Eykan Can - Eyledik perdeyi viran!
TÜRKSOLU
 
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi  |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Posterler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv:
 
 
GÖKÇE FIRAT
Sevgili domuz gribi yardım et bize
İNAN KAHRAMANOĞLU
Türk Dünyası Edebiyatı'na merhaba
GÖKÇE FIRAT
Türk edebiyatında ruhumuzu bulacağız
ÖZGÜR ERDEM
Dersim'de ne oldu
Atatürk ne yaptı?
SERAP YEŞİLTUNA
Kürtçülerin mi yanındasınız Atatürkçülerin mi?
OKAN İŞBECER
Apo'nun yeni
hobi arkadaşları
TUĞRUL ÇELİK
Çin malı Obama: ObaMao
HÜSEYİN ADIGÜZEL
Kürt sorununu çözecek parti geliyor!
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
"Yavuz Hırsız"lar
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Türk dünyasına
genel bakış
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Araplarla Türklerin savaşı
ERGİN KONUKSEVER
Kore Savaşı'nda Türkler-2
Kunuri Savaşı
EYKAN CAN
Eyledik perdeyi viran!
 
PKK'NIN ŞEHİT ETTİĞİ ÖĞRETMENLERİMİZİ
24 KASIM ÖĞRETMENLER GÜNÜ'NDE ANIYORUZ
 
 

Eykan Can
Eyledik perdeyi viran!

 

Kahvenin önüne sandalyeler çıkarılmıştı. Akşam yemeğini bitiren Karasulaklılar, soluğu kahvenin önündeki alanda alıyordu. Heyecanlı bekleyiş nihayet sona erdiğinde, kahveci Hasan alanın ortasındaki perdeyi kaldırdı. Sandıkların üstüne oturtulmuş dört köşe bir ahşap çerçeve, çerçevenin arkasında kapalı bir dar alan ortaya çıktı. Çocuklar, Hasan'ın perdeyi açması ile coşkuyla alkışlamaya başladı. Perdenin arkasından çıkan küçük perdede henüz Karagöz ile Hacivat görünmemişti, ama sanki görmüş gibi heyecanlandılar. Bazı büyükler de aynı heyecanı yaşarken bazısından konuşmalar yükseldi.

“Bir hayal perdemiz eksikti. Fesuphanallah!”

“Muhtar Kerim, daha başlamadan içine etme!”

“Ya ne dedim ben Fahri emmi?”

“Ulen, kırk yılın başı şuracıkta eğlenivercez köycek. Etme içine işte. Adam gibi otur!”

Muhtar Kerim ses çıkarmadı. Zaten Hasan da konuşmaya başlamıştı.

“Herkes burdaysa başlayalım, diyor Kamil öğretmen. Eksik var mı ahali?”

“Yok!” sesi yükseldi alandan.

“Tamam o zaman başlıyoruz. Birazdan izleyeceğimiz oyunu Kemal ile Kamil öğretmen beraber yazdılar. Ve ikisi birlikte sunuvercekler.”

Kamil öğretmen perdenin arkasından başını uzattı o sırada.

“Aslında hemen hepsini Kemal yazdı. Ben sadece yardımcı oldum.”

Gülümseyerek kafasını geri çekti sonra.

Alkış koptu bunun üstüne yine.

“Ne alkışçı millet yahu!”

“Seni alkışa tutarlarken böyle demen ama muhtar efendi!”

“İkisi ayrı Fahri emmi!”

Hasan:

“Eğer sessiz olursanız başlıycek oyun,” dedi ve babasına baktı. Fahri emmi sustu bunun üstüne. Kasketini düzeltti. Muhtar Kerim'de yan tarafta iyice gerindi sandalyesinde.

“Evet oyunumuz başlıyorrr!” dedi Hasan ve babasının yanına oturdu hemen.

Herkes tam bir sessizliğe büründü ve Hacivat'ın şarkı söyleyerek perdede görünmesi ile oyun başladı.

Hacivat:

Karşıma çıksa şöyle bir hıyar,

soysam da gelsem kendime.

Adamın en makbulü enayisi,

hıyarınsa yeşili.

Var mı böyle bir kişi,

hem cebime hem dişime?

Bende şöyle baksam keyfime,

gere gerine.

Karagöz (pencereden): Sabah sabah ben gericem şimci seni! Ulan, git başka yerde öt diyeceğim de, horoz desem horoz değilsin, daha çok, pek ünlü mühim şarkıcılarımız gibi kart seslinin önde gidenisin!

Hacivat: Oh oh, günaydınlar olsun Karagöz'üm, uyandın demek. Çok erkencisin efendim, hayırdır?

Karagöz: Hem odun, hem yüzsüz dümbelek. Aşağıya indiğimde görüvercen günaydını sen!

Hacivat: Buyur canım Karagöz'üm. Hatta kahveye gidelim, çayımızı içelim.

Karagöz: Sonra da tavla atarız, tavlanın yanında kahve içeriz.

Hacivat: Pek güzel, pek güzel. Haydin gidelim.

Karagöz: Sonra sen zar tutarsın, ben tavlayı kafana geçiriveririm. Parayı da bana ödetmeye kalkarsın, ardından bir güzel pataklarım seni!

Hacivat: Nasıl?

Karagöz (aşağı iner, üstüne atlar): İşte böyle!

Hacivat: Ahh! Yapma iki gözüm!

Karagöz: Ulan sen sabahın köründe kapıma dikilirsen, bu az bile sana!

Hacivat: Ah! Ama Karagöz'üm bilsen derdimi, bilsen bu Hacivat'ın derdini, böyle yapmazsın.

Karagöz: Yahu senin gibi köftehorun ne derdi olcek! Senin derdin olsa olsa milletin kuyusunu nasıl kazcağını bulamamaktır.

Hacivat: Yok bu defa öyle değil!

Karagöz: Var var, bugüne kadar şaşmadım.

Hacivat: Allah şaşırtmasın!

Karagöz: Körle yatanı şaşı kaldırmasın.

Hacivat: Amin amin!

Karagöz: Domuz gribi firüsü buraya uğramasın.

Hacivat: Aminnn!

Karagöz: Nükleer santral niyetlerinin köküne kibrit suyu dökülsün, altın madenleri için suları zehirleyenlerin üç vakte kadar helvaları yensin, memurun emeklinin ayağını bir pabuçtan çıkartmayanlar kör kuyulara gelsin, kendi dişinin kovuğuna yetmeyen lokmayı emekçiye layık gören göbek kodamanları kolon kanseri olsun, çiftçinin ürününü gedeolayanların kafasında karpuz yetişsin, bir poh bilmeyip her konuda atıp tutan envai çeşit her devrin adamı takım taklavat tivilere çıkınca tüm uydular frekanslarını kaybetsin ve bu güzide, güzel millete ayılması için tuz ruhu ya Rabbim!

Hacivat: Amiinn! De bunlar ne ola ki Karagöz'üm, nerden çıktılar şimci?

Karagöz: Senin imamlığının derecesini ölçüyordum Hacı cavcav. Demek ki senden iyi imam olmazmış.

Hacivat: Neden ki?

Karagöz: Adam gelecek şu dileklerim var imam efendi diyivercek. Sen dilekleri duyunca sağ kulağına su kaçmış, sol kulağında da %99,99 işitme kaybı varmış gibi yapceksin. Gözlerinde ben bunları sıraladığımda olduğu gibi pörtlek pörtlek fırlıycak. Yani senden bir cacık olmaz.

Hacivat: Zaten imam olsam da beni alacak bir cami, bağrına basacak bir cemaat nerden bulurum? Olsaydı bir cemaatim, bu hallerde olur muydum zaten?

Karagöz: Cemaatin olması için imam olmaya gerek yok Hacivat efendi! Siyasetçisinden tut bürokratına herkes cemaat sahibi. Vatandaşın vatandaşlığı da seçim sandığına kısılı kalıvermiş. Sana çok âlâ iş çıkar burdan, çoook!

Hacivat: Olur mu Karagöz'üm, ben tamamen ulvi ve manevi hislerlen hareket edip ahaliye yol göstermek, sevaba girmek için isterim bunu. Herkesin duasını alıvermek için.

Karagöz: Maksat dua almak ise cenazeni erkene alırız Hacivat. Gelen duasını eder sana. Ben de en önde saf tutuvercem, söz sana!

Hacivat: Erkene almak derken?

Karagöz: Gel talim yapalım, bak işte önce sağdan. (vurur)

Hacivat: Ahh, yandım!

Karagöz: Sonra soldan.(vurur)

Hacivat: Kırılacak kemiklerim oyy!

Karagöz: Hem dua isterim diyorsun, hem yandım anam diye çığrınıyorsun. Hay kalıbına senin!

Hacivat: Ben buraya ne için geldim, sen bana neler ediyorsun Karagöz'üm. Daha halen içimi karartan, beni dertlerin en felaketine sürükleyiveren, dumanlı dağların efkarına efkar katan sıkıntımı dinlemedin bile.

Karagöz: Vay anasını, yine kimin başını yakıcen acep? Seni hiç bu kadar istekli görmediydim.

Hacivat: Kaynanam geldi. Hâlâ bir ev almadın gül gibi kızıma, diye her gün beni hırpalıyor koca karı. Ah Karagöz'üm, bilsen ne ağırıma gidivermekte. O yüzden sabahın köründe evden sepetleniyorum. Git para bul, ev al diyorlar. Bu devirde sankim kolay mı ev alıvermek? Ama gel bunu anlat o mendebur kaynanama! Elde yok avuçta yok.

Karagöz: Gıçta yok başta yok.

Hacivat: Aynen öyle iki gözüm. Ne edeceğim bilmiyorum.

Karagöz: İş bulup çalış diycem de seni kim işe alır bilmem ki? İki günde hepinizi soyup soğana çeviririm tipi var sende. Bu tiple olmaz.

Hacivat: İşe girsem de hemen para toplanmaz ki. Kolay yoldan parayı denklemeli.

Karagöz: Aha, başlıyoruz işte! Sabah çığırdığın şarkının sebep-i mahiyeti anlaşıldı. Eee!

Hacivat: Düşündüm taşındıydım, bir de sana danışayım dediydim. Hani bilirsin partili bir adam vardı. Gelir giderdi buralara. Ben bir koyduğum işten on alırım, aşağısını almam derdi. Adı Safi miydi, Saci miydi neydi? Köylüsünü anlata anlata bitiremezdi. Hatırladın mı?

Karagöz: Hatırlamam mı? Herif Allah için çok müşkülpesentti. Her ne halt karıştırdıysa senin gibilere yardım olsun diye ders olarak veriyordu: Köylü en iyi nasıl punduna getirilir, en iyi işbirliği yapılacak kişiler kimlerdir, üçkağıda giden her yol mubahtır, ahaliyi sömürmek için gerekeni yapmak boyun borcudur, gibi pek mühim derslerdi. Tüm siyasetçilere örnek şahsiyetti zat-ı âlileri.

Hacivat: İşte diyorum ki, o köyde bir muhtardan bahsettiydi. O muhtarı gidip bulsak, bizi beyefendi yolladı desek...

Karagöz: Daha ne adamın, ne köyün adını doğru düzgün hatırlıyon. Hem gidersek ne olacak?

Hacivat: Köye gidince muhtara, beyefendinin yeni partili öğrencileri olduğumuzu söylesek, ve bize hiç değilse bir kooperatife peşinat yatıracak kadar para...

Karagöz: Şehirden indim köye diycen. Bir köylüler kaldıydı ekşimediğin. Ulan, sen var ya sen!

Hacivat: Bugün bana ise yarın sana hem. Hanım duymuş, senin kaynananın da eli kulağındaymış, ha bu gün ha yarın...

Karagöz: Deme!

Hacivat: Bak iki gözüm, ikimizin iyiliği mevzubahis, geleceğimiz...

Karagöz: Bir yol bulup şu köye gidelim. Yok olmaz, önce bir telefon açalım bakalım. Köyün adı neydi peki?

Hacivat: Sarısulak mıydı, Karabatak mıydı neydi yahu? Ama bir dakika. Bunu niye düşünüyoruz ki? Bende o Saci veya Safi beyin telefonu vardı. Onu arayım önce.

Karagöz: Hemen ara, bende varıp eve gideyim, bir öğreneyim. Amanın, ne zaman geliyormuş kaynanam!

Perdenin arkasındaki ışıklar kapandı bir anda. Hasan perdenin önüne geldi.

“İkinci bölüme birazdan devam edeceğiz. Çay isteyenlere hemen çay vereyim ben bu arada.”

Çocukların bir çoğu ayağa kalkıp hemen kahvenin arkasındaki tuvalete koştu. Büyükler çayları söylerken çoğu hâlâ gülmeye devam ediyordu. Selim de muhtar Kerim'in yanına gülerek yaklaşmıştı.

“Muhtar Kerim, bu köy tanıdık çıkıvercek galiba! İkinci bölümde fena olmayasın.”

“Başladı gene deli konuşmaye.”

“Çocuk haklı. Köy, pek bir tanıdık.”

Fahri emmi dayanamamış araya girmişti. Bir yandan o da gülüyordu.

“Her şeyi de çok iyi bilirsiniz ya Fahri emmi!”

“Doğrusun, bilseler seni adam saymazlardı.”

“Allah'ım,” dedi muhtar Kerim ellerini açtı.

“Beni bir akıllıylen karşılaştırmıycek misin bu dünyada.”

“İtlerin isteği olaydı kemik yağardı derler ya!”

Muhtar Kerim tam ağzını açacakken karısı Hatice, dirseği ile onu dürttü. O da önce ters ters baktı, sonra ekledi.

“Eğlenceye bak! Köye moderinlik getireyim dedikçe başıma üşüşüverirler, şuna da eğlence derler. Bende hata zati, köylümü düşünüp gıçımı yırtayım, millet...”

“Hay ben senin!”

Hasan tam zamanında yetişip çıkabilecek olası tartışmayı önledi.

“Herkes yerine oturdu mu? Ali, otursana oğlum!”

“Yetiştim Hasan ağabey!”

“Tamamdır. İkinci bölüm başlıyorrr!”

Hacivat: Olma mı olur, yolunma mı yolunur!

Hem de en nevi cinsinden bir hıyar bulunur.

Olma mı olur, bulunma mı bulunur!

Elimi sallasam budala, belimi kırsam dallama.

Olma mı olur, doldurulur da doldurulur!

Borsası, bankası halt etmiş yanımda.

Karagöz: Keyfin yerinde maşallah! Konuştun galiba partili şahsiyet efendi ile.

Hacivat: Konuşmam mı! Dedim ki, benim sizin köyünüzlen bir işim var.

Karagöz: Benden sana iş mi kalmış, demedi mi?

Hacivat: Hacivat, pek kıymetli öğrencim, dinliyorum dedi.

Karagöz: Adam biliyor tabii dalaverecinin hasını.

Hacivat: Ben de başladım konuşmaya. Pek sayın partilim, değerli şahsiyetim, kıymetli büyüğüm, sayın ve pek saygıdeğer güzide insan, milletin olmazsa olmazı....

Karagöz: Yıkama, yağlama faslını geç. Yoksa ben kaportanı alcem aşağı!

Hacivat: Dedim ki, efendim sizin köyünüz yakınlarında büyük bir adamın mezarı var. O büyük adam benim çok yakınım olur, dedemin amcasının eniştesinin kızının oğlunun torununun karısının büyük dedesidir. Sefası Hayrına efendidir orda yatan.

Karagöz: Yakınlık gerçekten inanılmaz!

Hacivat: Yaa, öyle mi, dedi bana partili beyimiz. Evet öyle, dedim. Kendisi epeydir gereken hürmeti görmemektedir diye ekledim.

Karagöz: Akrabasına senin kadar düşkünü de az bulunur.

Hacivat: Sonra devam ettim. Efendim, köyünüzün de katkılarıyla bu çok mühim insana bir türbe yapsak. Hem sevabı büyüktür bu işin. Ne demek, hay hay, dedi. En kısa zamanda muhtar ile konuşayım, hemen girişimde bulunulsun, dedi. Yalnız dedim, benim naçizane isteğim olacak. Benim köye gidip gelmem çok zor. Pek sevgili bir kaynanam var, kendisi pek bir rahatsız, hastalık belini bükmüş durumda. Kendisine itinam ediyoruz. Yola çıkamam. Fevkâlade, dedi. Sizin gibi bir evlat az bulunur, dedi.

Karagöz: Az bile demiş. Hiç bulunmaz, eşin benzerin yok aslında!

Hacivat: Neyse, ben buradan mezarın yerini gösteren bir kroki yollayacağımı söyledim. Layığından bir türbe yaptırmak için gerekli işçileri de hemen bulacağım, dedim. Bunun hem manevi hem maddi olarak köylüye de çok getirisi olacağını söyledim; türbeye ziyaretlerin orayı bir dini turizm cennetine dönüştüreceğini. Hele ki bayramlarda, arifelerde, mevlitlerde.

Karagöz: Pek doğru demişsin Hacı cavcav. Zati tarihteki ikinci büyük nüfus hareketi bunlar. Türbelere yapılan akınlar, kavimler göçü ile at başı gitmekte.

Hacivat: İşte böylece ona hesap numaramı verdim. Köylüler arasında muhtar parayı toplayacak. Sonra bana haber verecek. Bende yollanan para ilen türbeyi yapmak için adam tutacağım. Maliyetli iş tabi. Kafadan en aşağı 20.000 ister.

Karagöz: Bu rakam senin ününü lekeler vallahi!

Hacivat: Malum ekonomik kriz!

Karagöz: Ne kadar hakkaniyetlisin!

Hacivat: Teveccühün. Büyüklerimi örnek alıyorum.

Karagöz: Peki şimci ne yapıyoruz?

Hacivat: Bekliyoruz Karagöz'üm, iki gözüm, bekliyoruz.

(Hacivat perdeden ayrılır, Karagöz arkasından şarkı söylemeye başlar)

Karagöz: Bakın görün ahali! Bir ileri iki geri.

Mübarek adım, mehter takımını geçti!

Bakın görün ahali! Herkesin sıkıldı ümüğü!

Mübarek ip, sanki İskender'in düğümü!

Bakın görün ahali! Çözümü kendinde bile!

Mübarek! Önce cesaretini dile!

Hacivat: Geldi haber Karagöz'üm, geldi!

Karagöz: Gıçı yanmış gibi bağırma dümbelek!

Hacivat: Haber çok sevindirdi beni Karagöz'üm. Partili beyimiz, paranın bir haftaya kadar hesabıma yatacağını bildirdi.

Karagöz: Yani köylü parayı buluvercekmiş öyle mi?

Hacivat: Daha önce neler için para bulup buluşturmuşlar. Hatırlasana anlatıverirdi beyefendi. O muhtar da Terim mi neydi adı? İşte onla iş çevirdikleri şeyleri...

Karagöz: Kötü anılarım çabuk silinir, kusura kalma.

Hacivat: Şimci iş türbe olunca daha bir kolaylandı tabi.

Karagöz: Eee, benim payım ne olcek Hacı cavcav?

Hacıvat: Ne payı!

Karagöz: Ne payı olcek ulan! O konuştuğun telefon kimin, benim! Tüm gün kimin kafasını ütüledin, benim! En aşağı %30 alırım.

Hacivat: Gel şunu %10 yapalım.

Karagöz: İstersen %5 olsun. Hatta hiç almayım. Üstüne bir de gidip senin şu pek kıymetli akraban Sefası Hayrına'nın türbesi yapılınca, oraya gidip senin için dua da edeyim.

Hacivat: Pek makbule geçer Karagöz'üm. Ama türbe felan olmeycek ki. Hepsi numero bunların.

Karagöz: Hah, işte ben de tam bu cevabı bekliyordum.

Hacivat: Neden?

Karagöz: Aklıma geldikçe daha çok sinirlenecek malzemem olsun. Yumruğum inerken daha iyi hissederim.

Hacivat: Aman diyim.

Karagöz (vurur): De tabi, yüksek perdeden olsun!

Hacivat: Amannnn!

Karagöz: Daha yüksek Hacivat!

Hacivat: Yapma Karagöz'üm!

Karagöz: Yaptım bile. Bitireceğim bu hikayeyi böyle kötekle!

Hacivat: Yıkacaksın yani perdeyi...

Karagöz: Eyleyeceğim viran.

Hacivat (koşarcasına çıkar): Varıp sahibine haber versem mi heman!

Karagöz: Tüm kentlinin köylünün dibine kadar ocağına incir ocağı dikenlerin dışındaki herkesten, her nice dilimiz sürçtüyse af ola!

Karagöz (O da koşarcasına perdeden ayrılır): Daha bitmedi, geliyorum Hacivatt!

Perdenin kapanması ile kahvenin önündeki alanda bir alkış tufanı yükseldi. Çocuklar heyecan içinde perdenin önüne koştu. Öğretmenlerine ve Kemal amcalarına sarıldılar. Ve bir sürü soru sormaya başladılar. Büyüklerin de yine bir çoğu onların yanına gitti. Yanlarına gitmeyen kişilerden biri de muhtar Kerim'di. Fahri emmi arkasından baktı.

“Bu niye böyle tazı gibi eve doğru seğirtiyor?”

“Bilmem ki,” dedi Nurdane nine ve ekledi.

“Vardır gene aklında bin tilki herifin.”

Muhtar Kerim soluk soluğa eve doğru yol alırken, cep telefonunu cebinden çıkardı. Tuşlara basarken bir yandan da söyleniyordu.

“Ulen kim ispiyonladı ki bizi bu Kemallere! Nerden biliyorlar türbe yaptırmayı düşündüğümüzü! Ah ulen ah! Sadi bey yaktı çıramı bu defa. Hemi de o biçim...”


Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Sn: Eykan Can; Eskilerimiz kıssadan hisseden derler. Çok mühimdir. İçinden geçmekte olduğumuz günlerde yine atalarımızın bir sözüne vurgu yapmak gerekir. Bir musibet bin nasihattan iyidir. Yaşansın ki o musibetin yıkıcı etkileri bundan sonra nasihate ihtiyaç kalmasın. Yine çok güzel bir kıssadan hisse olmuş ama daha önemlisi şudur ki mesajınızı verirken unutulmaya yüz tutmuş gölge tiyatrosunu ve değerlerimizi de yine okura hatırlatmışsınız. Türk Solu ve siz iyi ki varsınız. Özlemiştik nicedir. Hicvi taşlamayı... Sayenizde biraz olsun nefes alıyoruz. Hem gülüyor... Hem üzerine düşünüyoruz...

Murat Bahadır, Ankara
24 Kasım 2009


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40