Eser Özaltındere - Ölümüne Kemalist Sol, inadına Sultan Galiyev
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Evladını arayan vatan
İNAN KAHRAMANOĞLU
Söz artık Türklerin: Türk şehirleri DTP'ye kapalı
ÖZGÜR ERDEM
Güvercinler, şahinler
ve devekuşları
ÖZGÜR BİLLUR
Türk’ü kandırma Bahçeli
HÜSEYİN ADIGÜZEL
Alın açılımınızı
başınıza çalın
SERAP YEŞİLTUNA
Şehit Kubilay olayı: "İnandılar, dövüştüler, öldüler"
TEVFİK KAYMAZ
Sayın Başbakan,
Sayın Arınç siz de sayın.
Kalan günleriniz için geriye sayın
OKAN İŞBECER
Can Dündar’a "Mustafa" davası
TUĞRUL ÇELİK
Berlusconi’nin
yüzünde güller açtı!
ESER ÖZALTINDERE
Ölümüne Kemâlist sol, inadına Sultan Galiyev!
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
“Gereği düşünüldü...”
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Afgan kadınları ve ABD
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Devrimci-milliyetçi çizgi işbirlikçi reformist çizgiye karşı (2)
İLYAS SALMAN
Ehli keyf şeyler
ERGİN KONUKSEVER
Kore Savaşı’nda
Türk Tugayı - IV
ARİF BAKIR
Marx geri mi geldi?
EYKAN CAN
Zülfiyare dokunduk
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (16)
MUSTAFA İZBERK
Alaingleze, Alaaraba bir haftasonu arınması!..
 
 

Eser Özaltındere
Ölümüne Kemalist Sol, inadına Sultan Galiyev


Sonuç olarak, küreselciliğin yeni dünya düzeni peşinde koştuğu karmaşa ortamında bir kez daha görülmüştür ki, ulusların umut ışığı yine Kemâlist teori ve Galiyevcilik olacaktır. Onların anti-emperyalist temelli teorileri emperyalist güçlerin azgınlığına set çekme konusunda geçmişte nasıl mazlum milletlere model oluşturmuşsalar, bugün de aynı işlevlerini üstlenebilecek geçerlilikte ve tutarlılıkta hazır beklemektedirler.
Hem de daha donanımlı olarak…

Batının kurduğu sömürü mekanizmasına bir örnek

Geçmişte, tekstil sektörüyle bir ilişkim olmuştu.

Bu çerçevede, ihracat firmalarının fason iş yaptırdıkları atölyelerin çalışma koşullarını görme fırsatı da edinmiştim. Bu şartlar hiç de iç açıcı değildi. Bu kötü şartlar sadece emekçiler için geçerli olmayıp o atölye sahibini de içeriyordu.

Atölye sahipleri genelde, kendisi de bir zamanlar atölyelerde vasıflı emekçilik yaparken belli bir deneyim kazandığına inandıktan sonra kendi atölyesini açmaya karar vermiş ve öncesinde de çoğunlukla atölyedeki emekçileri yönetme pozisyonunda bulunmuş kişilerdir.

Bu kişiler ya evinin içinde ya yakınında ya da kirası çok olmayan ve çoğunlukla varoş özellikleri taşıyan bir semtte bir yer kiralayarak işe başlangıç yaparlar. İşçi kadrosunu oluşturur, borç harç makinelerini alır, daha sonra ise yavaş yavaş iş almaya başlarlar.

Bu tür küçük atölyelerin geneli ayakta kalmakta zorlanırlar. Kaliteli iş üretenleri bile ucuza mal dikerler. Böyle olunca da çalıştırdığı işçiye az para verirler ve onların sosyal güvenceleri konusunda her türlü dalavereyi çevirirler. Bunların içerisinde belli bir kaliteyi yakalamış olanlar ihracat firmalarıyla da çalışırlar. İhracat firmalarının kapasitesi yüksek olanlarının kendi imalat atölyeleri olmasına karşın, bunlar çoğu zaman dışarıdaki küçük atölyelerden fasoncu olarak da yararlanırlar. Ama orta ölçekli ihracat firmalarının büyük çoğunluğu mallarının imalatını fason atölyeleriyle gerçekleştirirler. Çünkü, malları fasoncular aracılığıyla üretmek malın daha ucuza mal olmasını sağlamaktadır.

Diğer taraftan, Batılı firmaların verdikleri fiyat o kadar azdır ki, o siparişi alan firmanın o fiyatı tutturmak için imalat maliyetini düşürmesi gerekmektedir. Bu yüzden de fason mal yaptırdıkları atölyelere verdikleri fason fiyatını düşürebildikleri kadar düşürmeye çalışırlar.

Bu fason atölyeleri aynı zamanda, siparişi kaçırmamak için teslimatla ilgili zaman taahhütlerinin altına girmekten de kaçınmazlar. Ayrıca, düşük fiyatı kârlı hale getirebilmek için çok adetli siparişlere bodoslama dalarlar. Bütün bunlar beraberinde o atölyelerin inanılmaz bir tempoya girmesini getirir. Hele de taahhüt tarihi yaklaşmışsa, o atölyeler gece çok geç saatlere, hatta sabahlara kadar çalışırlar. Bazı özel makine çalışanları ise günde 3-5 saat uykuyla, o da atölyede yatmak şartıyla günlerce üretimine devam etmek zorunda kalırlar. Yeme-içme hep atölye içinde ve ilkel koşullarda gerçekleştirilir. Fason fiyatını zarar noktasından kurtarabilmek için her türlü harcama en aşağı noktalara çekilmiştir. Teslim zamanı yaklaştıkça tempo daha da artar. Uykusuzluk, yorgunluk had safhadadır. Bu dönemlerde atölye sahibi bile atölyede yatıp kalkmaktadır. Bu arada atölyeci, siparişi aldığı firmadan parasını ite kaka ve zar zor almaktadır. Çünkü, sipariş sahibi yerli firma, batılı firmayla çok düşük parça başı fiyatıyla anlaştığından onlardan parasını alsa bile, bu firma, fasoncunun parasını mümkün olduğunca az tutarak bu aldığı parayı başka ihtiyaçlarına kullanma yolunu tercih etmektedir. Fasoncu atölye, parasını bölük pörçük alınca büyük zorluklar içerisinde çalışan işçilerinin parasını zor ödemekte, mesai ücretlerini ise büyük ölçüde işçiye borçlanmaktadır. Ayrıca, zaten parça başı düşük fason fiyatına anlaşmış olduğu için, aldığı parasının büyük çoğunluğunu da mesai ücretine ve mesai masraflarına harcayınca eline pek bir şey kalmamakta, atölye sahibi olmasına karşın çektiği sıkıntının karşılığını alamamaktadır. Boğaz tokluğuna fasonculuk yapmaktadır.

Batının birikimi Doğunun sırtındandır

Sonuç olarak bakıldığında, çok düşük fiyata sipariş almış orta ölçekli ihracatçı firma, onun çok düşük fiyata fason yaptırdığı fasoncu ile çok düşük fiyatlara çalışmak zorunda kalan işçisi birlikte sömürülerek Batılı kapitalistin istediği tekstil ürününü çok düşük fiyata mamûl hâle getirmiş olmaktadır.

Batılı kapitalist tarafından kelepir fiyatına satın alınan bu malın, Avrupa’ya girerken ise üzerine bir çok vergi binmektedir. Fakat bunları Batılı firma ödememektedir. Çünkü, Batılı kapitalist Türk müteşebbisi ile işçisinin alınteri ve sermayesini sömürerek ve bunların hakkından kestikleriyle aynı zamanda kendi devletinin vergilerini de ödemiş olmaktadır. Örneğin, Türk işçisinin ve müteşebbisinin ürettiği malın gerçek değeri 5 iken, Batılı kapitalist ona 3 vermekte ve Marksist artı-değer teorisine göre geriye kalan 2 ile de devletinin vergilerini aradan çıkarmaktadır. Ama bu arada, Batılı kapitalist kendi kârını, hiçbir fedakârlık yapmadan aynen almaktadır. Yani, burada Batılı firmanın devleti de, kendisi de paylarını son kuruşuna kadar alırken, tek hakkı gasp edilen Türk müteşebbis ve işçisi olmaktadır.

Bu sömürünün bir başka boyutu daha vardır. Siparişi alan Türk firma, bunu dışarıya ihraç edeceği için faturasını tam göstermek zorundadır. Ama imalat sırasındaki tüm girdilerin faturasını eksiksiz alıp devlete vergisini ödemeye kalkarsa, siparişi aldığı fiyat zarar etmesine neden olacaktır. Çünkü Batılı kapitalist ona ölmüş eşek fiyatına mal siparişi vermiştir. O yüzden, işin içerisine ister istemez bir aşamadan sonra naylon fatura durumları girecektir. Bu eksik faturaların naylon fatura ile tamamlanması olayı ise kaçınılmaz olarak devletten vergi kaçırılması sonucunu doğuracaktır. Bu ise Türk halkının başka bir açıdan daha sömürülmesi anlamına gelmektedir. Çünkü, vergilerin azalması; kamu hizmetlerinin aksaması, memurun zammının ya da asgari ücretin düşük tutulması veya sosyal hakların finansmanında sıkıntılar yaşanması gibi sonuçlara neden olacak, bu durumda da çalışan kesimler ikinci kez bedel ödemek zorunda kalacaklardır.

Enternasyonalist sınıf dayanışması hayaldir

Görüldüğü gibi sömürü sadece işçi sınıfının bir sömürüsü olmayıp müteşebbisinden imalatçısına, işçisine veya memuruna ya da daha farklı kesimlerine kadar tüm bir ulusu ilgilendiren bir sömürüdür.

Konuyu biraz daha genişletirsek şunu görürüz; Batıya ihraç edilen tekstil mallarının üzerine o ülkelerde yüklenilen vergiler, o ülkelerin işçisinin, emeklisinin sosyal hak ve güvencelerinin finansmanı için de kullanılmaktadır. Örneğin, Avrupa’daki işsizlik sigortasının kaynaklarından biri doğal olarak bu vergilerdir. Yine işçinin emeklilik maaşını sağlayan da bu tür vergi kesintileridir. Bu durumda, Batıdaki işçinin sosyal güvencelerini sağlayan kaynaklar bu vergiler olduğuna ve yukarıda açıklandığı gibi bu kesintilerin önemli bir kısmı da bizim gibi ülkelerden oralara ihraç edilen malların çok ucuza satın alınmasıyla oluşan artık değerden elde edildiğine göre, demek ki, Batılı kapitalist ülkelerin işçi sınıfı bizim gibi ulusların sömürülmesinden sağlanan gelirlerle rahat bir yaşam sürmekte ve sosyal haklarını garanti altına alabilmektedir. O zaman oradaki işçi sınıfı; kendi rahatının bozulması ve sıkıntı çekmesi adına, sömürüsüne ihtiyacı olduğu bir ülkenin işçileriyle, hem de o işçi sınıfının sömürülmesinin ortadan kaldırılmasına yönelik bir dayanışma içerisine girer mi? Bu, bir bakıma onların kendi bindikleri dalları kesmelerinden başka bir şey değildir. Çünkü sömürülen ülkelerin işçilerinden elde edilen artı-değer ortadan kalkarsa onların refahı da sekteye uğrayacaktır. Evrensel kapitalist sömürü sisteminde, daima sömürülen ülkelerden sömüren ülkelere doğru bir akışın olması gerekmektedir. Artı-değer akışının hep onların tarafına doğru olması sistemin bir gereğidir. Sömürülen ülkedeki herkes çalışır çabalar sömürgeciyi besler. Bu bir sömürü yasasıdır.

Basit ve kaba hatlı bir örneklemeyle ortaya koyduğumuz bu gerçeklerden hareketle sömürülen ve sömüren ulusların işçilerinin enternasyonalist bir işçi sınıfı dayanışması içerisine girmesi kesinlikle eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. O yüzden, bu dayanışmanın var olduğunu iddia etmek bütünüyle bir kandırmacadır. Bu dayanışma safsatasının tek bir amacı vardır o da; sömürülen ülkedeki sömürülen işçi sınıfını pasifize etmek, mücadeleyi başka mecralara çekerek sömürülen ulusun işçi sınıfının gerçekleri görmesini engellemek ve böylelikle sömürüyü kalıcı hale getirmektir. Ama daha da önemlisi bu sınıfsal işçi dayanışması zırvalığı ulusal bütünlüğün sınıfsal parçalara ayrılmasına da zemin hazırlamaktadır ki, bu parçalanmanın rantını yiyen yine Batılı kapitalist sömürgeciler olmaktadırlar. Bu anlayışı içeren ideolojik yaklaşımların hepsi sömürgecilerin sömürüsüne payanda oluşturan sol tezgahlardır. Zaten Türkiye’de bile işçi sınıfının bölük pörçük olduğu bir ortamda enternasyonal bir işçi sınıfı birlikteliğinden bahsetmek hayalden başka bir şey değildir. Bu birlikteliği Siyasal İslam’ın işçi sendikasını temsil eden Hak-İş mi sağlayacaktır? Yoksa, Cumhuriyet Mitinglerini işbirlikçi bir tavırla protesto eden, Hrant Dink’in cenaze töreninde başrollerde yer alan, 1 Mayıs Taksim katliamının soruşturulmasını savcı Öz’e havale etmek isteyen, Kürt açılımında Beşir Atalay’ın ilk ziyaretgâhlarından biri olan sahte devrimci sendika DİSK mi?... Ya da yönetim kadrosu AKP tarafından ele geçirilmiş Türk-İş mi?...

Batılı solcuların misyonu sömürüyü kamufle etmektir

Siz hiç, bir aralar zart-zurt Türkiye’ye gelip Türkiye’yi terbiye etmeye çalışan sömürgecilerin tetikçileri sol yelpazeden Claudia Roth’un veya Kızıl Dany’nin Türkiye’deki işçi sınıfının sorunlarıyla ilgili tek bir kelime ettiğini veya onlarla birlikte işçi sorunlarına yönelik düzenlenmiş bir mitinge katıldıklarını duydunuz mu? Ya da çok zor şartlarda üretim yapan kenarda köşede kalmış bir atölyenin sıkıntılarını öğrenmek adına o atölyelerden birine yapılan bir ziyaretlerini medyaya taşıyarak oradaki işçilerin çalışma şartlarının kamuoyuna duyurulmasını amaçlayan bir eylemine şahit oldunuz mu? Onlar, işçilere değil sadece ve sadece Kürtçülere destek veren eylemlerde boy gösterirler. Zaten sömürgecilerin solcularından da daha fazla bir şey beklenemez. Çünkü onların misyonları, evrensel sömürünün devamına sol kamuflaj oluşturmaktır. Batının kapitalist sınıfı da, sol ideolojileri de Batının kapitalist sömürüsünün ortak paydasında işbirliği halindedirler.

Ancak yukarıda çerçevesi çizilen sömürü, yalnızca sömürülen ülkenin işçi sınıfına ait değildir. Bu sömürüden orta ölçekli ihracat işletmeleri, hatta son tahlilde büyük ölçekli ihracat firmaları da payını almaktadır. Çünkü onlar da bu sömürü düzeninde kârlarından çok büyük ölçüde fedakârlık yapmakta ve bu fedakârlıkla ortaya çıkan artı-değer Batılı kapitalist ülkelerin insanlarının refahı için kullanılmaktadır. Yani birilerinin refahı, başka birilerinin alınteri ve emeğinin sömürüsü üzerine yapılandırılmış olmaktadır.

Kapitalist sömürü sınıfsal değil ulusaldır

Nereden bakılırsa bakılsın Batılı kapitalist sömürü, salt sınıfsal bazda gerçekleşmeyip ulusal boyutta cereyan etmektedir. Dolayısıyla, bu sömürüye karşı çıkışın da ulusal bütünlük temelinde olması gerekmektedir.

Peki, burada sınıf gerçeği red mi edilmektedir. Hayır! Türk işçisi kendi sınıfsal mücadelesini, ideolojisini ve değerlerini sahiplenmeye yine devam edecektir. Fakat bu mücadele, kendi ülkesinin sınırları içerisindeki bir mücadele olacak, “enternasyonalist işçi sınıfı” dayanışması tezgahı arkasındaki oyunlara alet olmayacaktır.

Eğer, Batılı kapitalist sömürü, ulusal bazdaki bir sömürüyse ve ona karşı alınacak tavır ulusal çerçevede olması gerekiyorsa, sınıfsal temelli mücadelenin ve çelişkilerin “ulusal güçler bütünlüğünü” sekteye uğratacak şiddette ve uzlaşmazlıkta olmaması gerekmektedir. Bu da doğal olarak sınıfsal çelişkilerin Batılı kapitalistlerin sömürüsüne bir bütün olarak karşı çıkışı sağlayacak şekilde “ulusal bir potada” uzlaşmalarını gerekli kılmaktadır. Fakat bu “sınıfsal uzlaşma” totaliter bir gücün dayatmasıyla gerçekleştirilen bir uzlaşma olmayacak özgür ve demokratik bir ortamda elde edilecektir.

Kemalist sol teori, ezilenlerin tek kurtuluş reçetesidir

İyi de, bu sınıflar arası temel çelişkiyi ulusal potada uzlaştıracak güce sahip birleştirici harç ne olacaktır? O harç yalnız ve yalnız gerçek “Atatürk Ulusalcılığı” olabilir. Çünkü, sınıflaşmanın oluştuğu evre sanayileşmenin ortaya çıktığı tarihî bir dönemdir ve bu dönemde ulus-devletler varlığını korumaya devam etmektedirler. Dolayısıyla, kendi bünyesinde oluşmuş sınıfları uzlaştırılma görevi de kaçınılmaz olarak ulus-devletlerin ideolojik değerler bütünü olan “ulusalcılığın” sorumluluk alanına girmektedir.

Elektronik devrim ve bilgisayar çağı işçi ve sermaye sınıflarını ve çelişkilerini bütünüyle ortadan kaldırmadan ya da bu sınıfsal yapısının en temel özelliklerini yeni bir sınıflı toplum yapısına evrilecek şekilde değiştirmeden ulus-devletlerin kalkması söz konusu olmayacaktır. Ulus-devletlerin ortadan kalkmasını gerektirecek tarihsel şartlar bugün için olgunlaşmamıştır. Bunun böyle olduğunu iddia etmek; şartlar olgunlaşmadığı halde Leninist teoride ortaya konulduğu şekliyle “zincirin ince halkasının” devrimle kırılarak proletarya diktatoryasının kurulması ve tarihin gidişatının zorlamayla değiştirilmesi gibi tarihsel yasalarla bağdaşmayan yapay bir toplumsal projeye benzer. Onun ürünü olan Sovyet Rusya’nın sonu da zaten herkesin malûmudur.

Bugün küreselleşme adı verilen ve sömürgeci güçlerin yeni dünya düzeni yapılandırmasıyla yeni pazarlar, nemalanacağı yeni çelişki ve çatışmalar peşinde koştuğu belirsizlik ortamında ulus-devletlerin miyâdı dolmamış, aksine ulus-devletlere ihtiyaç daha da artmıştır. Çünkü bugünkü küreselleşmenin acımazlığındaki var olma savaşından kazasız belâsız çıkabilmenin yolu ulus-devlete ve ideolojisine daha sıkı sarılmaktan geçer. Bunların dışında hiçbir ideolojik enstrüman küresel sömürüye direnç gösteremez. Bunun için de sınıfsal çelişkilerin ulusal potada “Atatürk ulusalcılığı”nın ve onun değerler sisteminin birleştiriciliğinde uzlaştırılarak Batılı kapitalist devletlerin küresel sömürüsüne “bütün bir ulus” olarak karşı koyabilmenin güç birliği sağlanmalıdır. Bu mücadelede küresel sömürüye karşı çıkış birincil, sınıfsal çelişkiler ise ikincil özelliktedir. Zira birincil özellikli mücadele kazanılmadan ikincil olanın kazanılması mümkün değildir. Aksini söyleyen yalan söyler.

Neden Atatürk ulusalcılığı dersek, vereceğimiz yanıt şudur; Çünkü, emperyalizme karşı verilen savaş, Atatürk ulusalcılığının özünü teşkil eder. Ancak Atatürk ulusalcılığının değerleri, en yalın ve doğru şekilde başta eğitim olmak üzere toplumun tüm doku ve hücrelerinin en ücrâ köşelerine kadar yaygınlaştırıldığı takdirde küreselleşme adı altında biçim değiştirmiş ve ultra cesamette daha da vahşileşmiş uluslar arası sermayenin sömürüsüne karşı çıkışın panzehiri elde edilebilir. Bu panzehir, emperyalist zehirin en etkili ilacıdır. Atatürk ulusalcılığı ise; insanlık sevgisi, ulus ve vatan sevgisi, ulusal onur, kişisel ve ulusal bazdaki adalet, üretkenlik ile tam bağımsızlık gibi yüksek değerleri içeren bir ideolojidir. Onun içerisinde ulusların bugün için ihtiyaç duyduğu her türlü motivasyon harcı mevcuttur. Nitekim, Şevket Süreyya’nın “Suyu Arayan Adam”ı bunlar konusunda çok önemli bakış açıları ortaya koymaktadır.

Peki, sermaye gücünden kumandalı entelektüellere kadar ülke içindeki komprador özellikli işbirlikçi kesimin oyun bozanlığı karşısındaki tavır ne olmalıdır? Ulusal ideolojinin bütün toplum ve kurumlar tarafından özümsenmesi söz konusuysa, bunlar gibi kimliksizleri kaale almaya hiç gerek yoktur. Çünkü, Kemalist sol önderliğindeki ulusal güçlerin direnci bunları da hizaya getirecektir. Yani, rejimin sübapı Kemalist-sol önderliğindeki ulusal güçler bloğu olacaktır. Yeter ki, Atatürk ulusalcılığının gerçek özü, bütün boyutlarıyla toplumun tüm kılcal damarlarına kadar yayılabilsin.

Şeriatçılar antiemperyalist olamaz!

Geliyoruz en kritik soruya, küresel sömürüye karşı direnci sağlayacak olan ideoloji, din olabilir mi? Mümkün değil! Din bir kere ümmet ideolojisidir. Yani daha gerideki bir evreyi temsil etmektedir. Çağın aydınlanma gereklerine yanıt veremez: Taliban’ın, El Kaide’nin, Hamas’ın, Hizbullah’ın emperyalist sömürüye karşı başkaldırılarındaki çıkış noktası din ağırlıklı olduğu gibi geleceğe yönelik formülleri ve rejimleri de aydınlanmayı yakalayacak gelişmişlikte değildir.

Diğer taraftan, AKP ve Fethullah örneğinde görüldüğü gibi, küreselleşmenin ve dolayısıyla da sömürgeci güçlerin gelecek için önerdikleri “ideolojik din” merkezli modellerin hepsi işbirlikçilik üzerine dizayn edilmişlerdir. Bunlar, bırakın küreselci sömürüye direnmeyi, aksine sömürü sistemi tarafından ulusların başına musallat edilmişler, onların çıkarları doğrultusunda misyon üstlenmişler, ilericiliği değil gericiliği temsil eden dinamikler olarak piyasaya sunulmuşlardır.

Sonuç olarak, küreselciliğin Yeni Dünya Düzeni peşinde koştuğu karmaşa ortamında bir kez daha görülmüştür ki, ulusların umut ışığı yine Kemelist teori ve Galiyevcilik olacaktır. Onların anti-emperyalist temelli teorileri emperyalist güçlerin azgınlığına set çekme konusunda geçmişte nasıl mazlum milletlere model oluşturmuşsalar, bugün de aynı işlevlerini üstlenebilecek geçerlilikte ve tutarlılıkta hazır beklemektedirler. Hem de daha donanımlı olarak…


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


şeratçılar anti emperyalist olmadıgı sürece tarihin acımasız döngüsü onları ALLAH tan yana acımasız çarpar. müslümanım diyen önce selavat getirip kahrolsun amerika ve işbirlikçileri demeli.

Anonim, İstanbul
27 Aralık 2009


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40