![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Arif Bakır Öteden beri bilinir. Dünyada ya da bizde ekonomide bir problem oldu mu, teşhis hazırdır: Sistem krize girdi. Nedense bu kapitalist sistem, pek periyodik olmamakla birlikte sürekli krize girer. Arkasından da büyük büyük ekonomistler, kapitalizmin nerede aksadığını bulmaya çalışırlar. Her meslekten her ideolojiden insanlar kapitalizmin nerede hata yaptığını araştırırlar ki daha düzgün işleyen bir kapitalizm oluşsun. Hatta uçuk bazı Marksistler her krizden sonra sosyalist devrim beklentisi içine girerler. Ama 150 yıldır krize giren kapitalizmden bir türlü devrim çıkmaz. Sözde krizlerden sonra kapitalizm güçlenmiş olarak çıkar. Şimdi bizdeki Marksistler işi öyle abarttılar ki, Obama’yı da solcu ilan ettiler. Amerika’daki bir iki kamulaştırma olayını da Marksizme sarılma olarak algıladılar. Bizim ciddi Atatürkçülerimiz bile krizle ilgili olarak günlerce kafa yordular. Adam Smith ve Ricardo kapitalizmi nispeten disipline edip, bilimsel bir temele oturtmaya çalıştı. Daha sonra Karl Marx işçi sınıfına bir çıkış yolu bulunur kaygısıyla, kapitalizmi üç ciltlik “Kapital” adlı eserinde derinlemesine analiz etmiştir. Öyle analiz etmiştir ki, sermayenin günümüzdeki evrimine yüz elli yıl önce ışık tutmuştur. Bu eser günümüzde işçi sınıfından çok kapitalistlerin işine yaramaktadır. Marks Kapital’in girişinde kısaca şunu söylemektedir: “Sermaye, meta üreten işçinin emeğine kapitalistin hak ettiğinden daha fazlasına el koymasıyla oluşur.” Yani burada zorla el koyma var. Daha doğrusu işçinin emeğini çalan kapitalist, sürekli zenginleşmektedir. Sistem hırsızlık üzerine kurulmuştur. Çalma sürecinde bazı sorunlar çıkınca da sistem krize girdi yaygarası dünyayı kaplamaktadır. Hırsızlık üzerine kurulu olan bir sistemin krizi olur mu? Olsa olsa çalma sürecinde bir tıkanıklık olmuşsa, bu tıkanıklığı aşma operasyonudur. İşte kapitalizm öyle kutsanmıştır ki, yığınlara evrensel bir sistem olarak dayatılmaktadır. Bu dayatmada öyle başarıya ulaşılmıştır ki, bizim gibi fakir ülkelerdeki fakir insanlar kapitali olmadığı halde kapitalizmi savunur hale gelmişlerdir. Oysa eskiden monarşilerde bu hırsızlık daha kaba, daha açık yapılıyordu. Bir devlet bir devlete yalın kılıç saldırıyor, yenen taraf yenilenin bütün hazinesine el koyuyor, haraca bağlıyordu. Yeni devletler, yeni topluluklar oluşuyordu. Ancak devletlerin bu açık savaşlarında ekonomik ve dini kaygılar ön plandadır. Var olup olmama gibi bir ikilem içindedir topluluklar. Daha doğrusu savaşmayan, savaşamayan devletler veya topluluklar yok olmaktadır. Bu olgular bize tarihsel süreçte diyalektik bir devinimi de göstermektedir. Hani “Tüfek icat oldu mertlik bozuldu” denir ya, kapitalizm icat oldu, doğal toplumsal diyalektik süreç bozuldu. Avrupa’da kapitalizmin ve paranın mistik bir şekilde kutsanmasının esas nedeni ise başkadır: Özel mülkiyet. Özel mülkiyetin olmadığı bir sistemde sermaye birikiminden ve zenginlikten bahsetmenin hiçbir mantığı yoktur. Avrupa’da özel mülkiyet ilkel klanlardan sonra, bir şekilde hemen oluşmuşken, dünyanın birçok yerinde özel mülkiyetin olmadığı topluluklar vardır. Ve çağına göre bu topluluklar, inanılmaz derecede ileri uygarlıklar oluşturmuşlardır. Marks’ın sermaye birikiminin oluşması için işçinin emeğine zorla el konulması gerektiği fikri doğru mudur? Tarih bize bunun pek de böyle olmadığını söylüyor. Bırakalım Asya’yı, Afrika’yı ve Amerika’yı, Avrupa’da bile böyle olmadığını görüyoruz. Osmanlı yüzünden Hindistan’a, Çin’e gidemeyen yoksul Avrupa yeni ticaret yolları ararken yeraltı-yerüstü tüm zenginlikleriyle Amerika ile karşılaşıyor. Dolayısı ile doğa ile tam bir uyum içinde yaşayan İnka, Maya, Aztek uygarlıkları ile de karşılaşıyorlar. Milyonlarca İnka, Maya, Aztek kılıçtan geçirtilerek, soykırıma uğratılıyor. Yeni kıtanın yeraltı-yerüstü tüm zenginlikleri Avrupa’ya akıyor. Avrupa inanılmaz bir zenginlik ve sefahat içinde tam bir sonradan görmelikle yaşarken, özel mülkiyetin güdümünde kapitalist sistem doğuyor. Ancak Marks’ın işçinin emeğine el konulması fikrini de tamamen yok sayamayız. Hele 1850’lerde kapitalizmin emek yoğun üretim biçimindeki emek sömürüsünden Marks’ın etkilenmiş olması çok doğaldır. Günümüzde kapitalist ülkelerin burjuvalaşmış işçi sınıfına baktığımızda, bu 150 yıl önceki emek sömürüsünden eser kalmadığını görüyoruz. Şimdi gelelim bizim Marksistlere. Bunlar Obama’yı solcu ilan ederken, yapılan kamulaştırmaları krize giren kapitalizmin Marks sayesinde krizden çıktığını söylüyorlar. Buradan iki tane sonuç çıkıyor. Bizim Marksistler ya Marks’ı gerçekten bilmiyorlar ve emperyalizmin kucağında solculuk yapıyorlar ya da biliyorlar ama Marksizm çerçevesinde yapılacak bir şey kalmadığı için kendilerini oyalıyorlar. Amerika’da Marks’ın geri gelmesi için, işçi sınıfının sermayeyi tasfiye ederek diktatörlüğünü ilan etmesi gerekir. O zaman kamulaştırmaların bir anlamı olur. İşçi sınıfının böyle bir talebi var mı Amerika’da? Yok. Bırakalım onu, sistemi biraz canlandırmak, ilaç şirketlerini rahatlatmak için, yoksullara parasız sağlık hizmeti sunulmasına ilk karşı çıkanlar Amerikan işçi sınıfı ile Amerikan orta sınıfı olmuştur. İşte kapitali olmayan kapital savunucuları. Marks zamanında kapitalist ülkelerin işçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi yoktu. Oysa şimdi kaybedecek o kadar çok şeyleri var ki. Kapitalleri olmasa da bu sistemden son derece memnunlar. Diğer kapitalist ülkelerde de durum aynı. Dünya sermaye diktatörlüğü altında inim inim inlemektedir. Korsanlıktan oluşmuş bu sermaye, tabii ki zaman zaman problem yaşayacaktır ve düzeltmeler ile sistem daha güçlenmiş olarak çıkmaktadır. Bundan dolayı emperyalist-kapitalist sistem Karl Marks’tan hiç rahatsız değildir. Ancak kapitalist-emperyalist sistem birinden çok rahatsızdır: Mustafa Kemal Atatürk. Sen adamları hem iki sefer yen hem de alternatif bir ekonomik ve toplumsal bir yapı oluştur. Milletin kendi kendini yönettiği, sermayenin tasfiye edildiği bir toplumsal yapı. Atatürk’ün deyimiyle “Sınıfsız, ayrıcalıksız, kaynaşmış bir toplumsal yapı.” Böylece Mustafa Kemal, bir ülkenin emperyalizme karşı nasıl ayakta durabileceğini ve kaynaklarını nasıl koruyabileceğini tüm mazlum uluslara göstermiştir. İşte bunun için emperyalizmden tam olarak kopmamız gerekiyor. Bunlara uzaktan bile selam vermeyeceksiniz. Şimdi bizim Marksistlere bir uyarı. Kapitalist ülkelerdeki düzeltmelerle Marks’ın geldiği falan yok. Gelse de yapabileceği fazla bir şey yok. Ancak gerçekten birisi gelmeli. Mustafa Kemal Atatürk tekrar gelmeli ve emperyalizmin defterini bir daha dürmeli.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||