![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Yunus Yılmaz
Tayyip ve Öcalan’ın yoldaşlığı Teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine Kuzey Irak’taki Kandil Dağı ve Mahmur kampındaki 34 PKK’lının Habur sınır kapısından Türkiye’ye girişi, DTP’liler tarafından gövde gösterine dönüştürüldü. AKP, “demokratik açılım” çerçevesinde gerçekleşen bu olaya, her ne kadar gövde gösterisine dönüştürülmesi konusunda eleştirse de, destek veriyor. Muhalefet ise AKP’yi eleştiriyor. Deniz Baykal, “AKP, İmralı’nın yol haritasını uyguluyor” diyor. Teröristbaşı Öcalan da: “Baykal ‘AKP, İmralı’nın yol haritasını uyguluyor’ diyor. Baykal’ın bu tespiti doğrudur. (Vatan, 23.10.2009)” diyerek onaylıyor. Mehmetçiğe kurşun sıkanların bayram şenliğiyle karşılandığı, buna karşın kamuoyunda yurtsever olarak bilinenlerin Ergenekon tertibiyle içeriye tıkıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Kundaktaki bebeğe kurşun sıkan teröristler serbest bırakılıp terörist muamelesi görmez iken, daha suçunun ne olduğunu bilmeyenler ise terörist muamelesi görüyor. Tüm bunlar ise Apo’ya yoldaşlık eden Tayyip döneminde gerçekleşiyor! Evet, Türkiye’de ne değişti de işler tersine dönüyor? Bunun cevabını ise Tayyip’in söylemlerinde bulmak gerekiyor. Teröristbaşı Öcalan, Tayyip’in başlatmış olduğu alt kimlik, üst kimlik tartışmalarına katılmış “Başbakan’ın kullandığı kavramları daha önce ben kullanmıştım, bu kavramlar bana aittir. (Hürriyet, 06.12.2005)” diyerek, Tayyip’in kendi fikirlerini kullandığını söylüyordu. Tabii Tayyip ile Öcalan arasındaki fikir birliği çok öncelere dayanmaktaydı. Tayyip, Refah Partisi döneminde danışmanlarına hazırlattığı Kürt raporunda: “Kemalist devletin geleneksel zora ve silaha başvuru yöntemi iflas etmiştir. PKK ile devlet çatışmasında devlet safında görünmemeliyiz” yazıyordu. Başka ne yazıyordu? “Devlet terörünü de kınamalıyız... Bunun için devletin PKK’yı bölücü, terörist ve ayrılıkçı olarak nitelendiren söyleminden uzak durmalıyız.” yazıyordu. Devlet safında olmayıp PKK safında olmaya aday olanların(!) ayrıca PKK’nın bölücü olduğu söyleminden uzak durmaya çalışması; PKK ile aynı safta olduğu anlamına gelmektedir ki, PKK ile masaya oturmaya da hazırdır anlamına da gelmektedir. Zaten Tayyip de PKK’yı masaya davet etmemiş miydi? Ne diyordu Tayyip: “Demokratik bir yaşam sürmek istiyorsanız, elde silahla dolaşmaya gerek yok. Gelirsin, masada her şeyini konuşursun” (Hürriyet, 07.04.2006). Tayyip peşmerge kamplarında! İşte tüm mesele de bu. İktidardaki hükümet, dağdaki teröristle anlaşmak istiyor. Ama bu noktaya da AKP ile PKK arasında ideolojik farklılık var diye gelmedik mi? Dağdaki terörist ile iktidardaki hükümetin ideolojisinin farklı oldu tezi kabul edilince gerçekler görülemedi. Ama şimdi anladık ki; Apo içeridedir ama fikirleri dışarıdadır, hatta iktidardadır! AKP iktidara geldi geleli Türkiye büyük bir dönüşüm yaşıyor. Yapılması bölücülük olanlar gerçekleştiriyor. Bunu yapmaya cesaret edemez dediklerimizi yapıyor! Ateşle oynuyor diye düşünebiliriz ama ateşle oynamıyor. O, genlerinden, kökeninden geleni yapıyor; Kürt-İslamcılığın gereklerini yerine getiriyor. O nedenle Tayyip, şehide “kelle”, teröristbaşına “sayın” diyor. Bunu ancak PKK’nın fikirlerini benimseyen biri diyebilir! Dedik ya Apo ile Tayyip’in yoldaşlığı, fikirdaşlığı çok öncelere dayanıyor. 6 Şubat 1981 günlü Milli Gazete’de Tayyip ile yapılan bir söyleşi yayınlanıyor. Tayyip diyor ki: “DYP Kürtçe eğitim hakkı vereceklerini iddia ediyor. Bu konuda da DYP bizimle aşık atamaz. Biz bir defa insanların inanç ve düşüncelerini kendi dilleriyle ifade etmelerinden yanayız... Biz onlarla bir akitleşme yapacağız zaten. Bundan bir yıl önce (1990’da) Diyarbakır’da bir miting yapmıştık, ondan sonra da peşmerge kamplarını ziyaret ettik. Kimsenin gidemediği o dönemde biz elhamdülillah bütün merkez karar yürütme kurulu olarak orada (peşmerge kamplarında) toplantı yaptık üstelik...” Tayyip işi kamplara katılmaya kadar götürmüş. Tabii bu Tayyip’in aslında kendi şahsıyla ilgili değildir! Çünkü, o dönemde Siyasal İslamcıların yani Kürt-İslamcıların partisi olan Refah Partisi Kürt sorununun çözümü için kurduğu terör komisyonunda eyalet sistemin öneriyordu. Ayrıca Erbakan 1993 yılında Kürtçe yayın yapan televizyon kuracakları sözünü veriyordu. Şimdi ise Tayyip’li AKP’yi TRT 6’yı kurmakla eleştiriyoruz! Refah Partisi kapatıldıktan sonra kurulan Fazilet Partisi ise “Kürt kimliği tanınsın (Milliyet, 02.03.1999).” diyordu. Düzen; Kürtçülük, bölücülük yapanların düzeni Demek ki, Siyasal İslamcılar, Şeriatçılığının yanında Kürtçülük, bölücülük yapmaktan da geri durmuyormuş. Oysa biz Siyasal İslamcıların hep Şeriatçı yönüne dikkat çektik. Bu nedenle Refah ve Fazilet Partilerini kapattık, hatta onun devamı olduğunu bildiğimiz AKP ise laiklik karşıtı odak haline geldiği kabul edilmesine karşın, kapatılmaktan son anda kurtuldu. Oysa AKP’nin Şeriatçılığının yanında Kürtçü, bölücü bir parti olarak da kapanması gerekiyordu. Ama kimse, bizim dışımızda, AKP’nin Kürt-İslamcı, bölücü bir parti olduğunu vurgulamadı. AKP ve DTP ele ele vermiş ülkeyi bölüyor, ama biz görmezlikten geliyoruz! İnsan düşünmeden edemiyor. Şeytanın avukatlığını yapası geliyor. Aynı bölücülüğü sağcı, İslamcı bir parti değil de, sol bir parti yapmış olsaydı AKP’ye göstermiş olduğumuz hoşgörüyü acaba sol bir partiye gösterir miydik? Daha yakın tarihimizden biliyoruz ki, sol hep bölücülükle suçlanmıştır. Ama aynı bölücülüğü sağ yapınca adı nedense bölücü değil de demokrat oluyor. İşte biz de bunu anlamıyoruz. Oysa bölücü bölücüdür. Bölücünün sağcısı-solcusu, ilericisi-gericisi olmaz! Yani Allah yolunda bölücülük yapınca, bunun adı neden bölücülük olmuyor? Tabii kusur bizde. Öyle ya unutmuşuz Allah yolunda hırsızlık, yolsuzluk yapanların(!) hırsız, yolsuz kabul edilmediği bir ahlâki düzende, bu Allahçılar nasıl bölücü olsun? Biz neyin tartışmasını yapıyoruz ki? Bu memlekette Kürt bölücülüğüne karşı Atatürk döneminde kurulan Umumi Müfettişlikleri kaldırıp bölücülüğü hortlatan Demokrat Parti olmuştur. Doğunun Kürt aşiret ve tarikat liderlerini milletvekili yapma alışkanlığı Demokrat Parti ile başlamış, Adalet Partisi ile devam ederek günümüze kadar gelmiştir. Oysa bu Kürt aşiret ve tarikat liderleri her daim Kürt milliyetçiliği davası güderek bölücülük yapmışlardır. Şimdi bu bölücü yapılanmayı, bu mirası AKP devralmıştır. Kaldı ki, Süleyman Demirel değil miydi “Kürt realitesini kabul ediyoruz” diyen? “Federasyon dahil her şey tartışılmalı” diyen Turgut Özal değil miydi? Ülkemizde sağcı siyasal çizginin devamlı bölücülük, Kürtçülük yaptığının bunlar birer kanıtı değil mi? Peki tüm bunlara rağmen sağın bölücü olduğunu neden görmezlikten geliyoruz? Düzeni değiştirmek isteyen devrimciler ve işbirlikçiler 1960 yıllar, ülkemizde solculuğun, Atatürkçülüğün yükselişe geçtiği dönemlerdi. Tabii öğrenci olaylarının da yükselişe geçtiği de bir dönemdi. Bundan rahatsız olan Süleyman Demirel ise gelecekteki tehlikeyi kendi adına önceden gördüğü için bunu engelleme çalışıyordu. “Cami, Okul ve Kışla’ya politika girmemeli (Hürriyet, 21.08.1967).” diyen Demirel, ülkede solcu bir örgütlenmenin önüne geçmeye çalıştı. Sonrası malum; üçe üç denilerek idam edildi Deniz ve arkadaşları. 80 öncesinin en çok kullanılan sloganlarından biridir: “Bu düzen değişmeli” sloganı. Solcular, Atatürkçüler düzeni değiştirmek istiyordu. Çünkü özgürlük yoktu, Çünkü iktidardakiler Amerika’ya çalışıyordu, çünkü düzen solculara örgütlenmeyi bile çok görüyordu. Bir sınıfın başka bir sınıf üzerine tahakküm kurmasını savunanlar 142. maddeden dolayı komünistlikten yargılanıyordu. Cami, okul ve kışlaya sağ siyasetin girmesi serbestken, sol siyasetin girmesi yasaktı. Burjuva sınıfının işçi sınıfı üzerinde tahakküm kurması serbest, Fakat işçi sınıfının burjuva sınıfı üzerine tahakküm kurması yasak. İşte Türkiye’de böyle bir demokrasi anlayışının olduğu yıllarda Atatürkçüler, solcular örgütlenmeye çalışıyordu. Aslına bakılırsa sözde özgürlükten yana olan Demirel gibilerin bu yasakları savunmaları çok normaldi. Çünkü sol çok hızlı örgütleniyordu. Üniversitedeki öğrenci ve öğretmenler solcu oluyor, hatta kışladaki askerden camideki hocaya kadar herkesin örgütlenip solcu olduğu bir dönemde, Demirel’in korkusu pek de yersiz değildi. Fakat korkunun ecele faydası yoktu. Kıbrıs Barış Harekatı, ASALA ve PKK bağlantısı Sol örgütlenmenin hızla arttığı bu dönem aynı zamanda Kıbrıs’ta Türk’ün zulme uğradığı dönemdi. Amerika’nın tepkisinden korkan Demirel gibi sözde milliyetçiler, Kıbrıs’a çıkartma yapamıyor iken Kıbrıs çıkartmasını 1974 yılında komünistlikle itham ettikleri Ecevit yapıyordu. Milliyetsiz, maneviyatsız olarak niteledikleri sol, Kıbrıs’ta Türk’ün namusunu kurtarıyor, ama bunu çekemeyenler ise dış Türkler masalı ile yıllardır halkı kandırıp eleştiri konusunda her zamanki gibi, bahane bulmakta zorlanmıyorlardı. Hatırlanırsa Kıbrıs Barış Harekatı’nın çok öncesinde Amerika’nın 6. Filo’yu, Akdeniz’de bulundurmasının bir amacı da olası bir çıkartmaya karşı caydırıcı güç olmaktı. Fakat ne hikmetse 6. Filo’ya karşı çıkan devrimci gençler milliyetsiz, vatansız kabul edilirken; 6. Filo’ya karşı çıkan devrimcilere saldıran ülkücüler, sağcı gericiler ise “uyanış mitingi”, “şahlanış mitingi” düzenleyip Komünizme lanet yağdırarak milliyetçi oldukları süsünü veriyor (Hürriyet, 04.03.1968) ve “Kanlı Pazar”da devrimcilere saldırıyorlardı. 1974’lü yıllarda Kıbrıs bir turnusol kağıdı oluyordu, herkesin rengini belli ediyordu. İşte sağında ne kadar milliyetçi olduğu bu dönemde belli oluyordu. Ecevit, “Biz, haşhaş ekimine izin verdiğimiz sıralarda milliyetçilerin sahte başbuğu Kıbrıs’ta Türk’ün hakkını koruduk diye bizi Amerika’ya jurnal (kötülüyor, ihbar) ediyordu. (Milliyet, 19. 09.1975)” diyerek sahte milliyetçilerin Kıbrıs çıkartmasına karşı olduklarını Amerika’nın yanında yer aldıklarını beyan ediyordu. Türk Solu’nun o dönem önemli isimlerinden Mihri Belli’nin eşi Sevim Belli anılarını yazdığı kitabında Kıbrıs çıkartması dönemindeki iç politika çekişmesini şöyle anlatıyor: “… Sonradan gazetelerin yazdıklarına göre milliyetçi Türkeş, bu olay karşısında ‘Amerika’ya sordunuz mu?’ yani ‘izin var mı?’ biçiminde kaygı belirtmiş. Vay babam vay! Aynı Türkeş ikinci hareket sonucu Ada’nın yarısı işgal edilince bu kez ‘Türk milleti Ada’nın tamamını istiyor’ sloganını ileri sürdü. Amerikan planıydı bu.” (Sevim Belli, Boşuna mı Çiğnedik, s: 672) diyerek Türkeş’in Amerikancılığını anlatmaktadır. Kıbrıs çıkartmasıyla Amerikan milliyetçisi olduğu ortaya çıkan sadece Türkeş değildi. Demirel çıkartma öncesi, Kıbrıs’a çıkartma yapmayı “maceracılık” olarak niteliyordu. CHP, 1975 yılında yayınlamış olduğu bir broşürde: “Demirel, Kıbrıs’a çıkarma yapılmasına karşı çıktı (Milliyet, 25.09.1975).” diyerek Demirel’in Amerikancılığı vurgulanıyordu. Hatta Ecevit, Kıbrıs’a çıkartma yaptığı için Niğde AP milletvekili ve Devlet Bakanı Seyfi Öztürk’ün kendisini savaş suçlusu ilan ettiği için mahkeme vereceğine değiniyordu. (Milliyet, 02.10.1975) 1970’li yıllarda iç politikada Kıbrıs böyle çekememezliklere(!) neden olurken, dış politikada ise gerek Amerika, gerek Yunanistan ve diğer Batılı ülkeler Kıbrıs çıkartmasının acısını çıkartmaya başladılar. Amerika’nın silah ve ekonomik ambargosundan sonra Yunanlı diplomatlar ve diğer Batılı diplomatlar uluslararası platformlarda Türkiye’ye karşı Kürt ve Ermeni sorunlarından söz ettiler. Sonra birdenbire Ermeni terör örgütü ASALA ortaya çıktı ve birçok diplomatımız şehit edildi. 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra, yani 12 Mart’tan sonra tekrar toparlanmaya çalışan Türk Solu ezilmeye çalışırken; Kürt Solu bir şekilde korunup kollandı ve bunların içinde Apocular olarak bilinen PKK ise zamanla güçlenerek ortaya çıkmıştır ki, görünmez bir el sürekli olarak Abdullah Öcalan’ı korumuştur. Devrimci Doğu Kültür Ocakları’ndan (DDKO) yetişme olan Öcalan, DDKO’lu olup bundan yargılanmayan tek kişidir! Yabancı emperyalist güçler tarafından kurulan ve içerideki yerli işbirlikçilerle korunup kollanan PKK, bir ara ASALA ile ortak eylem planı yaptıklarını açıklamışlardı. Çok ilginçtir, bir Kürt ayaklanması olan Ağrı ayaklanmasına öncülük eden de bir Ermeni örgütüydü. Yani ASALA ve PKK’yı başımıza bela edenler, Kıbrıs’ın acısını çıkartmaya çalışan başta Amerika ve Yunanistan’dır. Apo yakalandığında da üstünde Yunan pasaportu çıkmamış mıydı? Ülkemizde de sözde Kürt sorunun yabancılar tarafından özellikle kaşınması da bu dönemlere rastlar! PKK’yı başımıza bela eden sağcılar Evet, görünmez bir el, işçi sınıfının iktidarını savunan, emperyalizme karşı ülkenin tam bağımsızlığını savunan Türk Solu’nu ezerken; davası işçi sınıfının iktidarı bile olmayan hatta emperyalizmle işbirliği yapıp ülkeyi bölmeye çalışan Kürt Solu’nu ise koruyup kolladı. Deniz Gezmiş, Mahir Çayan gibi Türk Solu’nun ileri gelen devrimcileri idam edilip veyahut havan toplarıyla katledilirken 12 Mart’ta yargılanan Apo’nun suçları arasında nedense “Kürtçülük”, “bölücülük” olmadığını görüyoruz. 12 Mart faşist diktasının altında ezilen Türk Solu, 1974 affıyla cezaevlerinden çıkmıştı ve tekrar örgütlenmek istiyordu. Ama bu sefer de Kıbrıs Barış Harekatı dolayısıyla Amerika’nın ve onun yerli işbirlikçilerinin, yani Milliyetçi Cephe hükümetinin ithalatçı işadamlarının piyasadan gaz, şeker, yağ gibi halkın ihtiyacı olan temel maddeleri çekerek nasıl bir buhran yarattıklarını da unutmadık. Bu Türk Solu’nu kötü göstermek amacıyla yapılan bir manevraydı. Amerikan işbirlikçisi sağcıların Türk Solu’na yapmış oldukları kötülükler yalnız bunla sınırlı değildi. 80 öncesi Doğuda Türk Solu örgütlenmesi Kürt Solcusu Apocular tarafından kırılmaya çalışılırken diğer bir yandan da Ülkücü Kürtler, Doğuda Türk Solu örgütlenmesini kırmaya çalıştılar. Bundan dolayı Türk Solu ne çektiyse bir bu ülkücülerden, bir de Apoculardan çekti. Bugün bilinen bir gerçek daha vardır o da Türk Solu örgütlenmesini kırmak için Kontrgerilla tarafından Kürt Solu’nun yani Apocuların desteklendiği, kullanıldığı iddiasıdır. Peki nedir bu Kontrgerilla? Tüm Dünya’da NATO’ya bağlı olan ülkelerde sol örgütlenmelerle mücadele etmek amacıyla devlet içinde eli silahlı terör çeteleri kurulur. İşte bu Kontrgerilla Kürt solcuları, ülkücüleri, gericileri Türk Solu’nun üzerine saldırtır. Eski CIA istasyon şefi Paul Henze “Eğer militan Kürt grupları Marksizm yerine İslami ideolojiyi bayrak yaparlarsa Kürtleri devlete karşı mobilize etme şansları yüksektir.” diyerek bölücü Kürtlere yol gösteriyordu. Zaten bu yıllarda PKK’nın İslam kartını oynadığı yıllardı. Teröristbaşı Öcalan’ın “dinin anti-emperyalist, anti-sömürgeci bir temelde ve halkın tarihi geleneklerine uygun mücadele aracı olarak kullanılmasına önayak olmak gerekir,” dediği yıllardı. Yani Marksist-Leninistlik yerine Kürt-İslam Sentezi yaptığı yıllardı! Ya da Uğur Mumcu’nun değimiyle “Dün gericilik Kürtçülüğe nasıl maske ve kalkan olarak kullanılmışsa; bugünde aynı Kürtçülük, bu kez Marksistlik ve Leninistlik maskelerini kullanıyor” Peki kimdir bu PKK’ya akıl veren Paul Henze? 80 öncesi ülkemizde devrimcilere karşı eli silahlı sokak gücü oluşturmak için arazi tahsis eden ve 12 Eylül’de MHP’li olup tek aranmayan MHP’li Murat Bayrak’ın silah temin ettiği CIA ajanı Frank Terpil’in başı! Ya da ülkemizde komando kapmalarının kurulması için çalışan Türkeş’in yakın dostu CIA ajanı Ruzi Nazar’ın mesai arkadaşı! PKK’ya akıl veren CIA ajanları Türk Solu’nun belini kırmak için bir yandan PKK’yı örgütlerken diğer bir yandan da ülkücü, sağcı ve gericileri örgütlüyordu. Yani ülkücüleri ve PKK’yı Türk Solu’nun üzerine saldırtan Amerika’dır. Fakat bu, PKK’yı başımıza bela olmasına vesile olan yerli işbirlikçilerini görmemize engel olmamalıdır. Çünkü, PKK’yı başımıza asıl bela edenler, Türk Solu iktidar olmasın diye yırtınan Demirel’ler, Türkeş’ler, Özal’lardır. Şimdi bu işi Tayyip ve AKP yapıyor. O nedenle günümüzde doğru dürüst örgütlenememiş, işçi sınıfının davasını savunmayan Türk Solu mevcut olduğu için, Marksist-Leninistlik maskesi altında Kürt milliyetçiliği yapan PKK, sağ ve gerici siyasi oluşumların yardımıyla bu boşluğu doldurarak, tüm istediklerini alarak Türkiye’yi işgal ediyor. Ve buna da asıl neden olanlar Türk işçi sınıfının düşmanı olan sağcılar, gericilerdir. Türk Solu’nu hazmedemeyenler, Kürt Solu’nun parçası olan PKK’yı yutkuna yutkuna hazmediyorlar!
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||