![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Elinizdeki yayının 255 sayılı olanına, kendini küçük nedenlerden ötürü başkasından çok farklı saymanın, giderek bu farkları abartmanın, dahası öne çıkarmanın, ünlü Sigmund Freud’a göre, ruhsal bir hastalık olduğunu belirtmiş ve bunun kimi toplumsal kümelerde de görüldüğünü anlatmaya çalışmıştım. Amacım güney-doğu Anadolu’ya ilişkin sözde “açılım”a bakarak “demokrasi adına biz de isteriz” diyen ufak ufak kümelerin birkaç kurnazına biraz kafa yoracak ciddi bir “dur ve düşün!” uyarısı yapmaktı. O yazıya yalnızca ruhbilimsel kimi görüşleri sığdırabildim. Şimdi sıra kimi tarih gerçeklerine geldi. “Biz de isteriz!” diyenlerin dedelerinin Balkanlar, Kırım ve Kafkasya’da nelerle karşı karşıya kalıp, Anadolu’ya ve Trakya’ya niçin, ne zaman, nerelerden ve nasıl geldiklerini ve o zamanki devletin en güvenli ve en verimli yerlerine neden yerleştirildiklerini anımsamakta çok yarar var. Ola ki bu soruların doğru yanıtlarını bu insanların torunları unutmuşlardır. Öte yandan, görülmemiş acılarla dolu olayları bir yazıya sığdırmak da olanaksız. Yaklaşık yirmi beş yıl önce, bu konuda uzunca (47 sayfa) bir dergi yazısı hazırlamıştım. Kimi bilgilerle dipnotlarını elden geçirmek için dışarıda iyi bir kütüphaneye, örneğin Londra’da Dışişleri Bakanlığı belgeliğine gitmeyi tasarladım. Bu düşü gerçekleştirmeden Prof. Justin McCarthy “Ölüm ve Sürgün” konulu 350 sayfalık çalışmasının henüz basılmamış ilk hazırlığını bana verdi. Kapsamlı, kılı kırk yaran bilimsel bir yapıttı. Bu kitabın okunmasını öneririm. Basılmamış kendi kısa araştırmam bugün de elimde.
Balkanlar’dan Kafkasya’ya koca bir Türk dünyasının kırpılmasına, oraların insanlarının kıyılmalarına ve kaçırılmalarına ilişkin olarak Osmanlı devletinin son yüzyılında bilinmesi gereken önemli gerçekler var. Çoğu Türk ve tümü Müslüman olmak üzere, çok geniş bir coğrafyada milyonlarca insanımız öldürüldü ve milyonlarcası da göçe zorlandı. Bu gerçekler dünya tarihinin en büyük kıyım ve kaçış olaylarıdır. Avrupa Birliği denen Hıristiyan bağnazlar, kapitalist çıkarcılar ve cahil dayatmacıların sözcülerine anımsatmalıyız ki, en azından Avrupa tarihi Türklere yapılanlara geniş yer vermeden anlatılamaz. Avrupa’da ve ABD’nde ders kitaplarına bu konuyu sokarlarsa, pek yerinde bir “demokratik açılım” yapmış olurlar. Onlar da bizden artık öğrenmeli ki, Avrupa’nın yakın geçmişi hiç de onların bildikleri ve yaymak istedikleri gibi değildir. 1821 Yunan başkaldırmasından başlayarak eşsiz Mustafa Kemâl önderliğindeki kurtuluşçu Türk ordularının 1922’de İzmir’e girmesiyle sonuçlanan bu tam 101 yıllık uzun süre Türkler için ‘cehennem acılarıyla’ dolu çok uzun bir süredir. Bir Osmanlı gölü olan Karadeniz’in çatısı Kırım’da ve o yarımadanın geniş üst-topraklarında yüzyıllardır yaşayan Türkî kökenli Tatarlar Osmanlı korumasından çıkıp sözde bağımsız olunca hemen yanı başlarındaki Rus genişlemesinin hedefi olacaklarını anladıklarından, Türk egemenliğindeki daha güvenli topraklara daha İkinci Katerina yıllarından bu yana sığınmağa başladılar. Yunan başkaldırması sırasında Batı Avrupa Yunan hayranıydı. İngiliz ozanı P. S. Shelley (1792-1822) der ki: “Tümümüz Yunanlıyız; yasalarımızın, yazınımızın, dinimizin, sanatlarımızın kökleri Yunanistan’dadır.” Bu yargı baştan sona yanlış. Batı yasalarının kökleri Yunanistan’da değil, Roma kaynaklarındadır. Batı şiirinde Yunan’a göndermeler varsa da, düzyazısında en ufak bir ilişki görülmez. Batı’daki dinin kökleri Orta Doğu’da Filistin ve yöresinde, daha çok İbrani birikimindedir. Sanat üstündeki etkiler de çeşitlidir. Günümüzde en önce gelen niteliği emperyalizm olan Batı uygarlığı değişik yerlerden ve değişik yıllarda gelen etkilerle oluştu.
Ne var ki, Batı Avrupa ve ABD kendini Yunan’a bağlar. 1821’de ayaklanan Yunanlılar da Mora Yarımadasının kuzeyinde çoğunlukta değildiler. Yunanlılar 1830’da Londra Antlaşmasıyla bağımsız oldular, ama ne somut bir Yunan ulusu vardı, ne de Meriç Irmağı ağzıyla Ege Denizi arasındaki Enez ilçesine dayanan bir Yunan toprağı. Aşamalarla ve önlerinde Yunan olmayanları ortadan kaldıra kaldıra bugünkü sınırlarına ulaştılar. “Etnik temizlik” denen uygulamayı başlatan onlardır. Başta Türk, ama tüm Müslüman köy, kasaba ve kentlerinde kıyıma girişip hem öldürdükleri, hem kaçırdıklarıyla çoğunluğa ulaşan onlardır. Balkanlar’da Bulgarlar ve Sırplar da aynı yönlemi (taktiği) yinelediler. Oysa, sonra Bulgar başkenti olan Sofya’da bile Türkler onların bağımsızlık tarihi olan 1878’de çoğunluktaydılar. Birinci Balkan Savaşı sonunda Bulgarlar Edirne’ye bile girmişlerdi. Edirne bir Bulgar kenti midir? Sırplar da aynı yolu izlediler. Temelde Slav olan ama Müslüman Bosnalılar ve İllirya kökenli ama Müslüman Arnavutlar da ortak düşmanlarımızdan kaçıp Anadolu’ya geldiler. İstiklâl Marşımızın ozanı Mehmet Âkif Ersoy da, kendi atalarının bir kalıtı olarak, Arnavut kökenliydi. Balkanlar’da Arnavutluk’un 1912’de bağımsız olmasına karşı çıkan ve bu konuda şiiri de olan Mehmet Âkif’in bugün Arnavutça televizyon istemesi düşünülebilir mi? Budunsal yönden İllirya kökenli olan Arnavutlara da sınırlarımızı açmasaydık, 1876’da İstanbul’da doğan Mehmet Âkif diye bir yurttaşımız olacak mıydı? Kafkasya’daki Türkler ve Müslümanlar da, daha doğrusu onlar içinde kıyımdan kurtulabilmiş olanlar, Hıristiyanlaşmamak ve Ruslaşmamak için, kapağı Anadolu’ya attılar. Bunların içinde Karaçay, Balkar, Karakalpak, Nogay, Kumuk, Ahıska ve Azeri, giderek Orta Asya’dan Özbek, Türkmen, Kırgız ve Kazak olan Türkler, bunlara ek olarak Abhaz, Çeçen ve Çerkez örneği Türk olmayan Müslümanlar da vardı. Öldürülenler oralarda kaldı, kaçabilenler göçmen oldu ve Anadolu’ya yerleştiler. 1821’den başlayarak, Balkan, Kırım ve Kafkas tarihi bu yönleriyle bir Müslüman kıyımı ve göçü tarihidir. Bu geniş toprakların geçmişi bu iki gerçek gereği gibi incelenmeden anlatılamaz. Türklerin ve komşu Müslümanların acılı tarihi diye bir kıyım ve göç konusu vardır. Bosna’nın Batı sınırlarından doğuya doğru Balkanlar, Karadeniz çevresinin bütünü ve güney Kafkaslar’ın önemli bölümü Osmanlı’nın parçalarıydı. Buraları Orta Asya, Güney Sibirya ve Batı Çin topraklarıyla birleştirirseniz, çok geniş bir Türk ve Müslüman dünyası ortaya çıkıyordu. Ama Osmanlı kalıtından elimizde Anadolu, Doğu Trakya ve güney-doğu Kafkasya’nın en alt ucunun bir bölümü kalmıştı – o da Kurtuluş Savaşı sayesinde. Bunların dışındaki eski topraklardan geriye, bugünkü Yunanistan’da Batı Trakya’da, Makedonya’da Üsküp ve yakın çevresinde, Sırbistan’da Arnavutlarla karışık olarak Kosova’da, Bulgaristan’ın güney-doğusunda ve Romanya’da Köstence ve çevresinde ve daha kuzeyde Moldova’da kimi Türk kümeleri kaldı. Kırım Tatarları bir tek kişi kalmamacasına 1944’de anayurtlarından sürüldüler. Kafkasya’da Ermenistan’da Türk kalmadı. Oysa, günümüz Ermenistan başkenti Erivan’da nüfusun ezici çoğunluğu da Azeriydi. 1821-1922 yılları arasında eski topraklarımızda öldürülen insanlarımız beş milyonun biraz üstündedir. Bu sayıya Yunan, Bulgar, Rus ve benzerlerinin kıydıklarıyla göç sırasında yaşamlarını yitirenler dahildir. Gene beş milyondan biraz fazlası yurdunu, konutunu, toprağını, işini, geçmişini, ölülerini, hattâ atalarının gömütlüklerini bile geride bırakarak, artık yalnız kendi yaşamlarını uzatabilmek için, bulabilenler ilkel arabalarla ya da tren vagonlarının üstlerine tırmanarak, gerisi yürüyerek kendilerini Osmanlı devletinin daha güvenli bölgelerine attılar. Trene doluşmağa çalışanları Bulgarlar giysilerine değin soyduklarından güvenli istasyona ulaştıklarında çoğunun çırılçıplak (evet, tam anlamıyla çırılçıplak) ama kaskatı donmuş olduklarını İngiliz belgeleri bile yazar. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında, Plevne Gazisi Osman Paşa’nın ordusu bu demiryolunu (siviller kaçabilsinler diye) asker ve silâh gönderimi için kullanamadığından, yenilginin bir nedeni de budur. Kırım Tatarları önce Romanya’ya, sonra daha güneye, sonra birçoğu Eskişehir dolaylarına yerleştiler. Balkanlılar yolda çeşitli duraklarda bir süre kalarak başkent İstanbul’a ulaştılar. Özellikle savaşlardan sonra başkent sokakları yeni yerleşim bölgelerine yollanmayı bekleyen bu perişan ve kalabalık insan kümeleriyle ve onların ilkel araçları ve sıska hayvanlarıyla dolup taşıyordu. Bu tanımı zor güçlüklere dayanabilmiş olanlar o yılların padişahlarının adlarından türetilen Aziziye, Hamidiye ve Reşadiye denen köylere ve başka adlar verilen çevrelere yerleştirildiler. Günümüzde kimi ülkelerde özel bakanlıkları bile kurulan böylesine geniş çaplı ve sonu gelmez görünen art arda “iskân” olayının, hele olanakları gitgide daralan Osmanlı devletini ne denli hazırlıksız yakaladığı kolayca kestirilmelidir. Onlara gene de en verimli (ve günümüzde deniz kıyılı “turistik”) yerlerde diledikleri gibi ekip biçecekleri geniş topraklar karşılıksız verildi. Bu göçmenlerin torunlarından kimileri şimdi o toprakları bölüp bölüştürerek yabancılara satıyorlar ve Anadolu’da yeryüzünün en güzel cennetlerinde Hollanda, Alman ve İngiliz mahalleleri oluşuyor, kimi yerlerde bu yabancılar uzun erimli düşünerek çocukları için okullar açma peşindeler. Kuzey Kutbundaki buz dağlarında erimeler hızlanıp deniz düzeyi yükseldikçe alçak Hollanda ovalarını sular basar basmaz, Anadolu’da bu gidişle küçükleri için özel okullu, büyükleri için özel kulüplü ve hem burada hem anayurtlarında tümüne yetecek ürünü yetiştiren bahçeli-çiftlikli “mini Hollandalar” oluşur ve biz Türklerin oradan geçip gitmeleri için (AB ölçülerinde “demokratik açılım”ın koşulu olarak) “özel izin” de gerekebilir. İstanbul’un bir köşesinde, Beykoz ya da Ümraniye’den Şile’ye giden yolun üstünde “Polonezköy” diye bir yer var. Siyasal nedenlerle 1842’de Türkiye’ye sığınmış olan 15-20 Polonyalı için kurulmuştu. İçlerinden ünlü Adam Mickiewicz (sonra adı Mehmed Sadık Paşa’ya değişen yurttaşı Çaykovski gibi) Müslüman olup Osmanlı uyruğuna geçmişti. Tanınmış Macar bestecisi Franz List ve Fransız romancısı Gustave Flaubert’in de uğrayıp gördükleri Polonezköy’den Polonya kökenliler 1970’lerde çıkıp gitmeselerdi, belki yakında onlar da Anayasadaki değişmez maddenin değişmesini, Leh dilinde televizyon ve sözde AB ölçülerinde yeni haklar isterlerdi. Çocukluğumda Balkanlar’dan gelenler kimi küçüklerini bakabilecek Türk ailelerine bırakırlardı. Gelibolu’da bizim evin kapısı da çalınıp “bunlara bakın!” diye üç ufak Balkan Türkü kız (Gülsüm, Gülter, Fatma), ayrı ayrı zamanlarda, evlâtlık gibi ailemize bırakılmıştı. Bunlar kendilerini kurtarabilmiş olanlardı. Ben onlarla aynı evde büyüdüm. Bunlardan birincisini, kız büyüyünce, bir polis istedi, onunla evlendirildi. Ama göçler yıllar sonra yinelendi. Bulgaristan’dan 1980’lerdeki son Türk göçünde aileler yanlarına ancak yaklaşık yirmi kilo alabilmişlerdi. Balkan, Kırım, Kafkas ve Anadolu tarihinin bu kıyım ve göçler zinciri dışta bırakılarak yazılamayacağını söyledim. İkinci olarak, geride kalan halkların, örneğin Yunanlıların, Bulgarların ve Ermenilerin milliyetçiliği tarihi de bu konunun dışında anlatılamaz, çünkü bu yeni devletlerin budunsal ve dinsel birliği o topraklar üstündeki yüzlerce yıllık Türklerin ve benzer Müslümanların acımasızca öldürülmeleri ve göçe zorlanmalarıyla oluşmuştur. Bu iki olaya da kendi orduları ve diplomasileriyle destek olan Avrupalı büyük devletler her ne kadar bu eylemlerini “Batı ekininin uygarlaştırıcı görevi” gibi ileri sürmüşlerse de, yaptıkları bizlerden milyonlarca insanın ölümüne ve bir o kadarının da kaçmasına temel hazırlamak ve uygarlıkla bağdaşmayan bu tavırları sonra da unutturmağa çalışmaktır. Onun yerine, yabancı tarih, giderek ders kitapları “Yunan, Bulgar ya da Ermenilerin kıyımı” biçiminde sundukları olaylara tek yanlı olarak yer vermekte, yalnızca bu yorumu derinleştirmekte ve yaymaktadırlar. Türklerin neredeyse kendilerini koruma hakları bile yoktur. Osmanlı ordusu Bulgaristan’da Batak bölgesinde Bulgarların kan dökümüne tepki olarak İstanbul’dan yola çıkarsa ya da Merzifon’daki Amerikan dinyayıcılarının açtıkları okulda iki Ermeni görevli bir yere bomba koydukları için karakola götürülürlerse, bunların haberleri Londra’da basılan “Times” günlüğüne hemen yansır, ama aynı günlüğün sayfalarına 11 milyon Türk’ün ve Müslümanın başına gelenlere ilişkin haberler için boşuna bakarsınız. Tarihi böyle yazmaya çalışmak eksik, yanıltıcı ve yanlıştır, ama bu tek yanlı sunuş yerleşmiş bir “gelenek” konumundadır. Hattâ, bu “geleneğe” karşı çıkmak bir tür “saptırma”dır; başka bir deyişle, yerleşmiş olduğu için “doğru” bilinen kanıları değiştirme girişimidir. Ama bize dayatılan görüşlerin ve yorumların yetersiz, dengesiz ve gerçekleri yansıtmayan türden olup olmadıklarına karar vermek tarihçinin görevidir. Her şeyin, bu arada tarih anlatımının da, düzeltilmesi gerek. 1821 Yunan başkaldırmasını anlatan Batı kitaplarının birçoğunu elden geçirdim. Türk ya da Müslüman kıyımının ve göçünün sözünü genelde etmiyorlar. Bir istisna 1895’te Paris’te basılan Alfred Lémaitre’un şu başlıklı kitabıdır: “Müslümanlar ve Hıristiyanlar: Yunan Bağımsızlık Savaşından Notlar”. Bulgar başkaldırmasını incelediğini söyleyen yabancı yayınlar da öldürülen ve kaçırılan Türklerin sözünü genelde etmiyor. Bunun da istisnası Richard Millman’ın “Güneydoğu Avrupa Dergisi”nde Nisan 1980’de basılan (s. 218-231) özellikle şu başlıktaki yazısıdır: “Bulgar Kıyımına Yeniden Bakış”. Bulgaristan deyince bu ülkenin göçmeni olan Bilâl Şimşir’in değerli yayınları var. Ancak, Osmanlı Müslümanlarının öldürülüşlerine ve göçlerine ilişkin genel bilgilerini toplayan önemli yabancı kaynak (sözünü yukarıda da ettiğim) McCarthy’nin çalışmasıdır. Dışarıdan Rusya ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları’nın bölücü, yayılmacı ve emperyalist siyasetleri ve içeriden de özellikle Balkan halklarının milliyetçilik adına yaptıklarıyla karşı karşıya kalan Osmanlı devleti için bu kıyımlar ve göçler zinciri göz ardı edilemez bir olaydır, kendi tarihimizin ayrılmaz bir parçasıdır ve bu eski yurttaşlarımıza ne denli sahip çıktığımızın dillere destan kanıtıdır. Kıyım-göç ikilisi Türklerin adam akıllı zayıfladığı, gün geçtikçe güçten düştüğü, kaynaklarının hızla kuruduğu ve devletin yaşamını uzatabilmek için yapısal değişiklikler denediği, ama öte yandan sıralanan Rus-Trablus-Balkan-Birinci Dünya ve nihayet Kurtuluş Savaşları için para, araç-gereç, asker ve destek aradığı çorak yıllara rastlamıştır. Gerçekten, İlber Ortaylı’nın, bir kitabının başlığına koyduğu gibi, imparatorluğun “en uzun yüzyılıdır”. Bir yandan kendi halkını öldürülmekten korumaya kısıtlı olanaklarıyla çabalarken, dört-bir yandan dalga dalga akan göçmen kitlelerine toprak, barınak ve iş bulma yollarını araştırmaya koyulmuş, gerçekten çok özverili davranmıştır. Bu nedenledir ki, bugünkü T.C. sınırları içinde Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvadistan, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Romanya, Kosova, Makedonya, Kırım, Ukrayna, Rusya, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan, Çeçenistan, Çerkezistan, hattâ Trablusgarp’tan gelen Müslüman halkların çocukları ve torunları yaşamaktadır. Son sözü edilen ve bugün Libya denen ülkeyi İtalyanlar işgâl edince, oranın halkından da Anadolu’ya göç olmuş ve onların anayurdu 1952’de bağımsız olunca burada Mülkiye’de okuttuğumuz Libya kökenli bir vali Tripoli’ye dönüp başbakan, Harp Okulu mezunu binbaşı Genel Kurmay Başkanı ve Dışişleri Bakanlığımızdaki bir diplomat da gene orada bakan olmuştu. Günümüz Türkiyesi’nde Libyalısından Çerkezine (bunların ataları) budunsal olarak Türk sayılmadılarsa, önce araştırılacak konu bu insanların Anadolu’da ve Trakya’da buluşmalarının nedenini araştırmak ve ondan gerekli dersleri çıkarmaktır. Amerika’ya göçenlerin tümüne “American” diyorlar da, kendi istekleriyle gelen, burada koşulsuz karşılanan, topraklarımızda bir cennet bulan ve ellerindeki kendi torunlarına kalmış bulunan Türkiye’dekiler “Türk” değil mi? Kaliforniya bütçesini de batıran Alman Schwarzenegger katıksız “Amerikalı” oluyor da, Mustafa Kemâl’i koruma görevini kendiliklerinden üstlenen bunca yılın Doğu Karadenizlileri “Pontus kanı” araştırma konusu nasıl olabiliyorlar? Batı’daki karar-vericilerle onlara koşut yayınlar yapan yazarların neyi nasıl gizlediklerini ve söz konusu göçmenlerin atalarına cehennem ezinci yaşatanların bu kez Türkiye için ne tasarladıklarını görmekte herkes için yarar var. “Üç-buçuk kasaba”dan özerk ya da bağımsız devlet olmaz, ama bu yoldaki adımlar yabancıya su, petrol, maden, liman, tatil köyleri, marinalar, toprak ürünleri, işçi, otel, bar ve her türlü hizmetçi kazandırır. Savsaklanan bir konuya genel çizgileriyle dokunduğum kanısındayım. Günümüz Anadolu halkının atalarının çektiklerini ve onlara bizim nasıl kucak açtığımızı daha iyi öğrenebilmek için, ayrıntılara ileride başka yazılarla inmek gerekebilir.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||