Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - Ankara'dan bir sergi geçti
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Kürt neden ırkçı olur?
GÖKÇE FIRAT
Güzel İzmirli...
Bil ki eline aldığın
taş değil yüreğindir...
ÖZGÜR ERDEM
"Dersim Soykırımı"
tuzağına düşmeyelim
SERAP YEŞİLTUNA
Huzurumuzu bozuyorsun Tayyip!
ALİ ÖZSOY
Tupac Amaru'nun çocukları iktidarda
OKAN İŞBECER
Aydın Doğan,
medyaya veda ediyor
TUĞRUL ÇELİK
ABD-Çin
stratejik müttefikliği
HÜSEYİN ADIGÜZEL
AKP açılımının
altında kalacak
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
İşte açılım
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Ankara'dan
bir sergi geçti
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Anadolu'nun Türk hakimiyetine geçişi
ERGİN KONUKSEVER
Kore Savaşı'nda Türkler-3
İLYAS SALMAN
En belirgin özelliğim emeğim
TEVFİK KAYMAZ
Okçular! Bir adım ileri... Sırt çantamızda
hiç eksik ok olmamalı!..
HİDAYET SARI
Bizi birleştiren Atatürk sevgisi, onları birleştiren
Atatürk nefreti
YAŞAR AKSU
Ne mutlu bize ki
Türk'ün partisi kuruluyor
AHMET PAKSOY
Nurculuğun
dünü, bugünü
UMUT YALIM
Ve ömrümüzün
en güzel günleri (14)
EYKAN CAN
Yerden gökten zembille...
 
 

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
Ankara'dan bir sergi geçti

Geçtiğimiz Ekim’in ilk yarısında başkentte Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde eski Sovyet ve yeni Rusya sanat akademilerinde eğitim görmüş elliden fazla ressam, heykelci, fotoğrafçı ve müzisyenin katıldığı sanat etkinlikleri oldu. Altı dinleti gecesi düzenlendi, 1.200 yapıt sergilendi. Ayrıca, Azeri Ali Herişi bir resmi 13x2 metrelik upuzun bir tuval üstüne izleyenlerin gözü önünde yapıp bitirdi. Svetlana Inach’ın dağdaki gecekonduyu gösteren (resim okullarından Gerçekçi temelde ama İzlenimci etkileri de taşıyan) yağlıboyası da sergi sırasında yapılanlardandı. Müze, sergi salonları ve sanatçı işliklerine önlerinden geçerken uğrama gibi bir alışkanlığım var. Çankaya’daki sergiye bu alışkanlık gereği adım attım. Ama önce birkaç başka örnek vereyim.

New York’ta doktora tezimi yazdığım eski yıllarda, Manhattan’ın Doğu yarısında 85’inci Sokakta otururdum. Yakında 5’inci Caddede Metropolitan Müzesi vardı; gidip gelirken oraya sıkça uğrardım. Yıllar sonra da, her gidişimde uğramadan edemiyorum, çoğu kez yalnız ikinci katındaki İzlenimciler için: Monet, Degas, Vuillard, Gauguin, Bonnard, Manet, Renoir, Cézanne, Pissarro, Van Gogh, Signac, Seurat, Derain ve benzerleri... Anadolu’nun İlk Çağını gösteren birinci katına artık bakmak istemiyorum. 1950’lerde ufak bir odaydı; şimdi, buradan çalınıp götürülenlerle, geniş salonlara yayılmış. Türkiye’den yılda ortalama 7,000 yapıtın yasa-dışı yollardan dışarıya kaçırıldığını Time dergisi yazmıştı. Bunların olabildiğince geri gelmesi üstünde Sherlock Holmes gibi çalışan Özgen Acar’a bir kez daha teşekkürler.

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv, Azeri ressam Vahid Talip’le birlikte.

Cenevre’de de benim için çok önemli iki şey var: Birleşmiş Milletler merkezi ve Oscar Ghez Müzesi. İlkine ırkçılığa ilişkin dünya toplantısı için geçen Nisan’da gene gittim. Irkçı Amerika toplantıdan protestoyla çekildi. Önceki 200l Durban (Giney Afrika) toplantısının kararlarını da imzalamamıştı. Ardından bizdeki sözde “demokratik açılımı” destekleyen altı Batı Avrupa devleti de çekildiler. “Batı” denen nesnenin gerçek yüzü budur: Irkçılık, kıyım, soykırım, emperyalizm ve soygun...

Cenevre’de “Petit Palais” denen Oscar Ghez Müzesine gelelim. Orası 6.000 yapıttan oluşan özel bir müzedir. Sahibi Pirelli lâstiklerinin eski sahibi. Benim de yakın dostum. Kalbinden rahatsızdı; bu nedenle, kötü bir haber işitmemek için sağlığını soramıyorum. 1870-1930 Fransız İzlenimci sanatçılarını çok iyi bilir. Topladıkları, daha çok, göreceli olarak az bilinen bu kuşaktı. Örneğin: Vallaton, Valadon, Petitjean, Redon, Kisling, Bombois, Steinlen, Bosshard, Foujita, Bertram, Mengarini, Roussel (Rousseau değil)... Elindekilerde yaklaşık altmış Fikret Muallâ da vardı. 1992’de bu özgün Türk ressamının Petit Palais’deki yapıtlarını kullanarak ona ilişkin İngilizce-Fransızca bir kitap yayınlamıştım. Cenevre’ye bir gittiğimde, beni görmek isteyen ama nerede kaldığımı bilmeyen bir İsviçreli tanış “mutlaka Petit Palais’ye gider” diye düşünmüş, beni orada bulmuştu. Bir keresinde, Oscar Ghez 1900’lerde Paris galericilerince özellikle unutturulmuş ama çok yetenekli Nicholas Tarkhoff adlı bir ressamın yüz kadar büyük yağlıboyasını bulup tümünü satın almış, sergilemeden önce bana göstermişti. Bu sanatçıya ilişkin yalnız 1904’de bir tek yazı çıkmış, sonra onu sömüren bir galericiye küfretti diye adına elbirliğiyle sıkıdenetim konmuştu. Tarkhoff üstüne ikinci yazıyı, yıllar sonra, ben yazdım. Hakkında Paris’te çok sonra çıkan kitapta ancak bu iki yazıya gönderme var.

Türk ressamlarına önem verdiğim için (onlara ilişkin Avrupa’da ve Asya’da kitaplar çıkarmak gibi “beceri”lerimi bir yana koyalım, ama) başkasını şaşırtabilecek bir alışkanlığım daha var. Kimi yabancı (ve yerli) müzelere kendi biriktirdiklerimden oldukça değerli yapıtlar da armağan ettim. Örneğin, Petit Palais, Atina Güzel Sanatlar Müzesi, New York’ta Harlem’deki sanat merkezi ve iki diploma aldığım Syracuse Üniversitesi koleksiyonunun her birine birer Eşref Üren yağlıboyası verdim. Başka Türk ressamlarının kimi yapıtlarını da. Eskişehir’de Osmangazi Üniversitesi de benim armağan ettiğim 27 tabloyla bir biriktiriye başladı.

Rusya’ya dönelim. Yeryüzünün en güzel kentlerinden biri olan St. Petersburg “Leningrad” diye anılırken oradaki Puşkin Müzesine 1968’de ve 1971’de iki kez gittim. Kuşkusuz, Kışlık Saray’ın görkemli odalarını da birkaç kez dolaştım. Oradaki Rembrandt (tablo sayısı değil ama) en güzelleri olarak eşsizdirler. Kışlık Saray’da küçük, büyük her nesnenin önünde yarım dakika dursanız, şimdi müze sınıflamasına giren bu koca yapının ancak dokuz yılda gezilebileceğini biliyor muydunuz? Moskova’da Tretyakov Galerisi de sık gittiğim yerlerdendi. Orada geçen yüzyılın iyi bilinen Rus sanatçısı Vasili Vereşçagin’in 1871’de başlayıp bir yıl içinde bitirdiği bilinen ünlü “kurukafalar piramidi” konulu yağlıboyasını da görmüş, kataloğunu da almıştım. Vuruşkan Ermeni çevrelerinin bu yağlıboya tabloyu Almanya ve Fransa’dan İran’a ve Lâtin Amerika’ya değin “Türklerin 1915’de öldürdükleri Ermenilerin kurukafalarından oluşan piramitlerin fotoğrafı” diye ileri sürdüklerini yıllar sonra farkettim ve bu belge düzmeciliğini ortaya çıkaran kitaplarımı yaklaşık yirmi-beş yıl önce yedi dilden çıkardım. Çok gezmenin ve galeri dolaşmanın böyle yararları da oluyor.

Çankaya Güzel Sanatlar Merkezine de bu alışkanlığıma uyarak uğradım. Bu kez, tüm katlar Rusya’dan gelen resimlere ve heykellere ayrılmıştı. Katılan sanatçılar arasında Azeri heykelci Sait Rüstem, Azeri ressamlar Vahid Talip ve Ali Herişi ile Kırgız Astar Momunbek, çellocu Özbek Marina Rahmatullaeva, Kırgızistan Müzik Akademisinde bir süre rektörlük yapmış olan ve şimdi Ankara Devlet Konservatuarı müzik hocası Gülmira Tokombayeva, Almanya’da doğup Moskova’da eğitim gördükten sonra çalışmalarını Türkiye’de sürdüren (ünlü M. Rostropoviç’in “kuşağının önde gelen viyolonselcilerinden, tartışılmaz yetenek” dediği) Benyamin Sönmez, Ankara Konservatuarından gitar çalan Tufan ve Bilkent’in Japonca hocası piyanist Saeko Ohashi de vardı. Rüştü Asyalı ve Tuncer Tercan “Kuva-yı Milliye” ve Fügen Serbest’in piyanosu eşliğinde üç Türk tenorumuz (Ayhan Ustuk, Şenol Talınlı ve Aykut Çınar) “Bahar” dinletileri sundular. Ayrıca, Çetin Aydar ve Mehmet Okonşar viyola ile piyanoyu, son gün de üç küçük Türk (Yeşim Uğurlu, Ekin Şen, Ece Yılmaz Bilek) piyanoda birkaç başyapıtı seslendirdiler. Aynı etkinlik kısa bir süre sonra İstanbul’da da yer alacak.

Sovyet döneminde tüm sanat dallarında “sosyalist gerçekçilik” denen bir akım egemendi. Bu nedenle, gerçekçi resim orada iyi okutulurdu. Bu okuldan yetişmiş Sovyet sanatçılarıyla aşık atmak çok zordur. Öteki sanat okulları göz ardı edilirdi. Tito zamanında Yugoslavya’da tüm halkı naif ressam olan köy vardı da, Sovyetler naif resme de sevimli gözle bakmazdı. Ama bugün Ankara sergisinde Rus naif okulunun iyi bir temsilcisi olan Vladimir Gorokhoff’un birkaç yağlıboyası yer aldı. “Sosyalist gerçekçilik” sınırlarını aşmalar Stalin’in 1953’de ölümünden sonra başladı. Hemen de değil; 1956’da yeni Genel Sekreter N. S. Hruşçov’un Stalin’i “tahtından” indiren 20’nci Parti Kongresi’ndeki uzun konuşmasından sonra. İlk dönüşüm İlya Ehrenburg’un “Buzların Çözülmesi” adlı romanıydı. 1950’lerdeki bu gelişmeler sırasında, Amerika’da (sonra yardımcısı olduğum) Polonya kökenli usta hocam (ve 2001’de Londra’da basılan bir kitabımı ithaf ettiğim) Prof. Dr. W. W. Kulski’nin “Sovyet Devlet Yönetimi” başlıklı seminerine “Sovyet Edebiyatında Gelişmeler” başlıklı tam yüz sayfalık yazılı bir ödev sunmuştum. 1972’de evimde ve fakültedeki odamdaki beş kişilik polis aramasında, öteki tüm çalışmalarımda birlikte, o metin de alınıp götürüldü. Demem o ki, Rus sanat yapıtlarında gerçekçi okul güçlüdür ve oradakiler özellikle resimde bu çerçevede her zaman başarılı örnekler vereceklerdir. Ankara sergisinde yer alan Maria Oktyabrskaya’nın yapıtları daha çok bu tür gerçekçi sayılabilir.

Ben (giriş bölümü uzunca olan) bu yazıda yalnızca heykelci Sait Rüstem ile ressam Vahid Talip’i konu etmek istiyorum. İkisine de ilişkin genel bilgiler verdikten sonra, ilkinin daha çok Atatürk heykellerine ve ikincisinin de Atatürk yağlıboyalarına dikkatleri çekmekle yetineceğim. Bu heykel ve resim örneklerinin yazıya eşlik etmeleri uygun olur.

Azeri Sait Rüstem Kafkas komşumuz Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te oturuyor. Sergi için Ankara’ya geldi ve geri döndü. 1956’da Borçalı’ya bağlı Nazarlı Köyü’nde doğmuş, ilk ve orta öğrenimlerini doğduğu Türk çevresinde yapmıştı. 1985’de Sovyet döneminde üç ünlü güzel sanatlar akademilerinden birinin bulunduğu Tiflis’te heykel eğitimi gördü. Tüm öğretmenlerine, özellikle Prof. Gogi Oçiauri’ye, çok şey borçludur. Sanat anlayışında resmi heykelden, heykeli seramikten, seramiği kara kalem çizimden ayırmadı. Zaten, ayrılmazlar. Tümünde başarılı örnekleri var. Özellikle heykelin alanla ilişkisini bildiğinden, yer ve biçim seçiminde mimariye önem verdi. Doktora tezi bu ikisinin bağlantısı üstünedir.

Doktora yaptığım Syracuse Üniversitesinde büyük heykelci Mestroviç’in öğrencilerinden James Wines diye bir Amerikalı genç vardı. İstanbul’dan sınıf arkadaşım bir hanımla birbirlerine aşık olduklarından onu da tanıdım. Hattâ, hanımın isteğiyle, genç heykelcinin burs alması için üniversitenin güzel sanatlar bölümü başkanıyla görüşmeğe bile gitmiştim. Aradan yıllar geçti ve onun dünya çapında bir mimar olduğunu öğrendim. New York Üniversitesi çevresindeki iş yerine telefon ettiğimde oradaki görevli hanım “Sayın Wines çok meşguldür; kimseyle konuşacak vakti bulamaz” sözlerinde dayatınca, “‘siz ona yalnız Syracuse’deki Türk telefonda’ deyin, o kadar” dedim. James telefonu aldı ve “neredesin, çabuk gel!” diye buyurdu. İş yerinde ona ilişkin yayınlanmış kitaplara baktım, Japonya’ya değin ulaşan ilk bakışta akıl-almaz görünen mimarca yeniliklerini yerinde gördüm ve sordum: “Sen heykelciydin; sonra, mimar olmuşsun. Bu nasıl oldu?” Yanıtına dikkat edelim: “Ben gene heykelciyim. Yalnızca yapıtlarımın boyutları çok büyüdü; o kadar!”

Sait Rüstem’in doktora tezini görmek isterim. Sanırım, mimar kızımla ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nde doçent olan öteki kızım da. Azeri heykelci Türkiye’ye sık sık geldi ve ülkemizde büyük yapıtlar bıraktı. Ankara’da ve İstanbul’da Atatürk heykelleri, Polatlı’da Mehmetçik anıtı, Kayseri’de Oğuzların anayurtlarından çıkışlarını ve Fatih’in İstanbul’u alışını gösteren büyük boyutlu kabartmaları var. Kendi sözleriyle, Mehmetçik’i ölümsüz asker bilmiş, Atatürk’ü sürekli yanındaymış gibi duymuştur. Polatlı’dan her geçişte Mehmetçik anıtının yaratıcısını merak edip durmuştum.

Bolu’da yaklaşık altı metrelik “Deprem Anıtı” tasarı ve uygulama yönlerinden olağanüstü bir başarıdır. Büyük boy Nâzım Hikmet heykelinden başka, Ankara’daki son sergi sırasında yaptığı bir-buçuk metreye yakın Nâzım Hikmet büstü Moskova’da gömütünün bulunduğu Novodeyviçye Manastırı yakınlarında bir yere konacak. Bu manastırın bahçesi bir açık hava müzesi gibidir. Ben en çok Nâzım’ın, Çehov’un ve Gogol’ünkünü severim. Sait Rüstem’in yontularından çıkmış ozan Cahit Külebi ve örnek Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in heykelleri de Ankara’da. Kütahya’ya Osmanlı’ya sığınmış olan Macar ulusal kahramanı Lajos Kossuth’un heykeli yaraşır. Azeri heykelci Azerbaycan’ın ünlü Gence kentine üç parçalı bir anıt dikti. 20 Ocak 1990 tarihinin anısına dikilen bu başyapıttaki yazı şöyle: “Her zulmet gecesinin bir gündüzü var.” Kısaca, Sait Rüstem taşlara yalnız kendi ruhunu değil, içine doğduğu ulusu da koymuştur.

Yukarıda adını geçirdiğim ünlü heykelciye ilişkin birkaç tümce eklemek istiyorum. Amerika’da doktora çalışması yaptığım üniversitede, 20’nci yüzyılın Rodin, Brancuşi, Despiau, Epstein, Maillol ve Moore gibi, elin parmaklarını aşmayan birkaç önde gelen heykelcisinden biri (Yugoslav kökenli) Ivan Mestroviç heykel hocasıydı. Üniversite yerleşkesi onun görülmeğe değer heykelleriyle süslüydü. Hırvadistan’da şimdi müze olan doğduğu evine de gittim. Türkiye’de heykelci dostum Mehmet Aksoy’un hayranlarındanım. Sait Rüstem’in yaptıklarına baktıkça bu ikisi aklıma geliyor.

Sözünü etmek istediğim ikinci Azeri ressam Vahit Talip’tir. Yağlıboya kent görünümleri ve ölü doğaları yanında özellikle büyüleyici kadın yüzleriyle çıplak bedenleri sergilendi. Kent görünümleri içinde Bakü var. O kenti ilk kent 1968’de, sonra 1971’de ve son kez de bir yıl sonra konuşmacı olarak katıldığım bir toplantı nedeniyle gördüm. İlkinde Fikret Otyam’la sabahın en erken saatinde Zekeriya Sertel’in evine gitmiştik. Birtakım şeylerden çok yakınıyordu. Kızı Yıldız Sertel’i de Moskova’da Bilimler Akademisindeki konuşmalarımız sırasında tanıdım. İkincisinde eşim ve iki küçük kızımız birlikteydik. Gene sabahın ilk saatlerinde ufak olanın gürültüsünden ötekiler rahatsız olmasın diye kucağıma alıp sokağa çıkardım. Geniş caddelerde kimse yoktu. Bir saat sonra kalabalıklaşacak alanların ta ortasına tek başına oturup çevresine bakındı durdu. Hazer Denizi’nde karaya yanaşmış Türkmen gemisine de gittik. Üçüncü gidişimde akşam yemeğinde Parti Başkanlık Kurulunda Brejniyev’den hemen sonra gelen Aliyev ve Azerbaycan Bilimler Akademisi Başkanıyla (Prof. Hamid) aynı masaya düşmüştük.

Vahid Talip 1949’da Bakü’de doğmuş. Babası İkinci Dünya Savaşında bir Sovyet generalinin arabasını kullanan sürücüymüş. Yaralandığı ve kurşunlar bedeninde kaldığı için daha çok gazi maaşıyla geçinmiş. Annesi eczacıymış. Oğul Vahid Azerbaycan devlet okulunu 1972’de ressam olarak bitirmiş. Ardından, Moskova’daki okulda önce çizgi film ressamlığı, sonra da aynı konunun yönetmenliğini görmüş. Bu hazırlığından ötürü 15 çizgi film ve beş belgesel filmin altında ressam ve yönetmen olarak imzaları var. 1993’den bu yana Türkiye’de çalışıyor. Ankara’da Başkent Üniversitesi ile Olgunlaşma Enstitüsünde öğretim üyesidir. Bu yazıya Çankaya ve İzmir Belediyeleriyle Rusya Büyükelçisinin aldıkları Atatürk yağlıboyalarını ekliyorum.

Bu sergi daha önce İsrail’de de açılmıştı. İçeri girmek isteyenlerin oluşturduğu uzun kuyrukların o ülkede dışarı0lara taştığı anlaşılıyor. Hiç değilse İstanbul’da İsraillilerin arkasına düşmeyelim.


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamıştır.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40