![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kaya Ataberk Uğur Mumcu’dan 17 yıl sonra...
24 Ocak 1993’ün üzerinden tam on yedi yıl geçti. O zamandan beri, yani tam on yedi uzun yıldır Türkiye Atatürk devrimciliğinin, Türk Sosyalizminin onurlu evladı Uğur Mumcu’dan yoksun yaşıyor. 1993’te Türkiye, Şeriat tehlikesini yeni yeni tartışmaya başlamıştı. Geçen süre zarfında Şeriat bir tartışma konusu olmaktan çıktı; AKP iktidarının bize adım adım dayattığı bir gerçekliğe dönüştü. 1993’te ABD’nin ilk Irak saldırısının yaraları henüz çok tazeydi. Türkiye’de, Irak’ın kuzeyinde bir Kürt oluşumu tehlikesinden bahsedilmeye başlanmıştı. Bir taraftan da PKK iyiden iyiye gemi azıya almış, Türk halkını terörle bezdirme politikasını uygulamaya koymuştu. 2010 yılında artık Irak’ta bir Kürt devleti kurulmuş durumda. PKK ise yine AKP’nin Kürt açılımı sayesinde 30 yıllık ihanet tarihinin en güçlü anlarını yaşıyor. 1993 yılında Uğur Mumcu öldüğünde Türk Solu sahipsiz kalmıştı. O kendisinden sonraki yıllar içinde yaşanacakları birer birer saptamıştı. Türk milletini, Türk devrimcisini Şeriatçı yükselişe ve bunun Kürt ırkçılığıyla kurmakta olduğu ortaklığa karşı uyarmıştı. 1993’ten İleri dergisinin ilk sayısının yayınlanandığı 2000 yılına kadar Türk Solu’nun sahipsizliği sürdü. Ölümünden tam on yıl sonra devrimci Türk gençleri onun bayrağını taşımaya, onun kaldığı yerden devam ettiler. 2006 yılında TÜRKSOLU’nun yaptığı “Kürt-İslam faşizmi” tahlili aslında yıllarca önce Mumcu’nun yaptığı tespitin ve uyarının günümüz koşullarında yeniden gündeme getirilmesinden başka bir şey değildi. Uğur Mumcu’nun, bizler daha çocuk yaştayken geliyor dediği tehlikeyi birebir yaşamak ve onunla mücadele etmek yine bize düşecekti. Özellikle onsuz geçen on yedi yılı biraz daha ciddi düşününce aslında onun yokluğunun ne kadar büyük bir kayıp olduğunu daha iyi anlıyoruz. Kürt-İslam faşistlerinin ve Amerikan emperyalizminin onu katletmekle ne kadar önemli bir kaybı Türk halkına yaşattıklarını daha iyi görüyoruz. Ve bir de aslında ona hem fikir anlamında, hem de bir devrimcinin, bir Atatürkçü’nün nasıl yaşaması ve nasıl ölmesi gerektiğini öğrenmek anlamında ne kadar çok şey borçlu olduğumuzu... Bugün Kürt-İslam faşizminin düzeni onu karalamaya çalışıyor. Onu bize olduğundan çok farklı biri gibi tanıtmaya çalışıyor. Onun katillerini aklamaya, onun mücadelesini unutturmaya çalışıyor. Bunu yaparken en adi yöntemleri kullanıyor. Bu pis işleri için seçtikleri oyuncağın kimliği ise olayın en acı tarafı. Faşizm, Uğur Mumcu’nun karşısına oğlu Özgür Mumcu’yu çıkarıyor. Özgür Mumcu’yu konuşturuyor, Birgün gazetesine yazar, Zaman gazetesine manşet yapıyor... Bunları yapmakla Uğur Mumcu’yu yeniden öldürmeye çalışıyor. Ve bu sefer ellerinde tuttukları silahın adı “Özgür”!
Özgür Mumcu,
babasının kemiklerini Özgür’le bir internet sitesinde röportaj yapmışlar. Çanak sorular sorulmuş, bu çanakların içine de Özgür cevaplarını okumuş. Ertesi gün gazeteleri açtığımızda bir de ne görelim? Fethullahçısı, Kütçüsü, Vakitçisi, Tarafçısı tüm işbirlikçilerin bir zil takıp oynamadıkları kalmış. Az şey mi? Uğur Mumcu’nun oğluna bunları söyletmişler, az şey mi? Özgür’e sormuşlar, “Baban yaşasaydı bugünkü siyasi konumu ne olurdu” diye. O da hemen cevabı yapıştırmış: “Babam on yedi yıldır hayatta değil. Geçen zamanda olan gelişmeleri yaşasaydı tavrı ne olurdu, bu konuda kimse bir şey söyleyemez.” “Söyleyemez” demiş ama röportajın devamında kendisi birçok şey söylemiş. Hem de çarpıtmış ve cehaletini övünerek ortaya koymuş da söylemiş... Özgür, el çabukluğuyla Şeriatçıları aklama “özgür”lüğünü kullanıvermiş: “Babam öldürüleli on yedi yıl oldu. Neredeyse her sene çeşit çeşit senaryo ile karşılaştık. İslamcılar, eski ülkücüler, kontrgerilla, PKK... Birçok şey iddia edildi. O nedenle bu konuya yönelik demeçler artık bende ciddi bir heyecan uyandırmıyor. Şunu da belirtmeliyim, bu cinayeti kontrgerillanın işlediğini duysam şaşırmam. PKK’nın yaptığını duysam yine şaşırmam. Elbette ciddi bir delile dayanarak söylemiyorum ama ben bu cinayetin bir İslamcı operasyonu olduğuna inanmıyorum.” Özgürlükçü Birgün gazetesinin yazarı Özgür... PKK’yı da araya karıştırmış, herhalde çok ayıp olmasın diye... Ama bence dikkat etmeli çünkü o gazetede PKK’yı eleştirme özgürlüğü pek yoktur da... Sonra o kıymetli köşesinden mahrum kalıverir... Uğur Mumcu’yu Şeritaçılar öldürmüş olamazmış çünkü bunun için bir sebep yokmuş... “Çünkü İslamcıların bunu yapmak için bir sebebi olduğuna inanmıyorum”. Allah, Allah nasıl yani? “Babam, ‘İslamcılar da ifade özgürlüğü içinde olmalı’ derken, Kürt sorununda AGİT çerçevesinde çözümün daha fazla demokratik haklarla çözümün sağlanacağını söylüyordu. Bu noktada daha reaksiyoner bir Kemalizm ile karşı karşıyayız”. Sayın okur, lütfen hemen kızma! Çocuk, Uğur Mumcu’ya Şeriatçıları, PKK’yı, AKP’nin Kürt açılımını, AB emperyalizmi organı AGİT’i savundurma, Atatürkçülere saldırma, bir de Türkçeyi katletme özgürlüğünü kullanıyor. Biraz demokrasi sayın okur, biraz anlayış... Ama anlayış ayrı gerçekler ayrı değil mi, Özgür? Şimdi biraz da sözü kemiklerini sızlattığın babana verelim olur mu? Hemen kızarıp bozarma... Biraz da onun söz hakkı olsun değil mi ama? “Zavallı yoksul Müslüman yurttaşların kanını emenler...” “Babamın İslamcılarla sorunu yoktu” ve “Ben başörtüsü yasağına karşı değilim” diyen Özgür’e karşın, Uğur Mumcu, 1988 yılında türban yasağı konusunda “Türban ve Cilbab” başlıklı bir yazı kaleme alarak şunları söylüyordu: “Bugünkü konumuz yılan hikayesine dönen türban. YÖK Başkanı Prof. İhsan Doğramacı, türban kavramına bir yenisini eklemiştir: Modern türban! Türbanın da ‘modern türban’ın da Kuran-ı Kerim’de yeri yoktur. Nur suresinin 31. ayeti ile Azhap suresinin 55. ve 53. ayetlerinde kadınların nasıl örtünecekleri anlatılır. Azhap suresinde ‘türban’ değil ‘cilbab’ sözcüğü geçer. ‘Cilbab’ kadınları başlarından topuklarına kadar örten örtü demektir. ‘Cilbab’ Türkçede ‘çarşaf’ anlamına gelir. İslami kurallar uygulanacaksa, genç kızların başlarına ‘türban’ sarmaları yetmez, fakülte ve yüksek okullara ‘cilbab’ ile girmeleri gerekir. Sayın Doğramacı, ‘cilbab’a da elbette zaman ve zemine uygun bir ad bulur! ‘Modern cilbab’ gibi örneğin... Dini inançlar nedeniyle saç ve boyun türban ile nasıl örtülecektir? ‘Cilbab’ın da ne moderni olur ne çağdaşı! Türkiye’de yıllardır tutucu ve gerici çevrelerce Atatürk ilkelerine karşı bir savaş veriliyor. ‘Türban olayı’ bir din sömürüsü olayıdır. Türbanlı genç kızları öne süren din sömürücüleri, Bakan Hasan Celal Güzel’in katkıları ve Prof. Doğramacı’nın sihirbaz hüneri ile bir yeni zafer kazanmışlardır. Bugün türban, yarın cilbab, öbür gün fes... Çağdaş uygarlık yolunda çarşaf ve türbanla güzel güzel ilerliyoruz”. Ve ekliyordu Uğur Mumcu. Türbanın da çarşafın da İmam-Hatiplerin de kimin neden işine geldiğini açıklıyordu: “Tevhid-i Tedrisat kanunu çiğnenerek İmam-Hatip Lisesi mezunları din adamı olacaklarına, devlet bürokrasisine yerleştiriliyor. Devlet, bundan sonra istediği kadar laik eğitim vermeye çalışsın!.. Nasıl olsa bu çevrelere Suudi sermayeli ve dinsel amaçlı birader vakıfları siyasal ve mali destek sağlıyor... Ve nasıl olsa laik devlet bu İslamcı kadroların eline geçiyor. Türban aslında yalnızca genç kızlarımızın başlarını örtmüyor; bu çokuluslu İslamcı düzenin apaçık görülmesini engellemek için -belki de- kimilerinin gözlerini örtmeye yarıyor”. Nasıl Özgür, İslamcıların ifade özgürlüğü de böyle savunulurmuş değil mi? Dur biraz daha sabret de Uğur Mumcu, senin akladığın İslamcıları nasıl tanımlamış onu da gör. Aşağıdakiler de Uğur Mumcu’nun “İmam Bayıldı” yazısından: “Her şeyin sahtesi var... Paranın sahtesi var... Tablonun sahtesi var... Altının, gümüşün, elmasın sahtesi var... Var oğlu var!.. Peki dinin ve ideolojilerin de sahteleri yok mu? Olmaz olur mu hiç? Var. Dinin sahtesi siyasete karışmış olanıdır. Din duygularının ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılması ile din, din olmaktan çıkar siyasetin aracı olur. Bir üçgen bu... Ticaret, Tarikat ve siyaset üçgeni... Bunlar dindarın sahtecileridir. Zavallı yoksul Müslüman yurttaşların kanlarını emenler de bunlardır. İnanç sömürücüleridir bunlar...” İşte Özgür’ün inkar ettiği ama tarihin yazdığı Uğur Mumcu’nun Şeriata karşı gerçek fikirleri ve günümüze dönük uyarıları... Mumcu daha o yıllarda Türkiye’de Atatürkçülüğün yok edilerek yerine Amerikan güdümlü Şeriatçı, Kürt ırkçısı kırması bir rejimin geçirilmeye planlandığını görmüştü. Ve uyarılarını bu çerçeveden yapmıştı. Atatürkçülüğü yıkmaya çalışan Kürt-İslam faşizmi Özgür, Şeriatçılara ve Kürt ırkçılarına tepki duyan Atatürkçülere, Sevr kapımızda diyen milliyetçilere, Atatürkçülük devrimciliktir diyen solculara “reaksiyoner Kemalist” diye bir isim bulmuş. Kendisine Türk siyaset bilimine yaptığı bu katkıdan dolayı teşekkür eder ama bu bahsettiği “reaksiyoner Kemalizm”in o zamanlar adı zat-ı alileri tarafından henüz icat edilmediği için böyle olmasa da yıllar önce gündemde olduğunu, aynı “laiklik elden gidiyor, Sevr hortluyor” propagandalarını yaptığını üzülerek belirtmek zorunda olduğumuzu bildiririz. Uğur Mumcu isimli -muhtemelen Özgür’ün tek bir kitabını okumak zahmetine katlanmadığı- bir yazarın kaleminden yansıyan yıllar öncesinin adı konmamış “reaksiyoner Kemalizmi”: “Atatürk’ün tam bağımsızlık ilkesi yok oldu. Devletçilik yok edilmek üzeredir. Milliyetçilik, ‘ümmetçilik’ ile yer değiştirdi. Halkçılık derseniz ondan hiç söz etmeyin. Halkçılığın yerini, ‘holdingcilik’ aldı. Laik devlet önce, 12 Eylül yönetimince konulan zorunlu din dersleri ile çiğnendi; tarikat şeyhlerinin cenaze törenleri için Bakanlar Kurulu kararnameleri çıkarılarak iyice yok edildi. Anayasal kurumlardan zorla çekip alınan ‘özerklik’ neredeyse siyasal partilerle iç içe yaşayan tarikatlar için geçer akçe oldu...” Bir başka yazısında da Kürt devleti üzerine şunları demiş: “Emperyalizmin 1925 yılındaki Kürt siyaseti de işte bu kanlı oyunlarla sahnelenmişti. Bugün bu siyaset gene uygulanıyor. Bu oyunda baş aktör değişmiş, Britanya İmparatorluğu’nun yerini ABD almıştır. Evet, Sevr hortluyor!” Uğur Mumcu, karşımızdaki sürecin 150 yıldır değişmeyen emperyalist planların devamı olduğunu biliyordu. Mumcu, bu işin sonunun Sevr’in hortlaması olacağını görüyordu. ABD’nin kendisine uşak olarak Şeriatçıları ve Kürtleri seçtiğini açıkça belirtiyordu. Son dönem çalışmalarında, 1925 yılındaki Şeyh Sait ayaklanmasını incelemişti. O dönem bir uygulaması yapılan “Kürt-İslam Sentezi”nin günümüzde daha sistemli bir şekilde “Kürt Şovenizmi” ile iyice harmanlanarak bir faşizme dönüştüğünü vurguluyordu: “Şovenizm emperyalist devletlerce bir araç olarak kullanılır. Kurtuluş Savaşı öncesinde ve sonrasında Arap-Kürt liderleri, İngiliz gizli istihbarat servislerince kullanıldılar. Türkiye’nin son yıllarında bir Kürt şovenizmi yaratılmıştır... Kürt Şovenizmi ile sınırlarımızın ötesinde ve ülkemizde yine uğursuz oyunlar oynanıyor”. Nasıl gidiyor Özgür? Beğendin mi bu hiç tanımadığın yazıları? Doğru biraz “reaksiyoner” olmuş ama bence gene de bir okusan, incelesen iyi edersin! Atatürkçülük, milliyetçilik, sosyalizm Uğur Mumcu yazı yazmaya 1962 yılında Doğan Avcıoğlu’nun efsanevi dergisi Yön’de başlamıştı. Doğan Avcıoğlu’nun çizgisi antiemperyalist milliyetçi temeller üzerine oturmuş, Atatürkçü bir sosyalizmdi. Avcıoğlu o döneme damgasını vururken, Uğur Mumcu da bu çizginin sürdürücüsü ve geliştiricisi olarak yoluna devam edecekti. Bir diğer önemli Türk devrimcisi de yine o dönemlerde Türkiye İşçi Partisi’nin lideri olan Mehmet Ali Aybar’dı. O da çizgisini “Kuvayı Milliyeci Sosyalizm” olarak tanımlıyordu. Dönemin geçer akçesi olan Sovyetçi ve Çinci anlayışlarının dışında ulusal bir sosyalizm çizgisi izliyordu. Yıllar sonra Aybar unutturulmaya çalışılırken onunla yaptığı söyleşileri kitaplaştıracak olan kişi de Uğur Mumcu’dan başkası değildi. Mumcu işte bu çizgiden hiç ayrılmadı. Atatürkçülük, milliyetçilik ve sosyalizm onun her dönem yazılarında değişmez motifti: “Atatürkçülüğün, Kemalizmin ilk ve başka yoruma elverişli olmayan yönü, antiemperyalist oluşudur. ‘Atatürk milliyetçiliği’ de bu demektir. Irkçı milliyetçilik Atatürkçülüğe yabancıdır... Yani özetle, ‘Atatürkçülük eşittir antiemperyalizm’ formülüyle açıklanacak kadar açık bir eylem ve öğretidir Atatürkçülük”. Şimdi Özgür, bence “Mehmet Ali Aybar’ın TİP’i hariç Türk siyaset tarihi içinde gönül rahatlığıyla yer almak isteyeceğim bir parti de görebilmiş değilim.” demeden önce tekrar düşünmelisin. Anlaşılan Uğur Mumcu’yu okumadığın gibi Aybar’ı da hiç okumamışsın. Yoksa bu yanlış sözleri sarf etmezdin herhalde. Bu arada fark ettim ki Uğur Mumcu’dan söz ederken “baban” diye yazamıyorum bir türlü... Kalemim bana isyan ediyor, direnip duruyor... Bir kalem erbabı için ne kadar zor bir durum anlarsın herhalde... Gel bana bir iyilik yap da beni bu dertten kurtar be Özgür... Özgür, babanı reddet! Özgür zaten onun fikirlerini savunmuyorsun. Hatta tümüne temelden karşısın. Anlaşılan bu kadar rahat bir şekilde Mumcu’nun fikirlerini çarpıtabildiğine göre onu neredeyse hiç okumamışsın da... Yoksa biraz duraksaman gerekirdi bazı noktalarda. Onun soyadını taşımasaydın sanırım bu yaratıcılığınla ve engin bilginle (!) gene de insanlar senden bahsederdi diye düşünüyor musun bilemem. Ama artık bak işte ünlü oldun. Zaman gazetesi seni çok sevdi, manşete bile çıkardı. Artık “Mumcu” soyadını taşımana gerek yok. Gerçi o soyadı seni bugünlere, anneni de Meclis’e kadar taşıdı. Ama yeter artık... “Mumcu” soyadının arkasına saklanma Özgür! Kendi kişiliğini, birikimini ispat et, babanın değil kendi adınla “adam yerine” koyulmayı dene. Herhalde o kadar özgürsündür...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||