![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Okan İşbecer
Yeni taşınacağı sitede yaşayan vatandaşlar, yeni kiracının Ahmet Türk olduğunu öğrenince site yönetimine müracaatta bulunup bölücü komşu istemediklerini belirtmişler. Vatandaş tepkisinin sonucunda Ahmet Türk, Oran’daki yeni evine taşınamamış oldu. Neredeyse bir haftadır tartışılan konuların başında Ahmet Türk’ün barınma sorunu geliyor. Adam sanki dımdızlak ortada kalmış gibi bir hava estiriliyor. Oysa ki adam koskoca toprak ağası ve başını sokabileceği bir evi de var zaten. Ama burada dikkat çekilmesi gereken bir şey var. Hatırlarsanız 264. sayımazan kapağı, “Türk şehirleri DTP’ye kapalı” manşetiyle çıkmıştı. Hemen arkasından vatandaşların Ahmet Türk’le komşuluğa bu denli karşı çıkması da bizim öngörümüzü doğrular nitelikte. Her neyse, Ahmet Türk’e karşı verilen Türk tepkisinden sonra Ahmet Türk’e destek olmak için malum güruh harekete geçerek bir kampanya başlattı. “Evim Evinizdir, Kabul Etmeniz Onur Verir” başlıklı kampanyayla Ahmet Türk’e yönelik ayrımcılığı protesto için Ahmet Türk’ü evlerine davet eden bazı isimler şöyle: Prof. Ali Nesin, Prof. Baskın Oran, Prof. Beril Dedeoğlu, Prof. Ayşe Buğra, Prof. Büşra Ersanlı, Oya Baydar, Emine Uşaklıgil, Deniz Türkali, Ergin Cinmen, Fikret Başkaya, Fethiye Çetin, Leyla İpekçi, Metin Fidel Kılıç, Prof. Mithat Sancar, Müfit Özdeş, Roni Margulies, Semih Kaplanoğlu, Şanar Yurdatapan, Tatyos Bebek, Tuba Çandar, Yaprak Zihnioğlu, Yıldız Ramazanoğlu, Zeynep Oral, Zeynep Tanbay, Zozan Özgökçe. Gerçekten gözlerimizi yaşartan bir tablo. Benim merak ettiğim, diyelim ki Ahmet Türk’e Kürt olduğu için kız vermediler, bu arkadaşlar gelinlik giyip Ahmet Türk’le gerdeğe de girecekler mi? Şaka bir yana biz de Ahmet Türk’e karşı gösterilen ayrımcılığı kınıyoruz. Samimiyetimize kanıt olarak da kampanyaya katıldığımızı ifade ediyoruz. Gerçi bizim kaldığımız mekan İstanbul’da ama Ahmet Türk için pek fark etmez herhalde. Türkiye’nin her yerinden bölücülük yapabilir. Bir de bizim kaldığımız yer bir Erkek yurdu. Ahmet Türk, ülkem için her şeyim feda olsun diyorsa, kendisini davet ediyoruz. Baskın Oran’ın Fransız kızına
Aslına bakarsanız Radikal İki’deki Türk düşmanı yazılarını görmesek adamın sessiz sedasız bu dünyadan göçüp gittiğini falan zannedecektik ama nerdee... Dedikleri gibi kötüye pek bir şey olmuyor. Her neyse. Bu hafta Baskın’ı sayfamıza konuk etmemizin sebebi, kızı Sırma’nın Fransa’da soykırım cezası almış olması. Muhtemelen hatırlamazsınız ama biz de elimizde olmadan bu Türk düşmanını hatırlatmak zorunda kalıyoruz. Fransa’da Villeurbanne Belediye Meclisi seçimlerinde aday olmuştu Baskın’ın kızı Sırma Oran. Belediye Başkanı Jean-Paul Bret ilk önce Sırma Oran’dan Ermeni soykırımı konusundaki görüşlerini açıklamasını istemişti. Oran, böyle bir soykırımın olduğuna dair kuşku duymadığını söylemiş ve bu görüşünü Ermeni Cemaati temsilcisi huzurunda tekrarlamıştı. Bu kez Bret, Sırma Oran’ın Lyon’daki Ermeni soykırımı anıtı önünde saygı duruşunda bulunmasını şart koşmuştu. Ne kadar işbirlikçi de olsa bu kadarına dayanamayan Sırma Oran da ayrımcılık yapıldığı gerekçesiyle seçimlerde aday olmaktan vazgeçmiş ve Belediye Başkanı Jean-Paul Bret’ten davacı olmuştu. İşte Oran’ın kızının açtığı dava geçtiğimiz hafta sonuçlandı ve Sırma Oran’ın ayrımcılık yapıldığına ilişkin şikayeti reddedildi. Aynı zamanda mahkeme bununla da kalmayıp, dava açma hakkını usulsüz kullandığı gerekçesiyle Sırma Oran’ı tazminat ve masraflarla beraber yaklaşık 20 bin euro ödemeye mahkum etti. Sırma Oran karar sonrası yaptığı açıklamada; “Utanç verici bir karar. Bu karar yenir yutulur gibi değil. Mahkeme benim anlattıklarımı kesinlikle dinlemedi. Fransız olarak geldim ve Tük orijinli olduğum için bana soru soruldu. Bu ayrımcılıktır. Politikada ayrımcılık artık bitmeli. Her Fransız vatandaşının eşit Fransız olduğunu, bazılarının eksik ya da üstün olmadığını bütün dünyaya göstermek istiyorum.” demiş Baskın Oran cephesinden -kendisi hâlâ karardan dolayı göbek attığı için-henüz bir açıklama gelmezken Sırma Oran’ın açıklaması gördüğünüz gibi bir felaket. Sen istediğin kadar “ben Fransızım” diye yırtın, adamlar senin ne olduğunu biliyor ve sana ona göre muamele ediyorlar. Böylelikle Baskın Oran ve “Fransız” kızı o kadar savundukları sözde soykırımın ilk kurbanları oldular. Gerçekten de öyle ama. Sırma Oran, her ne kadar kabul etmese de, sözde soykırımı inkar ettiği için ceza alan ilk Türk olarak kayıtlara geçti. Biliyoruz bir Türk olarak kayıtlara geçmek Oran ailesi için verilen cezaların en büyüğüdür ama onlar için yapacak bir şey yok. Şimdilerde medya camiası soruyor Baskın Oran’ı kim savunacak diye. Bence hiç kimse kafasını bu tür şeyler için yormasın. Adam Ermeni soykırımı ile yatıp kalkıyordu, kızını Ermeni soykırımını inkar etti diye cezalandırdılar. Allah’ın sopası yok diye herhalde buna diyorlar. Haşmet’ten adam olacağını Geçenlerde Sabah yazarı Haşmet Babaoğlu bir yazısında şunları yazmış: “Bundan on, on beş yıl önce... Bir gencin ya da bürokratın hiç sınıflardan söz etmeden, enternasyonalizmin ne anlama geldiğini bile bilmeden ve üstelik şoven sloganlar atarak ve etnik nefretle dolu bir halde “ben solcuyum” diyebileceğini tahmin eder miydiniz? Öyle sol mu olurmuş? Değil mi? Ama oldu işte! Olduruldu. Anti-emperyalizm kavramını dünyadan; demokrasiden ve özgürlüklerden tiksinti duymak olarak algılayan bir sol mu olurmuş? Oldu işte! Olduruldu. Şimdi bütün bu tuhaflıklardan yeni bir Kemalizm ideolojisi çıkartılmaya çalışılıyor. Bunun maksatlı bir gelişme olmadığını söyleyebilir misiniz? Bu ülkede herkesin kalbinde Atatürk’ün yeri vardır. Cumhuriyetin kurucu ilkelerinin dayanağı ve TSK'nın temel direği Atatürk düşüncesidir. Belli ki birtakım çevreler “sol” kisveli yeni Kemalizmin askeri ve sivil bürokrasinin zihnindeki Atatürkçülükle yer değiştirmesini istiyorlar.” Haşmet Babaoğlu’ndan böylesi bir Atatürkçü çıkış beklenmezdi doğrusu. Ama şunu da söylemeden geçmeyelim: Bundan on-onbeş yıl önce... Haşmet Babaoğlu’nun adam yerine konulacağını, Sabah gazetesinde günlük köşe yazısı yazacağını ve yazılarıyla beyinleri zehirleyeceğini tahmin eder miydiniz? Ama oldu işte! Olduruldu. Sponsorlu Oray, Cindoruk’la ufuk açıyor
Geçtiğimiz günlerde yine Akşam gazetesinden arkadaşı Tuğçe Tatari, Oray’ın evinde verdiği yılbaşı partisinden bahsetti. Oray’ın evindeki partiyi anlatması iki gün süren Tatari, iki gün boyunca yiyip içtiklerinden bahsetti. Yiyip içtikleri onların olsun, o yazıdan bir şey akılda kaldı. O da Oray’ın partisine Mey İçki’nin sponsor olmasıydı. Tuğçe Tatari bu durumu, “Bu arada hepimizi şaşırtan bir durum daha vardı. Oray’ın ev partisine Mey İçki sponsor olmuştu.” diye yazmış. Bizim asıl merak ettiğimiz ise Oray’ın köşe yazılarına kimin sponsor olduğu. Tamam bilinen patronu Karamehmet ama yazıları için de bir yerlerden sponsor buluyor olması kuvvetle muhtemel. Gerçi kendisi Habertürk gazetesinden Doğan Satmış’a bu sponsor meselesini gündeme getirdiği için bildik üslubunu konuşturmuş. Oray, Doğan Satmış’a köpürüyor sponsorluk meselesinden dolayı ama madem kendisinin de dediği gibi sponsorluk o kadar da kötü bir şey değilse neden hemen saldırıya geçiyor ki? Oray’ın sponsorlarını bir tarafa bırakıp Oray’ın ufuk açmak için bulduğu yeni arkadaşından bahsedelim biraz. Geçenlerde bir yazı yazdı Oray “Bir ağabeye ihtiyaç var.” başlıklı. Söz konusu yazısında Oray, Hüsamettin Cindoruk’la yaptığı bir görüşmeyi anlatmış. Türkiye’nin tecrübeli, bilgili ve sükunet sahibi bir ağabeye ihtiyacı olduğunu söyleyen Oray, başlamış Cindoruk’u ve Demokrat Parti’yi övmeye: “Kendisine yönelik her türlü eleştiriyi büyük bir saygıyla dinliyor öncelikle... Zaman zaman yapılan hataları kabul ediyor, hiçbir zaman ‘Ben bilirim’ci davranmıyor. Bilse de, çok iyi hâkim olduğu bir konu olsa da sorguluyor, soru soruyor, kuşku duyuyor, tartışıyor. Siyaset son yıllarda elbette bir imaj çalışması üzerinde dönüyor, Cindoruk’un yaşı da bunun büyük bir engeli olarak görülüyor. Cindoruk da bunun farkında. Öncelikle şu yaş tabusunu yıkalım: Birinin yaşı çok genç ama fikirleri son derece eski, yıpranmış olabilir. Cindoruk tam tersi. Yıllar ona çok iyi gelmiş, çok güzel yaşlanmış ama fikirleri, beyni hâlâ belki de hepimizden daha dinç. Demokrat Parti’nin bütün vitrinini yenilemekle başlamış işe: Hem genç, hem tecrübeli hem de yepyeni isimler bulmuş ve beyin takımını öyle oluşturmuş. Kendisi de bu pırıl pırıl ekibe ‘ağabeylik’ yapıyor...” Bu satırları okurken şaşırdık açıkçası. Çünkü Oray bir keresinde bize solculuk dersi vermeye kalkmış ve ağzının payını almış biridir. Durup dururken nereden çıktı bu Demokrat Parti ve Cindoruk reklamı demeden edemedik. Daha doğrusu sağcıları parlatma işini Soner abisinden öğrendiğini anladık ama olmayan ufkunu hem de Cindoruk’la nasıl açacağını bir türlü anlamadık. Tek parti diktatörlüğü yeni mi aklına geldi?
Nuray Mert, “Demokrasi adına, iktidar her icraatında daha da otoriterleşiyor. Basın susturulmaya çalışılıyor. Kurumlar yıpratılıyor. Bu gidişle Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olabiliriz!” diyor. Bakalım başka neler diyor. “Demokrat Parti Başkanı Cindoruk, ‘Türkiye’nin çivisi çıktı, yerine çakacak kimse yok!’ diyor. Katılıyor musunuz?” sorusuna, “Evet, bence de çivisi çıktı. Ama çivisi yerinden çıktı, neler oluyor derseniz, sizi statükocu ilan ediyorlar.” demiş. Başka? “Kürt meselesinde artık daha kötü bir noktadayız.” demiş. “Uzunca bir süredir, ortalıkta ’vesayet siyaseti’ eleştirileri dolaşıyor. Ancak, uzun vadede, gerçekten vesayet siyasetinden kurtulmanın yolu, sadece askeri kendi sınırına çekmek değil, sivil siyasetin kırıp dökmeden yönetebilme kabiliyetine sahip olmasıdır. Yoksa, asker gider, sivil dikta gelir.” “Vallahi şimdiki iyi gidiş diye takdim edilen şey, zaten hali hazırda bir tür sivil otoriter tek parti rejimine doğru bir gidiş. Halihazırdaki bu. Yani demokratikleşiyoruz diye başladığımız değişimde gelinen noktada böyle büyük bir savruluş yaşanıyor. Bir taraftan toplumda inanılmaz gerilim, güvensizlik, kavga diğer taraftan da bu karanlık tabloyu örtmek, bastırmak üzere harekete geçen ve iktidar gücünü böyle kullanan bir siyaset tablosu var.” “İşin kötüsü medyanın da bir kısmı olan bitene kafa yormak yerine sadece ve sadece Ergenekon davasından söz edip, iktidarı destekliyor ve Türkiye’nin sorunlarından diğer meslektaşlarını sorumlu tutuyor. Böyle tuhaf bir tablo olabilir mi? Bu içinde yaşadığımız günleri tarih yazacak. Biz görürüz göremeyiz bilmiyorum ama çok tuhaf, çok karanlık dönemler olarak yazacaklar bundan eminim!” Yukarıdakiler, Nuray Mert’in Vatan gazetesinde Mine Şenocaklı’ya verdiği röportajdan AKP ve Türkiye’nin gidişatına yönelik tespitler. TÜRKSOLU’nu takip edenler bilirler, biz AKP ile ilgili bu tespitleri yıllar önce yapmıştık. Biz “AKP faşist bir rejim kurmak istiyor” dediğimizde AKP’yi ve açılımların destekleyenler, şimdilerde “AKP tek parti diktatörlüğüne doğru gidiyor” demeye başladılar. Bu kişiler o zamanlarda AKP’yi savunmak adına Atatürk dönemini tek parti diktatörlüğü olarak gösteriyorlardı. Yaşanan süreç ve AKP’nin uygulamaları bazı kesimlerin aklını başına getirmeye başladı. Nuray Mert yaşanan sürecin ikna ettiği o kişilerden sadece biri. Keşke bu tahlilleri patronu görevlerinden çekilmeden ve çalıştığı gazetenin genel yayın yönetmeni AKP’nin baskısıyla işinden atılmadan önce de yapabilme cesaretini gösterebilseydi. AKP kendi ordusunu kuracak
Tasarı yasalaşırsa, Emniyet teşkilatı personelinin de asker gibi ağır silahlarla donatılması söz konusu olacak. Tasarıyla ilgili haberlerin medyada yer almasıyla yeni bir tartışmamız daha oldu. O da “AKP TSK’ya karşı bir polis ordusu mu kuruyor?” tartışması. Tayyip’in polisi rejimin bekçisi ilan etmesinden sonra bu yasa taslağı ile başlayan tartışmalar önümüzdeki dönem de sık sık gündeme gelecek gibi. Bilindiği gibi polis teşkilatının elindeki ağır silahlar, 28 Şubat sürecinde Genelkurmay Başkanlığı’nın talebi doğrultusunda, zamanın Başbakan Yardımcısı ve Milli Savunma Bakanı İsmet Sezgin tarafından askere devredilmişti. Temmuz 1997’de basına yansıyan “Köstebek” skandalı da asker ile polis arasında büyük gerginliğe yol açmıştı. Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda askerliğini yapan polis memuru Kadir Sarmusak’ın, karargâhtan belge çıkardığının belirlenmesiyle emniyet ile asker arasındaki kriz, yargıya da taşınmıştı. Şubat 1998’de Genelkurmay ve Emniyet yetkilileri bir araya gelerek, Emniyet teşkilatı bünyesinde bulunan ağır silahların listesini çıkarmışlardı. Hemen ardından da İsmet Sezgin’in İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir yazıyla aralarında havan, RPG-7 roketatar, MG-3 makineli tüfek gibi silahların ve mühimmatın Genelkurmay Başkanlığı’na devredilmesi istenmişti. Şimdi hazırlanan kanun tasarısının yasalaşması ile birlikte polis teşkilatı o silahları yeniden elde etme imkanına sahip olacak. Uzun zamandır TSK’ya karşı üstünlük mücadelesine giren AKP, kendi silahlı gücünü oluşturmada yeni bir adım daha atmış oldu.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||