedikten sonra,

“Kısmet bu bizim gibi konuşuyor, yabancı değil bu,” diyerek Kısmet dayıya fısıldadı.

“Evet, kimlerden ki, sorsana bir.”

“Kimlerdensin sen. Civar köylerden misin?”

“Köy mü?”

“Köy ya burası yeğenim. Karasulak bura. Sen hangi köydensin diyom?”

“Köyden değilim ben.”

“Ha bu şeherli. Şeherliler de pek bir acayip oldular artık!”

Kısmet dayı da onu onaylarcasına başını salladı.

“Bak o zaman sen şehere geri döncen herhal. Sana yolu tarif edelim.”

“Yolu biliyorsun sen.”

“Biliyorum yahu. Bilmem mi! Ben Fahri. Sen bana kısaca emmi de ama, herkes öyle der.”

“Emmi, bana yolu göster.”

“Tamam göstereyim. Bak şimci.”

Yabancı Fahri emmiyi dinlerken elindeki garip aleti çıkardı. Parlak ekranı olan dokunmatik bir aletti. Ebatları bir telefondan büyüktü. Ancak yabancı onu çıkarıp dört parçaya ayırdıktan sonra birleştirince ebatları büyüdü. Onların hemen bir metre gerisinde duran ahali bunu görünce hayretle biraz daha yaklaştı.

“Yahu bu yer bulma cihazı bence,” dedi muhtar Kerim ve ekledi.

“Adam teknolocik dimek.”

“Ben gördüydüm bunlardan ama hiç böyle parçalanıp sonra birleştirilmiyordu.”

“Kalıplı biri demek İsmail. En son teknolociyi yanında taşıdığına göre zengin.”

Muhtar bunu söylerken Kısmet dayıyı kenara itti.

“Aman da aman! Hoş gelmişsiniz köyümüze. Ben buranın muhtarı Kerim. En yetkili kişi olmak sebebiylen size ben yardımcı olayım.”

“Yardım mı?”

“Bak şimci saygıdeğer yabancı misafirimiz. Seni gecenin bu vaktinde salmayız. Salsak sonra pek bir üzülürüz. Açsındır belki, suyun neyin de yok üstünde, susamışsındır da. Gel seni bu gece misafir edelim. Yarın sabah yoluna gidersin.”

Yabancı baktı ona.

“Aç değilim.”

“Açsındır açsındır.” Girdi koluna sonra yabancının. Diğer koluna girmesi içinde Latif’e işaret etti.

Fahri emmi ile Kısmet dayının şaşkın bakışları altında yabancıyı köye soktular. Muhtar Kerim ilk önce köyün hane sayısından söze başladı. Bu konu höyükleri ilk yapanlara kadar uzadı.

“Siz bilmezsiniz, buralarda çok eskilerde atalarımız yaşarmış. Medeniyetin beşiği buralar. Büyük dedelerimiz anlatıverirdi, Karasulak dünyanın merkezi derlerdi. Tabi biz küçüğüdük inanmazdık. Büyüdük aklımız başımıza geldi, sahip çıkalım dedik sonra. Dünyaya tanıtalım dedik ama nerde, muhalifet varya o belimizi büktü işte.”

“Ulen yabancıya bile muhalifet der bu deyyus. Sanki el alemin derdi, Kerim’in olmayan muhalifetleriydi.”

“Ama baksana adam pür dikkat dinlemekte Fahri.”

“Hakket, adam demek çok yorgun. Kerim’i bile çekebildiğine göre.”

Kahveye girdiler. Hasan hemen çay getirdi gelenlere. Muhtar Kerim yeğeni İsmail’i eve yolladı. Yatak açmalarını, akşama misafirleri olduğunu söyledi. Gelirken de yiyecek getirmeyi unutmamasını sıkıca tembihledi.

Kahvede herkes masanın etrafında toplandı. Muhtar anlatmayı bitirdiğinde yabancıya ilk soru Latif’ten geldi.

“Buralara kadar nasıl geldin. Seni buraya getiren aracın nerde?”

“Aracım mı? Aracım kırıldı.”

“Koca araba kırılır mı? Kaza mı yaptın yoksa.”

“Adam aç, ne dediğini mi biliyor Latif!”

“Doğru muhtar Kerim, haklısın. Yazık, demek kaza yaptın. Başkası yoktu dimi yanında. Tek başınasın.”

“Bir ben varım, evet.”

“Aman iyi. Yarın sabaha söylersin aracının yerini çekici çağırırız. Polisi de arar zabıt tuttururuz.”

“Zabıt mı?”

“Hiç kaza yapmamış bu herhal.”

Güldü kahvedekiler. Muhtar Kerim konuyu değiştirdi.

“E anlat bakalım, kimlerdensin, hiç bahsetmedin.”

“Uzaktan geldim.”

Sonra yabancı kalktı, kahvenin ortasındaki televizyona yürüdü. Ekrana dokundu. Hasan kanalı değiştiriyordu o sırada.

“İstediğin bir kanal var mı arkadaşım?”

Kumandaya baktı yabancı, elini uzattı Hasan’a.

“Kendisi çevirmek istiyor galiba. Ver kumandayı oğlum.”

Hasan kumandayı verdi. Kumandanın tuşlarına bastı bir süre kanalları gezdi yabancı. Sonra bir kanalda durdu. Kanalda gece haberleri vardı. Bir patlama haberi veriliyordu.

“Burası neresi?” dedi sonra kahvedekilere dönüp.

“Irak mı orası, yok değil Afganistan galiba. Niye sordun ki?”

“Yoksa bu Arap mı?”

“Araba da hiç benzemiyor ya!”

“Niye patlıyor orası?”

“Savaş var orda savaş, kardeşim.”

“Çok kötü savaş.”

“Kötü tabii ya!”

Muhtar Kerim diğerlerine baktı.

“Bunun kafası yerinde değil galiba. Acayip sorular sormakta.”

“Çarpmışsa kafasını, belki hafızasını neyin kaybetmiştir.”

“Doğru, üstüne gitmeyelim.”

Yabancı ekrana bakarak devam eti.

“Savaş bizi bitirdi. Siz savaş yapmayın.”

“Savaşmıyoruz biz zaten kardeşim. Onlarda ise demokırasi yoktu. Şimci Amerikanlar demokırasi getirmek için...”

“Analarını bellediler dimi muhtar! Öyle diycektin dimi?”

“Allah’ım! Gece gece bunu mu tartışcez şimci biz Fahri emmi.”

“Demokrasi savaşla mı geliyor?”

“Hah, ver bakalım cevabı şimci, hafızasını kaybetmiş şu garibana Kerim efendi!”

“Veriyorum hemen Fahri emmi meraklanma sen. Yok yahu oyla geliyor. Oy veriyoz, demokırasi geliyor güzel kardeşim.”

“Bunlar oy vermemiş mi?”

“Onları işi pek bir garipti. Baştaki ne derse onu yapardı onlar, öyle demokırasi mi olur? Herkesin sözü olur, sözü oyu demektir. Sandığa gider atarsın oyunu. Kimi istersen onu seçersin, demokırasi işler güzelcene.”

“İki demokrasi mi var? Savaşla gelen ve oyla gelen?”

“Olur mu hiç, tek demokırasi var.”

“Sandık sahibi olmak için mi savaş var?”

“Gibi gibi.”

Sonra başka bir kanala geçti yabancı. Orada da bir açık oturum vardı. Oturuma katılanlar seçim sistemini tartışıyorlardı. Seçimlere sandık hileleri karıştı diyen bir konuşmacının sözleri üzerine, son seçim gecesi yaşanan olaylar gösterilmeye başlandı. Sandıkların peşinden koşan partililer, sandıklara el konulduğunu söyleyen diğerleri, ve kavga sahneleri.

“Bu sandık, o sandık mı?”

“Evet o sandık.”

“Bunlarda küçük savaş yapıyor.”

“Onlar sandıklarına sahip çıkmaya çalışıyor. Oylar yanlış olmasın diye. Sonra herkesin oyu yanlış olursa demokırasi mi olur kardeşim.”

“Ben anlamadım demokrasi nasıl çalışıyor.”

“O çalışmaz işleyiverir. İşlerkene de böyle herkesler mutlu olur işte.”

Sonra yine eski kanala geri geldi yabancı. Haberler devam etmekteydi. Haberde Tekel işçilerinin eylemi vardı; üstlerine tazyikli su sıkılırken can hıraç oradan oraya savrulmaları.

“Burada da küçük savaş var!”

“Orda savaş yok eylem yapıveriyorlar.”

“Bunların sandığı, demokrasisi yok mu? Mutlu görünmüyorlar.”

“Onlarında var demokırasisi. Bizler gibi oy verdiler onlarda. Sandığa gittiler.”

“Sandıklarında oyları yanlış mı sayılmış? Ondan mı mutsuzlar.”

Fahri emmi Kısmet dayıya gülerek baktı bu konuşmalar sırasında.

“Bu yabancıyı pek bir sevdim ben. Sorduğu sorulara bak yahu. Daha yeni geldi ama Kerim deyyusunu soruları ile ters köşe yaptı.”

“Haklısın Fahri, acayip macayip ama Kerim terlemeye başladı baksana.”

“Doğru ya.”

Muhtar Kerim’e mendil uzattı ardından.

“Kerim silin de kokma şimci bize. Hasan bir kolonya tut muhtara. Tüy siklet oldu sorular karşısında bizimki.”

Muhtar Kerim’in imdadına hem kolonya hem de İsmail’in evden getirdiği yiyecekler yetişti. Yabancı yiyeceklere dokunmayınca işinin zor olacağını fark eden muhtar, geceyi bu yabancı ile nasıl geçireceğini düşünmeye başladı. Eve de alacağını duyurmuştu herkese. Şimdi nasıl dönecekti bu sözünden, bilmiyordu.

“Hazırladı mı anan yatakları İsmail.”

“Siz gelene kadar hazırlarım dedi dayı.”

“Aman pek güzel. Misafirimiz rahat etcek bu gece. Güzelce de uyursunuz artıkın.”

“Uyumak istemiyorum. Bana yolu gösterin.”

Muhtarın aradığı fırsat ayağına gelmişti. Ama bunu belli etmemeliydi.

“Olur mu canım. Hayatta bırakmayız seni. Gecenin köründe nereye gitcen.”

“Ben yolu öğreneyim giderim.”

“Aracın bozuktu senin, kaza yapmıştın sen hani?”

“Onu yaparım. Bana sadece yolun haritası lazım.”

“Senin derdin harita mıydı?”

Muhtar yeğenine döndü tekrar.

“Okulda bir karayolları haritası var dimi?”

“Var dayı.”

“Tamam, koş git şimci Kamil öğretmene okuldan haritayı kapsın gelsin.”

“Bu saatte öğretmeni mi kaldırcem!”

“Dediğimi yap sıpa, çabuk ol. Misafirimizi en iyi şekilde ağırlamaya çalışıyoz şurda.”

Kamil öğretmen ile İsmail on beş dakika sonra geldiler. Kemal de olanları duymuş yanlarında gelmişti.

Masalar birleştirildi. Büyük harita açıldı ortaya. Yabancı haritanın başına geldi.

“Bu ne?”

“Harita, yol haritası işte. Sen şimci ne tarafa gitmek istiyon. Onu söyle bulalım buradan.”

“Bu harita değil benim haritam.”

“Başka harita yok,” dedi Kamil öğretmen.

Yabancı kahveden dışarı çıktı bunu duyunca. Kahvedekilerde onu takip etti. Elini yukarı kaldırdı.

“Onun haritası gerek bana.”

“Aha bu iyice sıyırmış. Uçak rotası mı istiyor ki acep?”

Yabancı elindeki aleti tekrar açtı. Aleti ilk kez gören Kamil öğretmen ve Kemal, Hasan’a işaret ettiler.

“Hasan, nerden gelmiş bu, söyledi mi?”

“Yok söylemedi galiba.”

“Ben bişiy diycem ama diyemiyom.”

“Ne diycen? Söylesene Kemal.”

“Bu adamın elindeki alet, pek bura işi gibi değil.”

“Nere işi gibi?”

Kemal de elini yukarı kaldırdı, sesi titredi sonra.

“Oranın işi gibi.”

“Aman de, uzaylı mı bu!” diye bağırdı onları dinleyen Mahir.

Bunu duyan köylüler bir anda kaçıştılar. Muhtar Kerim en önde diğerleri arkada kahveye daldılar. Bir tek Fahri emmi ile Kısmet dayı kaldı dışarıda. Kamil öğretmen, Hasan ve Kemal de arkalarında kahvenin kapısında durdular. Fahri emmi yaklaştı yabancıya.

“Sen uzaydan mı geldin aslanım?” diye sordu sakin bir şekilde.

“Evet,” dedi yabancı. Onun da gözlerinde korku vardı.

“Sen bakma bunlara. Sineğin pohunu görseler kaçacak delik arar bunlar. Sen epey uzaklara düşmüşün aslanım. Evine nasıl gitcen şimci?”

“Evimde savaş var emmi.”

“Hımm, işin zor senin. Kal diycem ama bak şunların haline. Hiç değilse başka bir dünyaya inseydin işin daha kolay olurdu.”

“Bilmiyordum.”

“Sen şimci uzaklaş buralardan. Ne ile geldiysen buraya, ona bin. Yolunu bulman şart değil. Başka bir yere kapağı atsan kafi.”

“Başka bir gezegene mi?”

“Muhakkak birileri yolunu gösterir sana.”

“Tamam,” dedi yabancı, baktı Fahri emmiye, mahzunlaştı.

“Arada gel diyeceğim ama....”

“Anladım. Ama bir şey sormak istiyorum emmi.”

“Sor aslanım.”

“Demokrasi olsaydı benim evimde savaş olmaz mıydı.”

“Sence?”

“Eğer olmazsa ben bizimkilere demokrasiyi anlatacağım.”

“Sen anlat aslanım. Eminim bu dünya üstündekilerden daha iyi bir yolunu bulursunuz demokırasinin.”

Yabancı bir anda kayboldu bunu duyduktan sonra. Fahri emmi Kısmet dayıya döndü.

“Yolunu kaybetmiş bir gariban işte. Ha uzaylı ha dünyalı fark etmiyor Kısmet.”

“Haklısın Fahri.”


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40