Eykan Can - Vakti zamanında
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Ağla sevgili yurdum... Henüz 16 yaşında, PKK’lılar tarafından yakılarak öldürülen, masum çocuğun
Serap için ağla...
SERAP YEŞİLTUNA
Serap'ın katillerini tanıyoruz
ONUR YAMAN
Yoksul Türk gençleriydiler,
şehit edildiler
ALİ ÖZSOY
AKP Faşizmi izin veriyor Kürt ırkçıları
Türkiye’yi yakıp yıkıyor
ÖZGÜR ERDEM
Dersim yalanları ve gerçekler
YUNUS YILMAZ
Kürtçüler, Atatürk'ten intikam alıyorlar!
CANAN ARITMAN
İzmirliler Hasan Tahsin'in izinden gitmiştir
OKAN İŞBECER
Ermeni-Kürt kardeşliği
TUĞRUL ÇELİK
Rus basınından Putin'e: "Atatürk'ü örnek al"
KAYA ATABERK
Tayyip, Barak'la Oval Ofis'te 2 saat geçirdi
ESER ÖZALTINDERE
Uyduruk Kürtçü
tarih saçmalıkları
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
İşte Türkiye
Ey Sayınlar!..
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Nobel "Savaş" ödülü Obama'nın!
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Devrimci-milliyetçi çizgi işbirlikçi reformist çizgiye karşı
İLYAS SALMAN
Hoş ve boş yaşam
TEVFİK KAYMAZ
Bu kalp seni
unutur mu?
EKİN AKKOL
Abimm: İnsanlığı bize hatırlatıyor
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (15)
EYKAN CAN
Vakti zamanında
 
 

Eykan Can
Vakti zamanında

15 Teşrini-sani 1335

(15 Kasım 1919)

Kızanım Mehmed. Geçen ay Gökçen Efe’nin istirahat hanesine gittim. Huzuruna çıktım. Baktı uzun uzun şöyle bir bana. Sonra yanındaki zeybeklerden birine el ediverdi. “Bu boya uygun bir at gerek,” dedi Gökçen Efe. Çok geçmedi bir doru at ile geldi zeybek. “Al bunu, senin canındır artık, gözün gibi sakınasın, urulsan bile o seni ortada komaz unutma,” dedi. Nasıl heyecanlandım oğul. Zeybeklerden biri de bana gümüş kakmalı tüfeng kayışını verdi. Ayağımda yarı iskarpinler var. Avludan odaya geçerken ucu kırık aynada kendimi görüverdim sonra. Anan görse nasıl gurur duyuvercek benlen. Başımdaki keyfenin oyalarını saran ay yüzlü anan.

Bu gece şimendifer geçicek yüküylen. Baskına inicez. Yunan’a geçit yok kızanım. Urumeli’den Debreli geçit vermez ise Ege’den Çakırcalı geçirmez diyiverirmiş köylüler. Çakırcalı’yı görmedim oğul. Gökçen Efe’yi tanıdım bir. Zeybekleri kızanlarıyla tekmili birden karşısına durucez gene gavurun. Mezalimi sade bize değil kızanım. Muhacirlere bile neler yapıverirler duysanız, bilseniz. Nazilli’den aşağıki boğazda göç edenlere denk geldik geçenlerde, İsmail ağabeyin ile. Isıtması bir yandan, tecavüzü bir yandan, el aman ederler gördüklerine. Kûva-yı Milliyecilere geçenler var zeybeklerden, o yeğitlere yolu açtık geçende. Saraysa ferman çizer durumuş hem onlara hem bizlere. Düşman bir değil bin oğul. Bazısını kendine çevirivermek için vaat üstüne vaat ederlermiş birde.

Bilmezler ki bize toprağımızdan daha büyük vaat yoğudur!

Bilmezler işte kızanım. Bize kul gözüylen bakanlar, toprağımızı ektirip, bize yedirmeyip, kendileri yiyip içenler ne bilirler!

Eline toprağın kokusu sinmeyen bu toprağın namusunu nerden bilivercek!

Türklüğümüzden ıratmayız ama biz!

Fahri diye bir çocukla tanış olduk geçenlerde. Yolun başında ağacın birini siper etmiş kendine, ağacın kovuğunda bekleşmekteydi. Senden bir iki yaş büyüktür. Yaşı en fazla on bir, on iki. Durduk, gittik yanına, sordum.

“Ne yapan burda kızanım?”

“Köyüm aşağıda. Yunanlar geçivercekmiş burdan dediler. Anam var, iki yaşında kardeşim var, onlara zulüm gelmesin diye, burada Yunan’a pusu kurdum.”

“Baban nerde?”

“Cephede?”

“Hangi cephede?”

“Hangi cephe olduğunun önemi var mı ki sen bana bunu soruyon. Düşman olan her yer cephedir, bilmen mi!”

“Haklısın, cahilliğime ver kızanım.”

Gülümsedim ona, ama o devam etti.

“Bu gavurlar belalarını buluvercekler. Gıçlarına bakarak kös kös dönecekler geldikleri yere. Dönmeyeni eceli bekleyiverir burada. Koca Mustafa Kemal Paşa’m silkeleyivercek hepisini.”

“Sen gördün mü Mustafa Kemal Paşa’yı?”

“Görmedim. Görmeme de gerek yoğudur!”

Şahadet parmağını başına vurdu birkaç kere.

“Burada o. Benim anam için savaşıverir, kardeşim için, ekmeğim için, toprağım için. Görsem bundan farklı mı düşünüvercem! Gerek yoğudur görmeme.”

Gözleri nasıl parlıyordu, ateşler saçıveriyordu. İyice yaklaştım, cebimdeki somunu verdim. Aldı bir lokma, gerisini cebine soktu. Cebi kaç yama yapılmış belli değildi.

Benim dorunun yanına ilişti sonra. Yelelerini tutuverdi, sevdi onu.

“Aman dikkat edin ha!” dedi sonra bize.

“Ne oldu?” dedik.

“Kahpeler suları zehirlermiş. Atlar su içmek isterse sakının ha! Yakınlardaysanız, bizim köyde pınar var, ordan taşırız biz size suyu.”

“Sağ olasın,” dedik.

Ayrılırken yanından, seslendi ardımızdan bir kere daha.

“Aman vermeyin gavura!”

Bu çocuklar olduğundan gayrı sırtımız yere gelmez bizim kızanım. Bir oğlum daha olursa adını Fahri koyuvercem, aklıma düşüverdi o anda.

Saray ferman yazıp durumuş dediydim ya oğul, kendilerine bakmazlar, sonlarını görmez akılları. Koca memleket işgal altında. Yarın başlarına gelivercek onlarında. Sarayın altınları mı onları koruycek sanırlar ki!

Bir gaste geçtiydi geçen elimize. Okuyuverdim herkese. Ben içlerinde tek okuma yazma bilenim. Bana çok imrenmekteler. Ben onlara daha çok saygı duymaktayım ya, bilmiyorlar...

Okudum gasteyi, ben okudukça herkes çok mutlu oluverdi. Memleketin her bir yanında direnişler artmaktaymış. Urfa’dan Trabzon’a Edirne’ye kadar. Direnişi yürüyüşlerle kentlisi kasabalısı desteklemekteymiş. İzmir’in işgalinin üstünden bunca zaman geçti, hep kulaktan duyduyduk söylenceleri. İlk kez yazılı okuyuverdik. Gastede yazılmış, memleket nasıl ayaklanmış bu işgal üstüne.

Giresun’da halk padişaha telgraf çekmiş. Biz seni hâlâ Türk hakanı saydığımızdan yazıverdik bunu demişler. Bilesin serhatlarda dolaşan Türkler, ipte değil süngüde ölecektir, yazıvermişler.

Erzurum erleri büyük bir yürüyüş yapıp, sonra padişaha ve işgal kuvvetlerine telgraf çekerek onları uyarmışlar.

Denizli müftüsü, hiçbir şeyiniz yoksa elinize taş alın demiş halka.

Memleketin her köşesinden işgalcilere ve sadrazama telgraflar yağmış.

Kastamonu’dan, Çankırı’dan, Sivas’tan, Tokat’tan, Maraş’tan, Erzincan’dan, Balıkesir’den. Saymakla bitmez oğul.

Mustafa Kemal Paşa da Samsun’dan şöyle demiş.

“Millet yek vücut olup, hakimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef ittihaz etmiştir.”

Bunlar bir yana, bazı din adamları olan soysuzlar, işgalciler düşman değil dosttur deyiverirmiş. Padişahımızı yerinden etmek isteyen bu direnişçiler ve Kûva-yı Milliyeciler dinimizi hedef almış dermiş.

Gavur dinimizi korumaya mı gelmiş!

Madem bu kadar seviyorlar bu işgalcileri, gitsinler onların memleketlerine. Orda yaşasınlar. Bir daha da asla dönmesinler. Dönerlerse de yapılacak şey bellidir! Bizim onlarla işimiz kalmamıştır artık!

İngilizler de sorup durumuş sadrazama, o da kukla gibi soruyormuş aynısını; Ermenilere, gayrimüslimlere mezalim mi yapıyorsunuz diye!

Pontusçular Rumlarla birlik olmuş yakıp yıkmakta, bize sorup duru saray soytarısı!

Ermeniler Fransızlarla birlik olmuş, yakıp yıkmakta bize sorup duru bunu!

Gavurun ağzına bakandan baş olursa, bize de bunu yaşamak düşer!

Biz bilmezdik, bir hafta önce alışverişimizi yaptığımızın ertesinde, bir Rumun, diş bileyceğini. Hepsi mi? Değil. Türk’üm ben diyen de var, ben bu toprağın insanıyım diye yanımızda olan da var. Kavun değil ki ama gıçını koklayarak ayırt edesin. Lakin bu düşmanlar bilmekteler. Demek yıllarca iz sürmüşler, zamanı bekleyivermişler. Kim yanlarında kim değil bilirler. Mezalimleri sade bize değil o sebeplen.

Safmışız biz oğul!

Kardeştik değil mi? Bir lokmayı paylaşınca kardeş saydık hepsini...

Yazarlar varmış bir de. Yazar çizer durularmış. Bize, barbar bu Türkler ellerinden bişiy gelmez, kendi başlarına bir poh olamazlar, manda gerek bunlara derlermiş. Bunu duyunca İsmail ağabeyin yerinden kalktı ben okurkene.

“İyice azdı bunlar! Hayvan mıyız biz manda gerekmiş bize, öyle derler!” dedi.

Yok dedim, bu o değil, başka ülkenin egemenliğinde yaşayın derlermiş, dedim.

“Farkı var mı Ali!” dedi.

“Sırtımıza bincekler işte. İkisi de aynı kapıya! Fesuphanallah!” dedi, sinirle cigara sarmaya başladı.

Gedikli Yaşar geldi sırtına vurdu onun. “Bana da sar bir tane,” dedi.

“Bak,” dedi sonra.

“Onlar konuşsunlar, yazsınlar, çizsinler. Sende onlarda olmayan bişiy var. Sen bu toprağı seviyon kızanım. Onlarda bu yok! Senin elinde bu toprağın kokusu var, onlarda yok! Bu hepsine bedel. Savaşın sonunu bu yazcek.”

İşte oğul, bu savaşın sonunu bu yazcek. Yüreğinize kara düşmesin. Allah’ın da izniylen hepsini defedecez.

Güzel anan bunu okutunca, ağlamayın sakın! Dik durun. Anam da ağlamasın. Anan ağlamaz, hep diktir zati. “Ağıt yakılacak zaman değil!” der eminim anan şimci. “Vatan ağıtla mı kazanılcek der,” bilirim. “Ben senin erliğin kadar toprağıma bağlıyım, elimde tüfengim olmasa da, siper oldum toprağıma,” der. Kulağımda sesi...

Ama bu devran böyle sürmeycek! Tüm Türkmenler dağlara yaslandı kızanım, geçit vermezler bundan gayrı, bilsin bunu bu devran!

Bilinsin ki, koyaklardan Efeler iniyor, tüm Ege illerinden....Dadaşlar iniyor tüm Doğu vilayetlerinden, Karadeniz uşakları iniyor, tüm Karadeniz kıyılarından... Seymenler iniyor Anadolu’nun tam ortasından... Yörükler iniyor, Akdeniz’i çevreleyip... Trakyalı kızanlar iniyor, bir ucu Drama’dan başlamış diğer ucu İstanbul’a varmış...

Gönlünüzü rahat tutun. Allah’a emanet olun oğul...

“Sağ olasın muallim, bir de ben dinlemiş oldum senin ağzından. İşte böyle, bu mektup dedemin ikinci ve son mektubu olmuş. Anamın babası dönememiş toprağına. Düşmüş bir çatışmada. Başka oğlu da olmamış. Anam da bunu vasiyet bilmiş, Fahri ismini koymuş bana.”

“Üzüldüm Fahri emmi.”

“Üzülme! Gururdur bu! Akça pakça bir geçmiştir! Kaç insan evladına nasip olur ki bunu yaşamak? Yaşamayanı adam mı sayarlar? Peh! Kahramanlık üste kıyafet, alta uçak çekivermekle oluyor tabii artık. Bir de önüne gelene sallayacaksın değil mi? Millet enayi yerine konuyor ya, bunları kahraman yerine koyanlar yüzünden. Hepsini... Neyse, bozmayım şimci ağzımı.”

Fahri emmi mektubu iç cebine koydu özenle.

“Bunu okuyunca sınıftaki çocuklar ne dediler?”

“Fahri emminin isminin nerden geldiğini öğreniverdik dedi biri.”

“Bak sen küçük deyyusa bunu mu öğrenmiş bi tek.”

Güldü Fahri emmi. Kamil öğretmen devam etti.

“Bir tanesi bir şey söyledi sonrasında.”

“Ne dedi?”

“Öğretmenim o günlerde çok zor şartlar varmış. Şimdi öyle değil, dedi.”

“Ben de ona, haklısın, o kadar zorlu şartlarda bunu başarmışlar, dedim.”

“Tam doğru dememişsin muallim,” dedi Fahri emmi Kamil öğretmene.

“Neden ki emmi?”

“Şimci aslanım,” diyerek başladı sözlerine Fahri emmi.

“Doğru, o zamanlar fakirlik vardı. Yıkım vardı, düşman işgali vardı. Mezalim diz boyuydu. Ama öte yandan da söylediklerin yanlış. Şimci de fakirlik var; ama iki laf çalınıyor ağızlarına bal niyetine, karnım doydu sanılıyor. Onlar değil mi, sonra iki torba kömür için rey basan? Din cambazları at koşturuyor meydanlarda. Düşmanın fiili işgali yok diyelim, ona da tamam. Ama düşündün mü hiç, koca Gazi Paşa bugün Bandırma’ya bineydi, hangi limanda inivercekti? Hepsi satılıverdi. İnecek liman bırakılmadı. Telgraf çekerlermiş birbirlerine o zamanlarda. Bugün zora düşsek o günler gibi, bırak konuşmayı telgraf çekecek bize ait bir şirketimiz var mı? Ama olsun üçge var! Gıçıyla gülüyor gavur bize. Ve en önemlisi o gün bugünden şu sebeplen daha iyiydi. Çünkü millet farkındaydı muallim. Her şeyin farkındaydı. Neysem, akşam oldu. Sağlıcakla kal muallim.”

“Sen de,” dedi Kamil öğretmen ardından. Evine doğru yollandı.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Yazarlar varmış bir de. Yazar çizer durularmış. Bize, barbar bu Türkler ellerinden bişiy gelmez, kendi başlarına bir poh olamazlar, manda gerek bunlara derlermiş. Bunu duyunca İsmail ağabeyin yerinden kalktı ben okurkene.

“İyice azdı bunlar! Hayvan mıyız biz manda gerekmiş bize, öyle derler!” dedi.

Yok dedim, bu o değil, başka ülkenin egemenliğinde yaşayın derlermiş, dedim.

“Farkı var mı Ali!” dedi.

Kanımca bunun üzerine söylenebilecek fazla bir söz olmasa gerek! Günümüz sıkıntılarını geçmişte çektiklerimizi ve yaşadıklarımızı göz önüne getirerek değerlendirmemiz gerekiyor. Yaşadıklarımız de javu misali tekrarlanmaya başladı.Belki bugün işgal fiilen gözükmüyor olabilir. Ancak yurdun bütün kaleleri neredeyse zaptı rapt altına alındı.

İşte bu ahval ve şerait içerisinde yapılması gerekenler de, tıpkı olacaklar gibi büyük Gazi tarafından açıkça dile getirilmiştir.

Türk ulusuna düşen, bu uyarıları ve yapılması gerekenleri artık ivediyetle uygulamaktır.

Kaleminize sağlık.

Murat Bahadır, Ankara
15 Aralık 2009


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40