Mustafa İzberk - Biz Türkler göçebe miyiz? “Acaba” ?!. (1)
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Seçmeler  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Ertuğrul faciası
Boktan bir hayattı
ALİ ÖZSOY
Seni uyarmıştık Ertuğrul Biraz da patron değil devrimci sözü dinleseydin ya
GÖKÇE FIRAT
Yılbaşı 1 Ocak mı?
AHSEN BATUR
Türkistan'da
bir çınar devrildi.
KAYA ATABERK
PKK'lıya af, işçiye cop, Türk bayrağına saldırı
OKAN İŞBECER
Küfürbaz başbakana küfürbaz milletvekili
TUĞRUL ÇELİK
Vietnam sendromu
ve striptiz
ESER ÖZALTINDERE
DTP'nin kapatılması yoksa tezgâh mı?
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Açılım mı dediniz?
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Soykırım budur, işte!
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Milli Komünizm
ve Milli Fırka
İLYAS SALMAN
Örgütlenmenin
kutsal zorunluluğu
ERGİN KONUKSEVER
Kore Savaşı'nda
Türk Tugayı - V
EYKAN CAN
El değilmeden,
gaz yenilmeden
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (17)
MUSTAFA İZBERK
Biz Türkler göçebe miyiz? "Acaba" ?!.(1)
 
 

Mustafa İzberk
Biz Türkler göçebe miyiz? "Acaba" ?!. (1)

 

Cengiz Han çağı arabalı Otağ-Saray

“Fazla olarak onlar siyasi hakimiyeti ele geçirme ve sürdürmenin ancak göçebe* yaşayışla mümkün olacağına inanmakta idiler.” Sf. VII

“Artık Moğol istilası arifesinde yani XIII. yüzyıl başlarında kalabalık bir sayıda Türk nüfusu şehirlerde ve köylerde oturmakta idi. Bu şehirlerde her türlü medeni faaliyetin yapılmakta olduğu giörülüyor.” Sf. VIII

“(…) Bilge Kağan’ın da Buda dinini kabul etmek ve şehir kurup orada oturmak düşüncesinde olduğunu biliyoruz. (…) Çin’de doğmuş, Çin terbiyesi almış ve Çince bilen Vezir Tonyukuk; ‘Biz Çinlilerin yüzde biri kadarız. Bir şehir kurup oturursak orada düşman bizi yok eder. Halbuki eski hayatımızı sürdürürsek zayıf olduğumuz zamanlarda çekilir, güçlü olduğumuz zamanlarda da ilerleriz (…)’ sözleriyle damadının yani Bilge Kağan’ın arzularını uygulamasına mani olmuştur. Vakıalar, Vezir Tonyukuk’un mütalaasını teyit eder görünmüyor. Zira nice Türk topluluklarının, sürekli bir şekilde göçebe hayat geçirmelerine rağmen, siyasî ve kavmî varlıklarını koruyamadıklarını biliyoruz. Bizzat Göktürkler, yerleşik veya tam yerleşik hayata geçtikleri halde Bilge Kağan’ın 734 yılındaki ölümünden 10 yıl sonra siyasî varlıklarını ve az sonra da kavmî varlıklarını kaybettiler. (…) Buna karşılık şehir hayatına geçen (…) Uygurlar siyasî varlıklarını XIII. yüzyılın sonlarına kadar sürdürdüler (…)”. Sf. 7

“Hülasa, Tenride Bolmuş İl İtmiş Bilge Kağan Türklerin ilk şehir kuran hükümdarıdır”. Sf. 29

“Karluk ülkesinde şehirler ve köyler vardır. Karlukların bir kısmı avcılık yapar, bir kısmı şehirde oturur, bir kısmı da çobanlıkla geçinir. Servetlerini başlıca koyun, at ve türlü kürkler teşkil eder. Savaşçı ve akıncı insanlardır.” Sf. 57

“Kaşgarlı, eserinde geçen şehirlerin Türkler tarafından kurulduğunu, İranî kavimlerin Türk şehirlerine sonradan gelip yerleştiklerini öne sürmektedir.”sf. 84

“Böylece Türk dünyası, XIII. yüzyılın başlarında tarihinin en mutlu devirlerinden birini geçiriyor, yerleşik hayatta mühim merhaleler kat ediyordu. Fakat 1219 yılında başlayan Moğol kasırgası bu mutlu âlemi yıktı, yok etti ki, Orta Asya’daki Türk ülkeleri bir daha böyle bir hayatı yaşayamadı. (…) Şehirler yakıldı, yıkıldı ve oralarda yaşayan halk dağıldı. Göçebeliğin hâkim olduğu yeni bir âlem meydana geldi.” sf. 88 (Faruk Sümer, Eski Türklerde Şehircilik, TTK, 1994, Ankara)

“Böyle bir yaşam tarzının oluşmasında, iklim ve coğrafî şartlar büyük etkiye sahip olmuştur. Yaz mevsimleri kurak geçen bozkır bölgeleri böyle bir durum gösterir. Türkler, işte böyle bir bölge olan Orta Asya’nın insanlarıdır. Orta Asya’da yerleşik yaşamın yanı başında göçebeliğin yüzyıllar boyu devam edişi somut bir gerçektir. Orta Asya’daki yerleşiklik ve göçebeliği belirli etnik gruplara maletmek de mümkün değildir. Orta Asya’daki etnik grupların belki hepsinin ve bu arada Orta Asya insanlarından olan Türklerin de hem şehirlisi hem de göçebesi vardı.

Orta Asya’da göçebe yaşamın uzun süre devamı, buranın eski tarihine eğilenleri, özellikle uygarlık konusunda bir takım yanlış yargılara götürmüş, bundan da en çok Türkler etkilenmiştir. Nitekim (…) İslâm Türk devletleri devri öncesi Türklerinin hemen hemen bütününün göçebelik açısından ele alınması, uygarlık konusunda onların hatalı değerlendirmelere tâbi tutulmalarının ötesinde, böyle bir görüş açısı, İslâm-Türk devletleri zamanı için dahi, bazı noktalarda yanlış değerlendirmelere yol açmıştır.” Sf. Önsöz.

“Türklerde şehir yaşamı ve mimarlık ürünlerinin başlangıç devresinin saptanmasında; ilks güçlükler, öyle görünüyor ki, birkaç yüzyıllık devreyi (son birkaç yüzyıl, M.İ.) kapsayacak şekilde Türklerin bütününün göçebe bir kavim şeklinde tanıtılmasının yanıbaşında, onların fatih bir kavim sıfatiyle geniş topraklar ele geçirmelerinden ve başkaları üzerinde egemenlik kurmuş olması, bu egemenliği Hristiyan dünyası aleyhine geliştirmiş olması, yabancıları Türkler aleyhine aşırı duygusallığa itmiştir.” Sf. 1.

“Türklere göçebe bir kavim nazarı ile bakmak suretiyle, Orta Asya’daki yerleşik insanlar kültürü temelinde Türklere pay tanımama gayretkeşliği hâlâ seçilebilmektedir. Gerçi Orta Asya’daki arkeolojik kazı sonuçları ile bilimsel tarih incelemeleri sayesinde bu konudaki görüşlerde Türkler lehine epeyce yumuşama mevcuttur. Ama yine de, Türklerin kültür ve san’at tarihindeki haklarının yenmesine devam edilmektedir.” Sf. 3,

“Gök Türklerin özel bir alfabeden meydana gelen yazılarının bulunduğu malûmdur. Kendine özgü yazısı olan, bu yazılarla kitabeler bırakan, yazıları sadece taş anıtlarla değil, başka şeyler üzerinde de kullandıkları meydana çıkan Gök Türklerin bütünü göçebe olamaz. Zira yazı, yerleşik uygarlık için en güçlü tanıklardandır.” Sf. 8.

“Batı Türkistan diye anılan geniş toprakların Türkleşmesi, buralardan Soğdak, Tohar ve Horezm dillerini zamanla tamamen silinip, onun yerini Türkçe’nin alması elbette sadece göçebe Türklerle olamazdı. Bu konuda yerleşik yaşam içinde olan ve şehirlerde yaşayan Türklerin rolü asla gözden uzak tutulamaz.” Sf. 19.

“Fergana’da şehirlerin IV/VII. yüzyıllarda gelişme gösterdiği saptanmaktadır. (…) Fergana’da 100 şehir vardı.” Sf.39

“Uygurların yerleştiği Tarım havzası hariç diğer yerlerde, Türklerin şehirlere yerleşmelerinin hayli geç vukua geldiğini düşünmek hatalıdır. Zira arkeolojik kazılarda birçok şehir örenlerinde (Ar. Harabe, M.İ.), Gök Türk çağına kadar gerilere giden devirden Türklere ait buluntuların ele geçmesi, Türklerde şehir yerleşmesinin eskiliğinin somut delillerini ortaya koymaktadır.” Sf. 86 (Mustafa Cezar, Anadolu Öncesi Türklerde Şehir ve Mimarlık, İş Bankası Yayınları)

Ögel, Batı Türkistan Dağlarındaki 358 buluntu yerini harta, dizileme (Fr. liste) olarak, ayrıca Orta Asya’daki buluntu yerlerini Eski Taş Çağından -8. Yüzyıla değin aşağıdaki çizelgeye göre:

Batı Türkistan 33, Yenisey 7, Altay 17, Baykal 27, Tanrı dağ, Fergana 14, Kuzey Kazakistan 17, Orta Kazakistan 28, Batı Kazakistan 17, Harezm 9, Çin 7, Ön Asya 8 vermiştir. Bunlardan başka 27 Karluk boluğunu (Far. şehir), 26 Oğuz boluğunu, -700/+1000 arasındaki 113 Orta Asya buluntu yerleri zamandizini (Fr. kronoloji) ile Batı Türkistan, Harezm, Fergana, Pamir’deki 115 buluntu yerinin çizelgesini eklemiştir. (Bahaeddin Ögel, İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, TTK Yayınları, 1991, Ankara)

“Talas ve Kara-Saydam şehirleri de, bu yerlere yakındır. Bu şehri görenler, şehrin bir başından öbür başına bir günde gidildiğini ve ‘kırk kapısı’ olduğunu söylerler.” Sf. 59

“Eski Türkler, şehir ve yayla hayatını birleştirmişlerdi. Uygurlar da Turfan gibi medenî şehirlerde otururlardı. Fakat yayla hayatından da vazgeçmezlerdi.” Sf. 135

“Nitekim Göktürk çağındaki Semerkand ve Buhara çevresi, ‘Türk’ mezarları ile dolu idi. Ayrıca bu mezarlarda bulunan eşyaların bir kısmını, şehirlerin içinde de görebiliyoruz. Tarih kaynaklarının susmasına rağmen, bu gibi maddî buluntular da bize önemli ipuçları vermektedir.” Sf. 150

“Uygurlar, kışın Turfan’da otururlar, yazın da Beş-Balıg yaylalarına çıkarlardı. (…) X. Yüzyıldan sonra, ‘Beş-Balıg’ da bir bilim ve san’at merkezi haline gelmeğe başladı. (…) Çok yönlü öğrenen ve yazan Uygurların meselâ ‘Buda’ dini hakkındaki bilgileri, Çinlilerden daha çoktu. Çünkü Çinliler, yalnızca Çince biliyorlardı. Uygurlar ise, ‘Buda dininin ana kitaplarından, Hint eserlerinden’ okuyabiliyorlardı.” Sf. 205

“(‘Iduk’-kutlu-Ötügen yir, M.İ.) Hunların başkenti ‘Ejderler şehri’, Göktürklerin ‘Ötügen’i, Uygurların ‘Ordu-Balıg’ ve Avar başkenti, Cengiz İmparatorluğu’nun ‘Kara-Korum’ adlı başkentleri hep bu havza içinde idiler.” Sf. 667

“Ortaasya’da hayvan yetiştirme, ziraatçılıktan ‘daha verimli ve daha karlı’ bir işti. Ayrıca Türkler, yüzyılların verdiği tecrübelerle, ‘hayvan’ üretiminin ‘mütehassısları’ (Uzman, M.İ.) haline gelmişlerdi. Herkesin ayrı bir yaşama isteği ve zevki vardır. Yüzyıllarca at üzerinde veya yaylalarda hayvan yetiştirmiş bir insanı, bütün gün dar bir pirinç veya buğday tarlasının içine kapayıp, çalıştırmak elbette kolay bir iş değildi.” Sf. 672

“Yaptırılan ‘şehirler’ ise, daha çok, Türk askerleri ile aileleri için kuruluyordu. Bu şehirlerde, yeni gelip yerleşen sivil Türkler de oturabilirlerdi. Bu sembolik kuruluşlar, ‘eski Türk iskân politikası’ ile ‘Türkleştirme hareketlerinin’ temelini meydana getiriyordu.” Sf. 679 (Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Dünden Bugüne Türk Kültürünün Gelişme Çağları, TDAV Yayınları, 2001, İstanbul).

“Türklerde, hem yazlık hem de kışlık oturma yerlerinin, ayrı ayrı değerleri vardır. Biri diğerini tamamlardı. (…) Prof. Abdülkadir İnan (…) Yayla ve kışlakta oturan Türklerin ne gibi töre ve gelenekler ile disiplin altına alındıklarını bizden çok önceleri belirtmişlerdi. Çünkü yayla hayatı bir anarşi düze9ni değildi. (…) Her Türk topluluğunun, nerelerde yazlayıp ve nerelerde kışlayacakları, kesin töreler ile belirlenmişti.” Sf. 2.

“Sahipleri belli olan sürekli kışlaklar, zamanla göçerevli Türklerde bile, yavaş yavaş köylere ve yerleşme yerlerine dönmüşlerdi.” Sf. 3

“Bugürkü dilimizde en çok kullanılan ‘göçebe’ sözcüğünün ‘göç oba’dan veyahut da Farsça ‘göç-ave’den geldiğini söyleyenler vardır. Fakat bu deyim, artık bugünkü dilimizde, eski ve iyi mânâsını kaybetmiştir. Osmanlılarda, ‘göçerevle’, ‘göçkün’, ‘göçküncü’ sözleri daha geniş olarak yayılmıştı.” Sf. 5.

“Şehirde oturan Türkler için kullanılan ‘yatuk’ deyimi, üzerinde durulması gereken bir mânâ ve önem taşır. (…)

Öyle anlaşılıyor ki, başlangıçta savaşçı ve yaylacı Türklerin, şehirde oturanlara ‘yatuk’ ve tembel demeleri normaldi. Fakat Türkler yerleşik hayata girdikçe, bu söz de mânâ değiştirerek ‘yaşamak, mesken ve oturma’ gibi düşünceler ifade etmeğe başlamıştı.” Sf. 15.

“Biz bu toplantıda (Moğolistan’da bir çalıştay, 1973, M.İ.), Afrika ve Malezya adalarındaki geri kavimler için bile, yaygın bir deyiş olarak kullanılan ‘Nomad’, ‘göçebe’ sözünün kullanılmasına karşı çıktık. Çünkü Anadolu ve Orta Asya’daki hayvancı konargöçerler, Orta Afrika’daki geri kavimler gibi, kültür ve medeniyet yokluğundan dolayı göçebelik sınırını aşmamış değillerdi. Büyük hayvan sürülerine sahip olan Türkleri, ‘konargöçer yaşamağa zorlayan sebep, hayvancılığa dayanan ekonomik zorluklardı.’ Ayrıca, hayvancı Türklerin ‘köylü-yaylacı’ bir hayat yaşadığını gösteren sayısız örnek de vardı.” Sf. 38.

“Beş-Balıg’da ziraat de vardı. Yine aynı seyyah (Çin elçisi WangYet-t’e, M.İ.), şöyle diyordu: ‘… Sular, (Uygurların) başkentinin etrafını çevreleyecek bir şekilde düzenlenmiştir. Bu sular, tarlalar ile bahçelerin sulanmasında ve değirmenlerin işletilmesinde kullanılır.’” Sf. 50.

“Önemli olan nokta şudur: Hun ve Göktürk çağında, Türk boylarının yaşadığı yurt bölgelerinde pek çork şehir vardı. Hun ve Göktürk devletlerinin, zayıf olduğu veya yıkıldığı çağlar da oluyordu. Buna rağmen Türk boyları, kendi yurtları içindeki şehirler için, tek başına Çin ordularına karşı, uzun süren savaşlar veriyordu. (…) Eğer Türk boylarının şehirler ile hiçbir ilgisi yok idiyse, kendi yurtlarındaki şehirler için, niçin böyle uzun süren savaşlar veriyorlardı?” sf. 99 (Prof. Dr. Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, Cilt-1, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1978, İstanbul)

“Çin Tarihleri, proto-Türk saydığımız Chou’ların (-1050/-249, M.İ.) müstahkem (berkitilmiş, M.İ.) hükümdar şehirlerini nasıl kurduklarını anlatır. Hükümdar şehri, yeryüzü modelinde bir mikrokozmos olarak tasavvur edilmekteydi: yeryüzüne ve imparatorluk sathına atfedilen tam dört köşe planda, dört yöne nazırdı.” Sf. 36.

“Volga ve Selenga nehirleri arasındaki ‘Ulan-ude’de kalıntıları bulunan ve yüzölçümü 72x380 m. olan şehirden anlaşıldığına göre, Hun şehirleri dövülmüş kerpiçten balçık surlar ve hendeklerle çevrelenmişti. Ulan-ude civarında dört sıra sur ve hendek vardı. Ulan-ude’nin bir ‘ordu’ (hükümdar, M.İ.) şehri olma ihtimali, içinde bulunan küçük meskenlerin yanı sıra iki tane de büyük yapının varlığından anlaşılır. (…) Bir külhandan gelen sıcak hava, meskenin altından geçen borular vasıtasıyla meskeni ısıtıyordu.” Sf. 39 (Emel Esin, Türklerde Maddi Kültürün Oluşumu, Kabalcı Yayınları, 2006, İstanbul)

“Zaten günümüzde dahi Türk halklarında etkileri süren yaylak ve kışlak yaşam tarzı Karasuk kültürünün (-1300/-800, Altaylar, Yenisey, M.İ.) de yaşam tarzını oluşturuyordu. Biz da Andronovo ve ondan sonra gelişmiş Karasuk kültürlerinin birer proto-Türk kültürü olması gerektiğini düşünmekteyiz.” Sf. 44.

“Batı Göktürklerine ait Issık Göl’ün batısında ve Çu ırmağının ağzına yakın bir yerde bulunduğu söylenen Sûyâb şehrinden 630 yılında bu bölgeden geçen ünlü Çinli rahip ve gezgin Hüen-Çang bahsetmekteydi. Hüen-Çang’a göre şehrin çevresi 3-3,5 km. civarındaydı ve burası bir ticaret şehriydi. Çinli rahip, burada hükümdarın ‘ordu’sunda (karargâh veya saray) ağırlanmıştı.”

(Sürecek)


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

Sayın İzberk ;

Öncelikle bu güzel tarihsel çalışma için teşekkürler.  Elbette bilimsel makaleleri , kitapları incelemek bunlardan çıkarımlar yapmak son derece önemlidir.  Ancak ben tarihsel gelişimimizi ve mevcut  yapımızı “sadece”  kitap sahifelerinin arasında  a aramayı tam doğru bulmuyorum.  Türkçülük anlayışımızı geliştirip köşe taşlarını belirlerken şayet çok eski  tarihsel olguları bulup günü açmak için esas alacaksak ;  ozaman o tarihlerde yan yana bile olmadığımız ,  bu gün ise iç içe olduğumuz insanları işin dışında tutmak zorundayız. Bunu yaptığımız taktirde ise  Irk esasına dayalı bir milliyetçilik anlayışına varırız.
Eğer buna varılacak ise daha gerçek olmak ve belki bu durumda buraların  bir köşesine de Nihal Atsız ın resimlerini eklemek gerekir. Bu da imkansız  değildir.

Bu durum anlayışın kitleselleşmesi esnasında  bir yandan da "Irkçı değiliz biz. " dediğimizde süreç bize iki yüzlü bir kavrayışı dayatır.

Bu tarzda ki tutarlılığı olmayan bir anlayış ise gerçekten en geniş kitleler   ile buluşamaz dar kalır.  Buluşsa dahi geniş  kitleler arasında ki varlığı çok uzun sürmez.

Esasa bakarsak ;  Bilinen en eski Türkler gerçekten de göçebe değillerdir. Göçebe toplumlar sürekli bulundukları bölgenin dayattığı koşullar yüzünden yer değiştiren toplumlardır. Bu yer değiştirme bulunulan coğrafyanın kaynaklarının tükenmesi yada yetersizleşmesi ile başlayabildiği gibi bazende bir başka insan  topluluğunun yada canlı türünün  saldırı ve baskılarından yada yeni gelişen tehlikelerden kaynaklı olarak   da başlayabilmektedir.

İşte yol ayrımı gerçekte burada başlıyor. Tarihsel olarak bildiğimiz  Türkler gerçektende “Göçebe değil , Kaşif ve Fetihçi”  bir toplumdur. Çünkü yer değiştirme olgusu daha elverişli yaşam alanlarını bulup yerleşmeye ve bunuda  ”bir ordu bir askeri güç” öncülüğünde yapmaya dayanır.

Göçebelik ise bir nevi Gaç , Gaçmak Göç göçmek  kökünden , göçmek şeklinde algılanan , belki dünya da en çok horlanan bu gün bile her gittikleri yerden kovulan ,  yer değiştirme işini askeri bir öncülükle yeni ve daha iyi bir yerleri feth etmek şeklinde  değil adeta  kaçarak yapan  Çingene kültürüne has bir şeydir.

Geçmişte gerçektende büyük şehirler , binalar kurmuş olan  Türkler in  Anadolu yu böylesi bir keşif ve fetih süreci sonrası bir kaç bin yıl süren bir süreçte yurt edinmesi  çok normaldir.  Bunda bir şey yoktur.
Ancak bu arada  bir yandan da Anadolu da Türklerin ve  Osmanlı nın  en büyük , görkemli  binalarının önemli köprülerinin  mimarınında  bir gayri Müslim ve Türk  asıllı da olmayan  Mimar Sinan olduğunu da unutmamalıyız. Örneğin Selçukludan kalanlar çok farklı Osmanlıdan kalan binalar çok farklıdır.

Geçmişi Eğitişimsel ve tarihsel özdekçiliği iyice özümsemiş  kişiler olarak irdelediğimizde İnsanlık tarihinin Göçler , Fetihler , Savaşlar tarihi olduğunu zaten görüyoruz.
Örneğin bu gün Amerika kıtasındaki hiç bir İspanyol , İngiliz , Fransız , İtalyan yahut Alman a hatta Türk e , Afrika kökenliye  hiç kimse “haydi kalkın gidin. Siz sonradan geldiniz buraya”  burası Kızılderili yerlilerin yurdudur. diyerek kovmaya hakkı olmadığı gibi , Çok daha eski tam miladı bile belirli olmayan bir tarihte Anadolu yu keşf edip sonrada feth etmiş Türklere de kimsenin haydi kalkın gidin , burası Bizans ın doğu Roman imparatorluğunun topraklarıdır. Siz sonradan geldiniz deme hakkı yoktur. Demeye kalkacak hatta fiili işler yapacak  olanda o eskiden kalma  fetihçi ruhun azametinden payını alır. 
 Mevcut Türkiye Türklüğü savunulacak ise böyle savunulmak zorundadır. Yoksa hiç kimseye Nişan taşı ve Moda nın gerçek yerli halkı Türkler dir diyerek inandırıcı olamayız.
Sonuç olarak ; Anadoluya , Anadolunun  şehirlerine de değil en uç köylerine gidip Türkler i orada bulmalıyız. Kaynak kitaplar kadar  çok  önemli bulguları oralarda bulabileceğimizi düşünüyorum.
Örneğin Anadolu da halen var olan Yörüklerin Kılçan ( Keçi kılı )  dan dokunmuş kışın soğuktan yazın sıcaktan koruyan  çadırları halen Türklüklerinin simgelerinden biridir. . Bundan yerinmez övünürler.  Buda Türkler deki keşif ve fetih dönemlerinden kalma bir olgudur.

Ayrıca  geçmiş tarihlerde   Türkler çok mal , mük edinmezlerdi. Bu nedenle sosyalizme ,  sola en uyumlu bir  millet  olduklarını düşünürüz.
.
Anadolu da  Türkler Ata erkil döneme ait " At , Avrat , Silah emanete verilmez. " Sözünü halen kullanırlar.

Çünkü   Türkler "At , Avrat , Silah"  dan başka özel mülk bilmezlerdi. Yani sabit olan Toprağa çok fazla bağlı değillerdi. 

Saygı ve Selamlar

Tevfik Kaymaz, Kocaeli
5 Ocak 2010


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40