![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Bugün TÜRKSOLU’na çıkacak yeni sayı için yazı yazmaya geldiğimde Özgür Erdem’le uzun uzadıya muhabbet ettik. Özgür yeni kurulacak parti için hummalı bir çalışma içinde olunduğunu anlattı bana. TÜRKSOLU yandaşlarının siyasi hayatımıza yeni katacağı Atatürkçü Parti hakkında çeşitli açıklamalarda bulundu. Bunun muhabbetini yaparken inanın Özgür Erdem mi partiyi anlattı ben mi yeni bir parti kuruyorum anlayamadım. Özgür konuşurken kafamdaki soruları düşünerek onlara yanıt arayarak kendimle cebelleştim. Kendime sorduğum ilk soru şuydu: Öncelikle ben neyim? Hani insanın sosyal yaşamda bir yeri vardır. Rüştünü ispatlamışsan yaşamı sırtlamak ve devam ettirebilmek için bir üretim alanın olmalı. Ve bir şeyler üretmelisin. Gördüğüm eğitim gereği tiyatro-sinema oyunculuğu ile yaşamı idame ettirmeye çalışıyorum. O halde bu ilk sorunun cevabı sorunun kendisinin içinde gizli. Bunun adı insan ölüme hazırlanmak için yaşamaz. Yaşamak bir zorunluluktur. Ve yaşamak hiç kuşku götürmez bir biçimde kendi cevabını kendi içinde taşıyan büyülü bir zorunluluktur. Öyle bir şey ki, insanın evrende oluşumundan bu yana hem içinde yaşadığı doğaya hem de birlikte yaşadığı kendi türüne yani diğer insanlara muhtaç yaşamak zorundadır. Ve ben buna evrenin en kutsal zorunluluğu diyorum. İlk insanımsıdan bu yana yaşamı yani kutsal diye nitelediğim zorunluluğu sürdürebilmesi için bir tek şeye koşulsuz gereksinim duymuştur: Örgütlenme. İlk örgütlenme başka birini sevmeyle başlamış olsa gerek. Sonra üzerinde ve içinde yaşadığı doğanın nimetlerini kullanarak işleyip değiştirerek yaşamı daha cazip, daha kabul edilebilir hale getirmeye çalışmıştır. Topraktan verim almak için birlikte çalıştığı insanlarla emek örgütlenmesi oluşturmuş, neslini sürdürebilmesi için karşı cinsle cinsel anlamda ikili örgütlenmeye gitmiştir. Hangi üretim alanında emek harcıyorsa o üretim alanında kendinden daha zeki, bilgili insanla bilgisinden yararlanmak için örgütlenmeyi seçmiştir. İnsan çoğaldıkça üretim alanları artmış, aynı malı üretenler arasında mesleki örgütlenmeler oluşmuş, yan yana yaşayan insanlar ülkedaş ve ülküdaş olmuşlar. (Buradaki ülkü sözcüğünün ülkemizde bir takım mahlukatlarının kullandığı anlamda algılamadığımı beni tanıyanlar bilirler.) Tarihsel süreç içinde devletler kurulmuş, farklı zenginlik kaynaklarına sahip ülkeler birbirlerinin ürettikleri şeylere gereksinim duyduklarında dostça paylaşmak dururken bu mallar için savaşlar yapmışlar yani mallaşmışlardır. Daha verimli topraklara sahip olabilmek için insanlar birbirlerini öldürmüşler, denizler dağlar paylaşılmış, imparatorluklar kurulmuş, insanlar birazcık düşünürsek eğer çok fazla şey ifade etmeyen sınırlar çizmişler yine çok şey ifade etmeyen garip şekillerle bezenmiş bayraklar uğruna kanlar akıtmışlar, yaşamın sonunun ölüm olduğunu anlayınca güzelim yaşamdan ayrılmak zor geldiği için öbür dünyalar yani ahretler icat etmişler, toplumlar farklı farklı tanrılara tapar olmuşlar, düzmece peygamberler ve cücelerinin uydurduğu şeyler için yaşamı birbirlerine zehir etmişler. ‹nsanların örgütlenmekten başka çaresi olmadığını anlatmak için ve dünya üzerindeki bütün insanların bildiği bir gerçek var ki, insanlar iki anlayışla karşı karşıya kalmışlar. Sağcı örgütlenme ve solcu örgütlenme. Sağcı örgütlenme bence şudur: Dünya işlendikçe ömrümüzü süsleyen örgenlikler artıyor. Bu yaşamsal örgenliklerin emek harcamadan elinde bulunduran varsıllar ile çalışıp ürettiği halde kendi ürettiği nimetten yararlanamayan yoksullar kıyasıya paylaşım savaşı içerisindeler. Birinci katagoriye giren insan grubu -ki bu azınlıktadır- dünyanın değişmeyeceğini herkesin eşit olacağı bir yaşam tarzının inşa edilemeyeceğini, bu paylaşımın imkansız olduğunu tanrının beş parmağın beşini de eşit yaratmadığını, onun için paylaşmanın gereksiz olduğunu yoksulların öbür dünyada bu dünyada çektikleri acıların mükafatını göreceklerini söylüyor bu bakış sağcı bakıştır. Çalışan büyük çoğunluğu savunanlar ise tarihsel süreç içinde her şeyin değişebileceğini değiştirmek içinse çalışanların kendilerine ait örgütlenmeleri olması gerektiğini, insanın aklı ve zekasıyla dünyayı daha adil daha yaşanılır bir hale getirebileceğini söyleyegeliyorlar. Buna da solcu bakış açısı diyoruz. Ben kendimi solcu kesim içinde görüyorum. Ve bütün mücadelemi çalışan yoksul kesimin daha rahat yaşamasına adadığımı söylüyorum. Eğer bir tanrı var ise yarattığı kullarının bir kısmına taşımayacağı kadar yük bindirip sefillik içinde sürünmelerini emrederken bir kısmının da bolluk içinde bir eli yağda bir eli balda sırça köşklerinde sefa sürmelerini istemez diyorum. Bugün varsıllar sırf yoksulları koyun gibi gütmek için sağcı partiler kuruyorlar ve yoksulların o partiler kanalıyla uyuşmalarını sağlamaya çalışıyorlar. Şimdi ülkemizde TÜRKSOLU yeni bir parti kuruyor. Eğer gerçek anlamda solcu ve gerçek anlamda çalanların değil çalışanların insanca yaşamaları için bir parti kurulacaksa ben de seve seve bu solcu partinin içinde yerimi alacağım. Yalnız koşullarım var. 1. Ülkemizin emekçilerinin kanını emen Amerika ve Avrupa emperyalizmine karşı mücadele edecek Antiemperyalist bir parti olmalı. 2. Gerçekten çağdaş bilimden yana bir parti olmalı. Çünkü bilimi yol gösterici olarak görmeyen bir parti solcu parti olamaz. 3. Türk halkını sevmeli ama Türk ırkçısı olmamalı. Ülkemizde yaşayan diğer halkları sevmeli ama onların da ırkçısı olmamalı. 4. Şu anda halkçıyım deyip halkın cebinde eli dolaşan sahte solcu partilere zerre kadar taviz vermemeli. Eğer bu koşullar kabul edilebilir benimsenebilir koşullarsa, bütün Türkiye insanlarını Kemalist-sosyalist çizgide bu partide örgütlenmeye çağırıyorum.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||