![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Okan İşbecer
Yandaş medyanın çifte standardı ve vicdansızlığı hepimizin malumu. Geçtiğimiz hafta Serap Yeşiltuna arkadaşımızın yazısında yandaş medyanın PKK tarafından yakılarak öldürülen Türk kızı Serap Eser olayı ile ilgili yaklaşımını ortaya koyan kupürlere yer vermiştik. Zaman’ından Vakit’ine, Yeni Şafak’ından Taraf’ına kadar yandaş medyanın 8 Aralık tarihli manşet ve sürmanşetinde Tayyip ile Obama’nın Oval Ofis’teki el ele göz göze resimleri yer alıyordu ancak PKK tarafından yakılarak öldürülen Serap kardeşimiz ya hiç yer bulamadı ya da çok küçük bir haber olarak yer buldu. Gerçi yandaş medyanın Türk’e karşı tutumu herkesin bildiği bir şeydi. Ancak şu son olayla birlikte yandaş medya artık hiçbir şekilde Türk’ün yanında yer almayacağını ortaya koydu. Onların birinci sayfalarında Obama baştacı edilirdi ama PKK terörüne hedef olan masum Türk insanına yer yoktu. Hatırlarsanız Eylül ayında bir olay olmuştu. Diyarbakır Lice’de Ceylan Önkol adlı bir kız çocuğu meydana gelen bir patlamada hayatını kaybetmişti. Günlerce bu çocukla ilgili çarşaf çarşaf yayınlar yapıldı. Yandaş medya Kürtten çok Kürtçülük yaparak Ceylan Önkol’un ölümünü askere yıkmaya çalıştılar. Ancak Serap Eser’in ölümü aynı gazetelerin bırakın birinci sayfalarını, iç taraflarında bile Ceylan Önkol haberlerinin yüzde biri kadar bile yer almadı. Bu ikiyüzlülüğün ve çifte standardın bir örneğini Serap’ın cenazesine katılan Genç Siviller denen Fethullah uzantısı güruh yaptı. Cenazeye “Ceylan” yazılı çelenkle katılan Genç Siviller, akılları sıra Serap Eser’le Ceylan Önkol’u aynı kefeye koyuyorlardı. Hatta işi azıtan Ahmet Altan gibi Türklüğünü sadece utanç duyacağı zaman aklına getirenlerden bazıları, Diyarbakır’da Apo için gösteri yaparken öldürülen Aydın Erdem’i bile aynı kefeye koymaya çalıştılar. Bu adi propagandanın bir örneğini de geçtiğimiz hafta Vakit gazetesi verdi. Serap Eser’in ölümüne küçük bir yer ayıran Vakit, geçtiğimiz hafta Ceylan Önkol’un ailesiyle bir röportaj yaptı. Ceylan Önkol ile ilgili bilindik propagandaların yanı sıra o kadar abuk subuk şeyler var ki, güler misiniz ağlar mısınız bilemem. Bir örnek verelim. Vakit’in yaptığı söyleşide Ceylan Önkol’un annesinin sözleri şöyle: “Daha ilkokuldayken Kuran-ı Kerim’i öğrenmişti. 18 kez Kuran’ı hatmetmişti.” Vakit’in röportajda öne çıkaracağı şey de bu olur ancak. Allah bilir bu kısmı da uydurmuşlardır. Kız zaten 14 yaşında, 7 yaşında Kuran okumayı öğrense yine de 18 kez hatmetmeye kalan 7 yıllık ömrü yetmez. Bunun yanı sıra bir dolu da duygu sömürüsü cabası. Ceylan Önkol’un ailesiyle yapılan söyleşi ile ilgili 14 Aralık tarihli Vakit’in birinci sayfasında “Ceylan’ın annesi feryad ediyor” başlıklı bir haber de yapılmış. Söz konusu haber, birinci sayfa için hatırı sayılır ölçüde büyük. O kadar ki, 8 Aralık tarihinde Serap Eser için ayrılan yerin en az üç katı. Peki o çok dinibütün Vakitçilerimiz Serap Eser’in annesinin feryadı ile ilgili ne düşünürler? Muhtemelen hiçbir şey düşünmezler çünkü Serap Eser’in ailesi Türk devletine karşı bir düşmanlık beslemiyor ve bunun propagandasını yapmıyor. Kızımızı asker öldürdü de demiyor. Eğer ki, Serap’ın ailesi de devlet düşmanlığı yapsaydı, o zaman yandaş medya kapısında kuyruk olurdu. Onları da haftalarca gazetelerde görürdük devlete ve askere karşı kinlerini kusarken. Muhtemelen Vakit de Serap’ın kaç kez Kuran’ı hatmettiğini ve namaz kılmaya ne kadar hevesli bir kız olduğunu falan yazardı. Bu olay Vakit’in imza attığı ilk kepazelik değil, son da olmayacak. Gören de adamlar öldürülen küçük yaştaki kız çocuğunu savunuyorlar sanır. Madem masum küçükleri savunmaya o kadar meraklısınız, yazarınız Hüseyin Üzmez’in mağdur ettiği küçük kızı da savunsaydınız. Hem o kızcağız da daha 14 yaşındaydı. Sayfalarınızda “din ulusu” pozlarında kalem oynatan saçı sakalı ağarmış adamlar bile çıkıp da Hüseyin Üzmez’i savunmak için içtihat üretmediler mi? Ama sizin lugatınızda utanmak yoktur. Milleti Allah korkusuyla sindirmeye çalışırsınız ama Allah korkusunun zerresi yoktur sizde. O yüzden bu dünyada da ötekinde de yatacak yer yoktur size. Tarih bütün bunları yazacak. PKK’nın AKP iktidarında nasıl azıp da sokaklarda Türkleri yakarak öldürdüğünü de, yakılarak öldürülen Türk’ü değil de PKK’lıları savunanları da. Elbette Vakit gibilerini de yazacak tarih. Biz de şimdiden tarihe not düşmüş olalım. Aralarındaki inanılmaz benzerlik
İtalya’nın faşizan eğilimli Başbakanı Silvio Berlusconi, bu aralar dünya gündeminin başında yer alıyor. Sebebi ise malumu olduğunuz üzere Tartaglia adlı bir vatandaş tarafından suratının çarşamba pazarına çevrilmesi. Bu hafta iki faşist arasındaki müthiş bir benzerliği ortaya koymak için Yurttan sayfasının sınırlarının dışına çıkarak Tuğrul arkadaşımızın alanına ufak bir giriş yapacağız. Berlusconi, önceki hafta sonu, yani ağzı-burnu henüz yerindeyken, Almanya’da katıldığı bir toplantıda İtalyan Anayasa Mahkemesi ve hakimlerine çatmış. Berlusconi, Anayasa’nın “egemenlik halkındır” demesine rağmen, hükümetin yaptığı yasaların hâkimler sınıfı tarafından Anayasa Mahkemesi’nden dönmesini eleştirerek Anayasa Mahkemesi’nin politize olduğunu ve kendisini seçimlerde yenemeyen sol muhalefetin, “hâkimler partisi” aracılığı ile iktidarı ele geçirmeye çalıştığını söylemiş. Hatta hızını alamayan Berlusconi kendisini eleştiren İtalya Cumhurbaşkanı Napolitano’ya da çatmış. Gazetelerde Berlusconi ile ilgili bu haberi görünce aklıma bizim faşist geldi. Biliyorsunuz Berlusconi ile de yakın ilişki içinde olan bizim faşist de beğenmediği mahkeme kararı karşısında esip gürlemekle meşhur. Hatta bu hususla ilgili önceki cumhurbaşkanı, Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi ile yaşadığı polemikler de akıllarda. Demek ki, dünyanın her yerinde faşist benzer davranışlar gösteriyor. Bunların en öne çıkan özelliklerinden biri istisnasız hukuka karşı olmak ve hukukla kavgalı olmak. Görevini yapmaya çalışan hukuk kurumlarını birilerinin adamı imiş gibi göstermek ve kendi hükümetlerini yıkmak için özel olarak görevlendirildiklerine inanmak. Hukukla olan kavgalarında karşılarına çıkan kim olursa olsun onlara da düşmanlık etmek de bir diğer özellikleri. Ha bir de her ikisinin de böyle önemli açıklamaları, her nedense, yurtdışında yapmaları. Biliyorsunuz bizimki de Türkiye’yi sarsan açıklamalarını ya yurtdışına giderken havaalanında yapıyor ya da gittiği yerden karıştırıyor ülkeyi. Faşistler hakkındaki benzerlikler saymakla bitmez o nedenle biz şimdilik bu kadarla yetinelim. Medya camiasında çeteleşme
Son zamanlarda medya camiasında yeni bir yapılanma ortaya çıktı. Öyle bir yapılanma ki, birbirleri ile uzaktan yakından ilgisi olmayacağını düşündüğünüz isimler bir araya geliyor. Hatta bir araya gelmekle kalmıyor medyayı kendi istedikleri gibi biçimlendirmeye çalışıyor. Kendilerini eleştirilemez ve dokunulamaz ilan eden bu zat-ı muhteremlerin yanına kimse yaklaşamıyor. Söz konusu çetenin önde gelen isimleri arasında ise Hürriyet’ten Ahmet Hakan ve Akşam’dan Oray Eğin yer alıyor. Hatta bunlara Oda TV’den Soner Yalçın’ı da dahil etmek mümkün. Bu vatandaşlar köşelerinden ve gün içinde Twitter vasıtasıyla birbirlerine övgüler düzerken kendilerini eleştirenleri de acımasızca infaz ediyorlar. Bu çetenin son kurbanı ise Radikal gazetesi oldu. Geçtiğimiz hafta Radikal’de Ersin Tokgöz isimli vatandaş, Ahmet Hakan’ı eleştiren bir yazı yazmış. Yazının başlığı “Muhafazakar jönün flört düğümü.” Yazıda Ahmet Hakan ile ilgili olarak şu değerlendirmeler yer alıyor: “Ahmet Hakan Kanal 7 anchormani, ben henüz üniversitede öğrenciyken bir panelde tam da bugünkü açmazını izlemiştim gözlerinden. Muhafazakâr jön Hakan’ı hayranlıkla izleyen türbanlı öğrenciler ile Hakan arasındaki flört -ama sadece orada kalan, bir adım sonrasına gidemeyen flört- acıklı bir enstantaneydi. Panel bitti, Hakan hayran bakışlar arasında, muhtemelen boğazındaki o kocaman düğümle salondan ayrılıverdi. Geriye kalan, sadece yutkunmasıydı. İşte şimdi Hakan’ın tüm uğraşı o düğümü çözmek için.” Ersin Tokgöz, Ahmet Hakan’ın zincirlerinden kopmuş hali için bu yorumda bulundu ve başına belayı aldı. Ertesi gün çetenin üyelerinden Oray Eğin hem Tokgöz’e hem de İsmet Berkan’a sert girdi: “Dün başında Türkiye’nin en beceriksiz gazetecilerinden İsmet Berkan’ın bulunduğu Radikal gazetesinde bir meslektaşımız hakkında iğrenç, aşağılık bir yazı çıktı. Reklamını yapmamak için isim vermiyorum. Ben bu gibi durumlarda yazıyı yazan kadar yazıyı basanın da sorumluluğu olduğunu düşünürüm. Aynı utançtan o da nasibini almalıdır.” Şimdi Oray’a sormak lazım, Ahmet Hakan’ın derdi seni niye gerdi diye. Adam tüm Türkiye tarafından “polemik canavarı” olarak tanınıyor. Cümle aleme laf yetiştiren adamı savunmak sana mı düştü? Oray o kadar zıvanadan çıkmış ki, yazıyı yazan kesmiyor onu. Yazıyı o sayfaya koyanı da yazıyı yayımlayan genel yayın yönetmenini de hedef tahtasına oturtuyor. Böylesi bir şey bugüne kadar görülmemişti doğrusu. Sen kendini ne zannediyorsun da bir yazıyla bir gazeteyi değiştireceğini zannediyorsun? Yukarıdaki satırlardan Radikal’i ya da İsmet Berkan’ı savunduğumuz sonucu falan çıkmasın. Biz TÜRKSOLU olarak İsmet Berkan veya Ersin Tokgöz’e zerre kadar üzülmeyiz. Hatta beter olsunlar deriz. Bizim amacımız medya camiasında oluşan çeteleşmeye dikkat çekmek. Çünkü bu üç-beş adam şimdiden böyle yüksekten uçmaya başladılarsa yarın bir gün “Ali kıran baş kesen olabilirler”. Bizim açımızdan mesele yok ama bu adamların hakim olduğu bir medya, medya olmaktan çıkar. Can Dündar’a “Mustafa” davası
Can Dündar’ın Atatürk’e hakaret ettiği ve Atatürk’ü tezyif ettiği (küçülttüğü) öne sürülen suç duyurusunda “Belgesel film adı altında Atatürk, içki sofralarından kalkmayan, devamlı sigara içen, kadınlara karşı aşırı zaafı olan bir kişi olarak lanse edilmiştir.” denildi. Şahbudak, Dündar’ın, “Atatürk’ü koruma kanununa muhalefet, Atatürk’ün hatırasına hakaret” suçlarından cezalandırılmasını istemişti. Ankara Başsavcılığı, suç duyurusu üzerine başlattığı soruşturmada öncelikle bilirkişi incelemesi yaptırdı. Bilirkişi raporunda, belgeselde “Atatürk hakkında yanlış, aykırı yorum ve eksik anlatımda bulunduklarının saptandığı” belirtildi. Başsavcılık ise bu raporun dava açılmasına yetmediği, Dündar’ın Atatürk’e hakaret etme kastının bulunmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı vermişti. Şahbudak, bu karara karşı Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz etti. Mahkemenin görüşünü sorduğu Sincan Başsavcılığı, Ankara Başsavcılığı’nın mahkemenin takdirine bırakılması gereken suç kastına ilişkin değerlendirme yaptığını belirterek itirazın kabul edilmesi gerektiğini bildirdi. Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi de bilirkişi raporunda, belgeselde “Atatürk hakkında yanlış, aykırı yorum ve eksik anlatımda bulunduklarının saptandığı” vurgulandı. Mahkeme, eylemlerin nitelendirilmesi ve kasıtlarının değerlendirilmesi açısından dava açılması gerektiğine işaret ederek ‘takipsizlik’ kararını kaldırdı. Ankara Başsavcılığı ise dava açılması için iddianame düzenleme yerine, karara Yargıtay’da itiraz edilmesi için Adalet Bakanlığı’na başvurdu. Başvuruda, suçtan doğrudan zarar görmeyen bir kişinin yaptığı itirazın geçerli olmadığı savunuldu ve kararın kaldırılması için Adalet Bakanlığı’nın kanun yararına bozma yoluyla Yargıtay’a başvurması istendi. Dava açılması halinde Dündar, “Atatürk’ün hatırasına hakaret” suçundan 1.5 yıldan 7.5 yıla kadar ve belgeselde Atatürk’ün sigara içen görüntülerine yer verildiği için de Tütün Zararlarının Önlenmesi Hakkında Kanun’a muhalefetten 100 bin TL’ye kadar para cezası istemiyle yargılanacak. Bu noktada top şimdilik Adalet Bakanlığı’nda görünüyor. Şayet Bakanlık dava açılmasına izin verirse Can Dündar “Atatürk’e hakaret”ten yargılanacak ve mahkeme Dündar’ı mahkum ederse, Can Dündar Türk adaletinden tescilli Atatürk düşmanı olarak anılacak.
Tabii Yılmaz Erdoğan için sorun yok. Yakılan onun evi, arabası, çoluğu çocuğu değil. Mesela Türklere evde oturmayı öneriyor da neden Kürtlere de aynı çağrıyı yapmıyor?
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||