![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eykan Can
“Bir yıl önceydi muallim. Bizim köyün işsiz güçsüz ahalisi Sadi Bey’in mandırasında işe başladıydı. Hatırlarım o günü. Kadınlar kazanlarda yemek pişirdiler, ekmek yaptılar, köycek yenildi içildi. Mandırada çalışacaklar askere uğurlanır gibi uğurlandıydı ilk gün. Daha sonraki günlerde uğurlama faslı olmasa da karşılama faslı vardı. Kadınlar kapı önlerinde bekleşirken, sabi sübyanlar mandıradan gelen işçileri köyün girişinden meydana kadar takip ediverirlerdi. Bu büyük olaydır bizim için muallim. Köyde çobanlıktan, çift sürmekten başka iş görmeyenler kasabada iş buluvermişlerdi. Hemi de maaşlı.” “Kasabada mı bu mandıra emmi?” “Kasabaya iki kilometre ama olsun bizim için kasaba ora. Yolu asfalt olan her yer bize göre köylükten çıkmıştır muallim. Biliyon bizim köyün yolunu. Bırak asfaltı çakıl atsalar bayram edivercez ama neysem...” Yolun başında beklerlerken saatine baktı Fahri emmi. “Yahu nerde kaldı bu deyyuslar?” “Gelirler Fahri emmi, laflıyoruz işte biz de. Anlat sen gerisini.” “Maaş ne demek bizler için, bilir misin muallim? Bizim elimize yılda bir kere para geçer, onu da ya sonraki yılın ürününe, ya sürülere harcarız. Kalanını da borcumuza veririz. Suyunun suyu kalınca paradan, yılın geri kalanı için erzak yaparız. Çoğunu tarladan elde etsek de, olmayanlara gider bu da. Her ay başı maaş almak demek zenginliktir bizim için. Her ay elin para görcek, vay anasını be!” Durdu tekrar saatine baktı Fahri emmi, devam etti sonra. “Maaşlı insanı adamdan sayarlar bir de. Kasabaya indin diyelim. Bakarlar sana, kıyafetinden anlayıverirler, bu adam maaşlı değil diye. Biz en temiz kıyafetlerimizi giyinsek de tipimizden anlayıverirler. Kıyafet almak istediğinde esnaf tanıdık değilse sana bir poh satmaz, bilir ki bu herifin maaşı yok. Borcunu taksidini nasıl ödeycek? Peşin alırsan alırsın, yoksa apışıp kalırsın oralarda. İşte bizim köyün mandıra işçileri eli maaş görünce bunun tadını alıverdiler. Her bişiyleri ona göre oldu artık. Düzenlerini ona göre kurdular. Ta ki üç ay önce Sadi Bey, ben mandıraya ortak buldum, o da sizleri istemiyor, yeni adam çalıştırcekmiş diyene kadar.” “Kadrolu değil miymiş çalışanlar emmi?” “Değil muallim, sözleşme ile çalışırlermiş. Elbet bir gün kadroya alınırız diye seslerini çıkarmayıvermişler. Onlar seslerini çıkarmemişler ama işten çıkarılıvermişler işte. Çok uğraşıverdiler, yeni ortağın kapısına vardılar. Adam nuh demiş peygamber dememiş zaten. Sizin maaşınızı ödeyemem ben, çok alıyorsunuz deyivermiş bir de bunlara. Bazıları daha azına razıyız demeye kalkmış, ama adam olmaz demiş. Sözü varmış birilerine, onları işe alcekmiş.” “Şimdi bunu yaptıklarında, işlerine geri dönecekler mi peki Fahri emmi?” “Orasını bilmem. Biri akıl vermiş bunlara. Herkes hakkını böyle arayıverir demiş. Sesinizi duyurun, dikkatini çekin insanların demiş.” “Belki geri alınırlar ha, ne dersin?” “Görcez muallim, görcez.” Fahri emmi ile Kamil öğretmen yolun başında diğerlerini bekleyedursun, köyde toplananlar yeni gelenlerle birlikte, arkası açık kasalı kamyonetlere sığışmaya çalışıyordu. Hasan sayım yaparken, Kemal de köyün kadınlarına durumu izah etmekle meşguldü. “Nurdane ninem, senin ne işin olur orda!” “Kemal, gıçının pohları daha halen elimde! Az emeğim geçmedi sana. Bana ne edip ne etmeyceğimi söyleme!” “Ama nene, bak şimci orda ne olur bilmiyoruz. Belki iyi işler olmeycek. Ya başınıza bişiy gelirse, ne ederiz biz?” “Bizim başımız baş da sizinki saksı mı! Sizinkine bişiy olsa canımız daha az mı yancek! Çekil ayağımın altından!” Nurdane nine kamyonete atlayan kadınlardan birine elini uzattı sonra. “Az çekil Kemal!” diye bağırdıktan sonra, kasaya çıktı diğerlerinin yardımı ile. Kemal Hasan’ın yanına gitti. O, ilk kamyonetin başındaydı. “Hasan, kadınlar da geliyoz diye tutturdu. Bir çoğu atladı kasalara. Ne etcez?” “Ne işleri varmış orda? Bir de onları mı kollayacağız!” Bunu yüksek sesle söylediğinden kadınlar da duymuştu. Cevap gecikmedi. “Sen kendini kolla bizi düşünme! Biz kendimizi kollamayı da biliriz Hasan. Boşa da çenenizi yormayın!” Bunu söyleyen Kısmet dayının eşi köyün ebesi, Kadriye ebeydi. Hasan biraz da utanarak başını önüne eğdi, Kemal’e fısıldadı. “Kısmet dayı bile bişiy yapamadıysa ayvayı yedik biz.” Kemal değiştirdi konuyu hemen. “Kaç kişi oldu Hasan?” “Ben iki kamyonette kırk iki kişi saydım. Üçüncüde kaç kişi var?” “Yirmi de onda var.” “Daha gelecek olan var mı?” “Benim hesaba göre yok.” “O zaman yola çıkalım. Babam şimciden saymaya başlamıştır bize. Çok geç kaldık.” Kasaların arkası kapatıldı. Onlar yola çıktığında Fahri emmi ile Kamil öğretmen sohbetlerine devam ediyordu. “Köydeki herkesin bir şekilde mandırada çalışan bir tanıdığı, bir akrabası var. O yüzden tüm köylüyü ilgilendirmekte bu iş.” “Çok kalabalık olur mu ki emmi?” “Ben de eski arkadaşlardan birkaç kişiyi çağırıverdim. Onlar da olcek orda. Yüz elliyi buluruz tahminimce.” “Onlar kim?” “Diğer köylerden olan birkaç ahbap. İki de askerlik arkadaşım var.” “Deme ya!” dedi gülümsedi Kamil öğretmen. “Niye gülüyon muallim! Komik mi geldi?” “Yok emmi ondan değil de...” “İnsan asker arkadaşını böyle bişiyde yalnız bırakır mı! Hem onlar tecrübeli. Hazırlıklı gelcekler?” “Nasıl?” “Birkaç yazı falan hazırlarız dedilerdi.” “Teşkilat sağlam desene Fahri emmi.” “Başlarım şimci ha,” dedi, durdu sonra Fahri emmi. “Kusura kalma, sen muallimsin, böyle laf olmadı sana.” “Ne kusuru emmi,” dedi Kamil öğretmen ekledi. “Beni de sizden biri gibi görmeye başladın, ondandır.” Güldü sonra. Yolun başında kamyonetler göründü o dakikalarda. “Geliyor bizimkiler zati muallim.” “Üç kamyonet hınca hınç dolu emmi.” En öndeki kamyonet durdu önce. Fahri emmi ile Kamil öğretmen atladılar kamyonetin arkasına. Kimler yoktu ki araçta. Selim bile gelmişti. Fahri emmi etrafa baktı. “Kerim nerde? Arkadakilerden birinde mi?” “Muhtar gelmedi,” dedi içlerinden biri. “Niye! Hani köylüsüylen iç içe yaşardı bu Kerim. Onlar nerede ben orda diye atıp tutardı!” “Hastaymış emmi,” diye cevapladı aynı kişi. “Yemişim hastalığını! Orda Sadi Bey’in karşısına dikilemeyceğinden hasta olmuştur. Ciğerini bilirim ben o deyyusun!” Kamil öğretmenden bir soru gelmese devam edecekti Fahri emmi. “Emmi, Sadi Bey’in orada olacağından emin misiniz?” “Bugün ortaklıkları resmileşiyormuş. Mandıranın tabelasını falan değiştirceklermiş. Yeni ismi olcekmiş mandıranın. Kesin ordadır.” “Epeydir merak etmekteyim bu Sadi Bey’i. Ben de görmüş olacağım.” “Sen göremiycen muallim.” “Neden emmi?” “Oğlum sen devletin memurusun ne işin var öyle eylemlerde. Ceza mı almak istiyon! Kamyonetin birini al, git kasabaya, bitince biz seni ararız.” “Doğru ya...” “Hem görüp netcen meymenetsiz herifi. İşin ters gider hem onu görürsen muallim!” Kahkahalar atıldı kamyonetten bu sözlerin üstüne. Bir saat sonra mandıranın önüne geldiler. Kamyonetlerden inen köylüler mandıranın önünde yerlerini almaya başladı. Kamil öğretmen de söylenileni yapıp kamyonetlerden birini alarak kasabaya doğru yola çıktı. Fahri emmi, diğer köylerden gelenleri Karasulaklıların arasına aldı. Askerlik arkadaşları da gelmişti. Birinin babası gaziydi. Ve üstünde babasının gazilik madalyası vardı. Başında da kalpağı. Fahri emmi ise zeybek kıyafetleri ile oradan oraya koşturuyordu. Ayağındaki kayalıkları ile aslında tam bir efe olmuştu. Kısmet dayının da ondan bir farkı yoktu. Köylülerin ellerine yazdıkları dövizleri verdiler. Köylüler de kendi hazırladıklarını çıkardılar. Mandıranın önündeki kalabalık dövizler ellere alınınca hareketlendi. Sabah dokuz sularında bu kalabalığı uyarmak için ilk önce koruma görevlisi geldi yanlarına. “Ne yapıyorsunuz burada?” “İşimizi geri almaya geldik!” dedi köylüler. “Yukarıdan emir geldi. Burayı boşaltacaksınız bir an önce!” “Yukarıdaki aşağıya gelsin, kendi söyleyiversin bize. Yetiyorsa yüreği tabii,” dedi Fahri emmi. Onlar koruma görevlisi ile tartışırken iki tane araç geldi durdu yanlarında. Araçlardan biri yerel, diğeri de ulusal iki televizyon kanalının aracıydı. “Televizyona çıkcez,” dedi Latif, sırıttı. “Kim onlara haber verdi ki?” diye atıldı Hasan da. Fahri emminin askerlik arkadaşlarından biri öne çıktı. “Benim oğlan çalışıyor bunlardan birinde. Ona söylediydim. Böylece duyan gelmiş işte.” “İyi yapmışın Osman,” dedi Fahri emmi ona, sırtını sıvazladı. “Ses getirmesini istemiyor muydunuz?” diyerek diğerlerine döndü sonra. “İstiyoruz!” sesleri yükseldi. Kameralar ve muhabirler araçlardan inince koruma görevlisi ortadan kayboldu. Gazeteciler olayın detaylarını köylülerin ağzından dinlediler. Kaydettiler. Bu devam ederken iki araç daha geldi. Bu defa gelenlerin içinden üç farklı gazetenin muhabirleri çıktı. Köylüler mandıranın önünde kameralar da kayıttayken eylemlerine başladılar. Bir yandan bağırıyor bir yandan da dövizleri sallıyorlardı. “İşimiz hakkımız, söke söke alırız!” diyenler ortada, “Emeğimizi yedirtmeyiz!” diyenler arkalarında, “Koyunlar bile isyanlarda,” diyen ve koyun postlarını sırtına geçirmiş iki kişinin etrafında saf tutanlar da en öndeydi. Post giymiş olanların ellerindeki dövizlerde, “Bize Karasulaklılar dışında kimse el süremez!” yazıyordu. Kadınların bazıları aralarda gezinirken, bazıları da en sağda, erkeklerin birkaçı ile türkü söyleyip oyun oynuyordu. Türkünün sözleri değiştirerek söyleyen Hasan da bağlamasını çalıyordu onlara. “Bir mandıra isterim, Amanın Sadi Bey, az görme bizi, Tüm bu görüntüler şenlik havasını verirken bunu bozacak ilk şey mandıranın koruma görevlisinden geldi. Yanlarına gelen görevli eğer bunu biraz daha uzatacak olurlarsa emniyet güçlerini buraya çağıracaklarını söyledi. “İşimizi almadan bir yere gitmeyiz!” sesleri yükseldi kalabalıktan. Görevli de, “İyi siz bilirsiniz, bizden günah gitti,” diyerek uzaklaştı oradan. “Sen git Sadi Bey gelsin,” diyerek arkasından bağırdı köylülerde. Çok geçmedi, koruma görevlisinin dediği gibi oldu ve emniyet güçleri mandıranın önüne geldi. Köylülerin eylemi devam ediyordu. Emniyet kuvvetlerinin başındaki yetkili Fahri emmi ve diğerlerinin yanına geldi. “Yaptığınız izin alınmış bir gösteri değil. Bir an önce burayı boşaltmanız gerekiyor.” “Tamam da,” dedi Kemal, devam etti. “İşçileri çıkarırken de kimse izin almadı.” “Biz bunun muhatabı değiliz. Biz kamu düzenini korumak için buradayız.” “Biz de evdeki düzenimizi korumak için,” dedi köylüler de. “Dağılmanız için süre veriyoruz, dağılmazsanız biz alanı boşaltacağız.” “Nasıl yapceksiniz onu?” dedi Mahir. “Bilmiyon mu Mahir ağabey, tivilerde az seyretmedin mi?” dedi Selim de. Köylüler ellerindeki dövizleri daha büyük bir şevkle kaldırdılar bunun üstüne. Sesler çoğaldı. Kameralar kayıttaydı. Aradan on dakika geçti ve emniyet güçleri önce kalabalığa doğru ilerlediler. Fahri emminin askerlik arkadaşlarından biri, “Kol kola girin, kenet olun!” diye bağırdı. Köylüler de denileni yaptılar. Hasan elindeki bağlamayı bıraktı, ön saflara koştu. Kadınlarla diğerleri de oyunu bıraktılar onun ardından öne koştular. Emniyet güçleri saffı kırmak için epey bir zorlanmışlardı. Kalkanları ile bastırsalar da sayıca az bir ekip geldiği için çok etkin olmadılar. Ama bu uzun sürmedi. Biraz sonra onlara katılmak üzere yeni bir ekip geldi. Yeni gelenler üstelik tedbirli gelmişlerdi. Köylülerin üstüne önce tazyikli su sıkıldı. Neye uğradıklarını şaşırdıkları o anda Selim, “Kemal ağabey, gel hele!” diye bağırdı. Kemal, Selim’in yardıma ihtiyacı var diye düşünüp arkaya geçti. Selim sırt çantasından bir şeyler çıkarıyordu. “Ağabey, bunları dağıt herkese,” dedi. “Ne oğlum bunlar?” “Bu kahverengi torbalar gübre bombası ağabey, bu siyahlar da tezek kokteyli.” “Oğlum ne etcez bunları?” “Kendimizi savuncez ağabey.” Kemal şaşkınlıkla Selim’in çıkardıklarına bakarken, savunma lafını her duyan Selim’in elinden bir poşet kaptı. Kapmakla kalmadı ayrıca kullandı. Su fışkırtmaya karşı kullanılan gübre bombaları ve tezek kokteylleri işe yaramış olacak ki, emniyet güçleri ikinci aşamaya geçti. Biber gazı ile de bu şekilde tanışmış olan köylüler, “Yandım anam,” diye bağırırken, Selim elinde son kalanları da dağıtmaya başlamıştı. Çoğu köylü önünü artık göremiyordu. Ortama tezek kokusu ve biber gazının dumanı hakimdi. Köylülerin direnişi kırılmak üzereydi. Son bir hamle Nurdane nine ve diğer kadınlardan geldi. İç eteklerinden oklavaları çıkaran kadınlar ön safa geçtiler bu defa. Emniyet güçleri, “Hanım teyze bak, geri çekilin,” diye bağırsa da çekilmediler. Öne geçip erkekleri arkalarına aldılar. Kadınlarla karşı karşıya kaldıkları bu dakikalar uzun sürmedi. Beş dakika oldu olmadı biri, bu süreyi fazla bulmuş olacak ki, hem kendi yanındakilerin hem köylülerin beklemedikleri bir anda kadınlara biber gazını sıktı. Nurdane nine, elindeki oklava ile kendini geriye attığında kameralar kayda devam ediyordu. Onun geriye düşmesi diğer kadınlarda da aynı etkiyi yarattı. Onları mandıranın idari binasının ikinci katındaki odada, perde arkasından seyreden Sadi Bey de rahat bir nefes aldı böylece... Yatsı namazını kıldıran imam Nurullah da biraz evvel camide olanların arkasından kahveye girdiğinde Hasan, Kamil öğretmene olayı anlatmayı yeni bitirmişti. “Selim’in nerden aklına gelmiş onları yapmak?” diye sordu Kamil öğretmen. Fahri emmi cevapladı bu soruyu. “Bu sıpa çok tivi seyretmiş son zamanlarda. Kendince düşünmüş taşınmış, ölçüp biçmiş. Molotof atanlara, orayı burayı yakıp yıkanlara bişiy yapılmazmış. İzlediklerinden onu çıkarmış. Hem demiş biz orayı burayı yıkcek değiliz. Memleket bizim memleketimiz. Taşına dahi zarar vermeyi istemez burdakiler. Bunu akla getirmeyi bile günah bellerler. O da demiş hiç değilse bişiyler yapıverem, belki yırtarız. Tabii nerden bilcek öyle şeyler yapmayı, elinin altındakilerle bunları yapıvermiş. Sonuçta üç kişi şimci nezarette işte. Selim’in yerine onları ben yaptım diyen Kemal de orada.” Derin bir iç çekti Kamil öğretmen. Hasan’a döndü. “Şu türküyü çalsana Hasan. Dağılsın şu hava. Ben de duyayım hem.” “Tamam,” dedi Hasan da, bağlamasını aldı. Mandıra önünde çaldığı türkünün son kısmını söylemeye başladı. “Sırtına bindirilmiş, tartısız kuvvet, Amanın Sadi Bey, az görme bizi,
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||