![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım Merhaba Sağdıç, nasılsın? Kendimizden bile dışralanıyoruz gördüğün gibi. Hiçbir kitâp, hiçbir şey bizi görüntüleyemiyor. Yakında, kendimizi de görütüleyemeyeceğiz sanırım. Birbirimize gereksinimimiz var. Birbirimiz olmazsak, yok olacağız. Yokta bile yok olacağız. Ne yapacağız bilmiyorum, Sağdıç? Velhâsıl, konuşmamız gerek... “Ne yapacağımızı ben de bilmiyorum.” “Deme, Sağdıç!” “Diyorum.” “Ya siz, Suphi Bey?” “İlkin, kitâp bizi bir görüntüleyebilsin hele... Ondan sonrası kolay. Konuşmalarımız duyuluyor değil mi şimdi?” “Herhâl.” “Nasıl tam olarak bileceğiz?” “Bilmiyorum.” “Belkiyse...” “Evet, evet... Evet, Sağdıç?” “Etkin Ân Kılonlaması yapabiliriz.” “Sonra?” “Etkin Ân Kılonlaması yaparsak, gerçek ândaki konuşmalarımızı kitâp görüntüleyemese bile, kılonlanan ânda konuşmalarımızı sürdürebiliriz. Kimseler bize engel olamaz.” “Hârika!” “Evet, Sağdıç Bey.” “Sağol. Sağolun, Suphi Bey...” “O zaman ne yapalım?” “Hep birlikte ‘Bam bam du bam bam bam bum” diyelim.” “Oldu.” “3’ten geriye sayıyorum. 1 deyince. 3...2... Biiiiiii....r...” “Bam bam du bam bam bam bum!” “Bam bam du bam bam bam bum!” “Bap bap du bap bap bap bum!” “Neden olmadı?” “Çünkü, Suphi Bey, ‘Bam bam du bam bam bam bum’ yerine, Sağdıç, ‘Bap bap du bap bap bap bum’ dedi.” “Öyle mi?” “Evet, Sağdıç.” “Özür dilerim.” “Tamam, tamam.” “O zaman siz yine 3’ten geriye sayınca; oldu mu?” “Oldu. Sayıyorum :3...2...bi....r....” “Bam bam du bam bam bam bum!” “Bam bam du bam bam bam bum!” “Bam bam du bam bam bam bum!” “Oldu mu?” “Sanırım, oldu.” “Evet.” “Nasıl?” “Görmüyor musun? İşte, aynı ândan iki tane var. İkisinde de, konuşuyoruz şu ânda.” “Doğru.” “Konuşmamız nerede kesilmiş geçen kez?” “Anımsamıyorum.” “Düşüncelerinizin hep bir yarım kalmasından, kendinizin de eksik kalacağından korkuyordunuz. Hep bir engel çıkacağından.” “İyi anımsattınız. Bir şeyleri yaşamadan, yapmaya kalkınca, insan yarım duyuyor kendini. Ölüm, yarım bırakmıyor bizi özünde. Yaşamadıklarımız yarım bırakıyor.” “Doğru bilmem ancak güzel dediniz.” “Sağolun. Yaşamadıklarımız yarım bırakıyor bizi; ölüm değil. O denli yarım insan gördüm ki böyle, kendi yarımlığımı bile unuttum. Hatta, kendimi tam bile duyumsadım. İnsan, yarım insanları görünce, kendini tam hissediyor; çünkü başkalarının yaşamamışlıklarını fârketmek, sizin yaşamınızı tamamlıyor. Başkalarının yaşamamışlıklarını fârketmek, yaşamasanız bile onları, yaşamış gibi hissettiriyor sizi. Başkalarının yaşamamışlıkları sâyesinde çok şey yaşadım; çok yaşadım. Tam bir yaşam beleşçisi sayılırım özünde.” “Öyle demeyin kendinize lütfen.” “Önemli değil, Sağdıç Bey. Öyleyim. İnsan, kendini gerektiği gibi kabul etmeli. En azından, bunu yapayım tüm o yarım kalan dostlarım için. Örneğin, türlü anlatamadığım dostum Bozkurt. Hâni, Galata’da buluşmam gereken dostum. Hâni, öldürülen dostum Bozkurt; Bozkurt Aysever. Ne iyi çocuktu. Hiç gecikmezdi. Gecikmemek için koşarken, bir Amerikan çavuşuna çarpıp ölen Bozkurt.” “Amerikan çavuşuna çarpıp nasıl ölmüş ki?” “Çavuşa çarpınca, çavuştan özür diliyor. Ancak, çavuş bundan selâm durmasını istiyor herkesin önünde. Bozkurt çevresine bakıyor. Her yer teyze, amca, bacı ve kardaş. Yediremiyor kendine. Yediremiyor kendi yurdunda Amerikan çavuşuna selâm durmayı. Amerikan ısrar ediyor. Sââtine bakıyor. Daha dursa, benle buluşmaya geç kalacak. İlerlemek istiyor. Çavuş bunu omzundan tutuyor. Silkeliyor omzundan çavuşun elini. Çavuş bu kez yakasından tutuyor. Yine silkeliyor. Bu kez, çavuş buna tokat atıyor. Sââtine bakıyor. Kavgaya tutuşsa, geç kalacak benle buluşmaya. Geç kalmayı hiç sevmezdi Bozkurt. Sevmediğinden, ilk, O, ilân-ı âşk etmişti sevdiği kıza. Bir tokatla yetinmiyor çavuş. Gitmeye çalışan Bozkurt’a bir tokat daha sallıyor. Sinirleniyor bizimki. Yumruğu yapıştırıyor çavuşa. Çavuş yerde. Birden Amerikan çavuşunun yere düştüğünü görünce Polis cmqıergfğqı34u5t089hı53hntk54ntg2059gng24gın249gnınv2ıhj504hgcv92h49c08h” “Bakın yine bir şeyler oluyor cırqnjgwknthıbowrntvıw4ğınhoıwğncoı24ı5hcnğ” “Hemen konuşmayı Ân Kılonlaması’ndan sürdürelim.” “Oldu.” “Sürdüyorum. Duyabiliyorsunuz, değil mi?” “Ben duyuyorum.” “Ben de.” “Bakın... Gerçek ândaki konuşmamızda yine o ibâre belirdi :KİTÂP BU KONUŞMAYI GÖRÜNTÜLEYEMİYOR” “Neyse bu kılonlamada bizi engelleyemezler. Nerede kalmıştım?” “Polis gelmişti.” “Sağolun, Sağdıç Bey. Bu Amerikan çavuşunun yere iki seksen serildiğini görünce birden bitiverdi polis ve Bozkurt’u kollarından tuttu. Amerikan çavuşu da pek anlaymadı neden Bozkurt’un böyle tutulduğunu ancak fırsat bu fırsat deyip çaktı yüzüne yumruğunu Amerikan. Türkiye’de. Istanbul’da. Sokağın orta yerinde. Türk polisinin kollarından yakaladığı Türk gencini bir Amerikan çavuşu dövüyordu. Bu, Teksas’da olur muydu; inanın bilemeyeceğim. Ancak, Türkiye’de oluyordu işte. Birden, polis ne yaptığını algılayınca, bıraktı kollarını Bozkurt’un. Bozkurt sââtine baktı gecikmemek için benle buluşmaya. Gecikmeyi sevmezdi çünkü. Bozkurt birden ayağa kalkıp, koşmaya başlayınca; ürktü çavuş. Kendisini dövmeye koştuğundan ürktü ve çıkardı silâhını. Tek el veeee... Dan! Bozkurt düştü yere. Polis ne yapacağını şaşırdı. Çavuş kaçtı. Tek elle yere yığıldı Bozkurt. Sââtine baktı. Gecikmeyi sevmezdi. Vâkit kaybetmeden öldü. Ölüme de gecikmedi.” “Sonra ne oldu?” “Bozkurt’a Devrimci cenâzesi yaptık. Epey katılan oldu. Yüzlerce bayrak. Çavuş, Amerikan olduğundan, yargılanmadan yırttı. Ülkesine postalandı. Türk yargısı yargılayamadı herifi. Birden, Osmanlı’nın son dönemindeki siyâsî ve adlî kapitülasyonları yaşadık yine. Kemâl’imizin bu yurttan sürdüğü kurallar, 50 yıl sonra yeniden karşımıza çıktı. ‘Ya İstiklâl, Ya Ölüm’ diyenleri Emper öldüremedi de, biz öldürdük. Zaten Emper kendi öldürmez, intihâr ettirir.” “Başınız sağolsun, Suphi Bey.” “Sırf ‘Başınız’ mı? ‘Başımız sağolsun!’ demeniz gerek, Sağdıç Bey. O, kendi için ölmedi. Bizim için öldü. O, orada, sınır koruyan er gibi, yurdu korudu; sınırlarımızı korudu. Namus ve onur sınırlarımızı. O, ölmedi. Şehit oldu. Sakarya’dakiler gibi. Gabar, Malazgirt, Aktütün’dekiler gibi. Şehit oldu O. Güneşe gömüldü.” “Özür dilerim, Suphi Bey. O amaçla demek istememiştim. Özür dilerim.” “Önemli değil. Önemli değil. Zaten ‘Başımız sağolsun’ denecek bir şey de yok özünde. Ölmedi Bozkurt.” “Şehit oldu anlamında mı?” “Hayır, öyle de değil.” “Ne anlamda, Suphi Bey.” “İnsan, birini son gördüğü hâliyle hatırlar ya... Ben, ölü görmedim hiç Bozkurt’u. Cesedini, öldüğünü görmedim. En son yeşil ceketiyle çay içerken görmüştüm O’nu. O hâliyle hatırlıyorum Bozkurt’umu. Dostumu... Benim için ölmedi Bozkurt, en son canlı görmüştüm çünkü O’nu.” “Ya....” “Ne ‘Ya’?” “Ya... Hâtice Hanım?” “Şimdi... Hâtice’yi hiç karıştırmasaydınız. Kâlbime ekmek doğradınız yine.” “Öyle bir niyetim yoktu, Suphi Bey. Birden ağzımdan kaçtı. İnanın...” “Öyle olduğuna inanıyorum ancak... Çok geç. Yine Hâtice’yi hatırladım.” “Bu arada, gerçek ândaki konuşmaları, kitâp görüntüleyebiliyor Kitâp. İsterseniz, gerçek âna dönelim.” “Tamam.” “Suphi Bey?” “Olur, olur...” “O zaman, 3’ten geriye sayınca. 3...2...bi...r” “Bam bam du bam bam bam bum!” “Bam bam du bam bam bam bum!” “......” “Hay Allah! Suphi Bey, kılonlamada kaldı.” Neyse, Sağdıç. Suphi Bey’i gerçek âna döndürürüz sonra. Sözü kısa, özü uzun tutalım biz. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgelsin. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||