![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım Merhaba Sağdıç, nasılsın? Suphi Bey’in geçen konuşmamızdaki anlattıkları bir mide bulantısı gibi beynimde dönüyor. Çünkü yaşamımda belleğime yer eden hiçbir söz olmadı. Ses belleğinin zayıflamasının kötü bir şey olduğunu düşündüm başta. Sonra, durdum kendi kendime. Ve Suphi Bey’in ne denli kısmetli olduğunu anladım. Yaşamamız boyunca o denli gereksiz ses ve söz duyuyor, bunlara maruz kalıyor, sonra da, bunlara ya yanıt veriyor, ya da bunları kafamıza öyle takıyoruz ki; Suphi Bey’in yaşamının merkezine bir tek Hâtice’nin dediği o sözü koymasına saygı duyuyor ve imreniyorum. Bir tek o sesle : “Çünkü ben Suphi’yi seviyorum, Fikret”le yaşamak, yaşamboyu tek bir kadını sevmek gibi; hatta, daha da güç bir şey. Bin sesi duymak, duyduğum bu bin sesi algılamak ve bunları bellemek yerine, bir tek “Seni seviyorum” sesini aklımda bir tutsak gibi tutmayı yeğlerdim. Sanırsam, bu, olmayacak ancak. Velhâsıl, konuşmamız gerek... “Neden böyle düşünüyorsun?” “Düşünüyorum işte.” “Kimseler seni sevmeyecek ve sana kimseler ‘Seni seviyorum’ demeyecekler mi?” “Beni birileri sevebilir elbet. Ancak, başka birini sevebilme olasılığı olan birinin sevmesi güç. Hâtice sevebilirdi Fikret’i örneğin. Ancak, O, Suphi Bey’i seçti. Gerçek âşk budur bence işte. Yoksa önünde sevecek biri olmayan birince sevilmek, çok da önemli değil. Olağan bir durum bu. Ben, başka bir şey, daha büyük ve ağır bir şey istiyorum. Anlatabildim mi, Sağdıç?” “Dediğinizi ben anladım.” “Bak, gördün mü, Sağdıç! Suphi Bey, anladı.” “İyi. İyi. Güzel. En azından biri anladı.” “Anlamama gerek yoktu, Sağdıç Bey.” “Neden, Suphi Bey?” “Anlamama gerek yok çünkü ben yaşamıştım bunu zaten. İnsanın, yaşadığı bir şeyi anlamasına gerek yoktur, Sağdıç Bey. Zaten, yaşamıştır onu çünkü.” “Nasıl?” “Açlık çeken birinin açlığı anlamasına gerek yoktur. Zaten, açtır çünkü. Seven birinin sevdayı anlamasına gerek yoktur. Zaten, seviyordur çünkü.” “Peki,.. Yaşamı yaşıyoruz ancak yaşamı anlayamıyoruz türlü. Bu, neden?” “Evet. Neden, Suphi Bey? Bende katılıyorum burada Sağdıç’a.” “Çok bâsit. Yaşamı anlamaya çalıştığımız için yaşayamıyoruz. Yaşayamadığımız için de, yaşamı anlayamıyoruz. Zaten de, yaşamı anlamaya gerek yok. Ağır vâkit kaybı. Anlayacağına, yaşamı sevsen daha iyi, daha yeğ bir şey.” “Doğru özünde.” “Tabii doğru. Buralardan geçmiş biri olarak söylüyorum bütün bunları size.” “Sağolun, Suphi Bey.” “Sağolun, Suphi Bey’ciğim.” “Rica ederim. Ancak, teşekkür etmek bazen gereksiz oluyor bazı konularda.” “Nasıl?” “Yâni... Bu dediklerim için teşekkür etseniz ne olacak ki, yaşama geçirmedikten sonra bunları.” “Ancak... Yâni... Bunlar birâz güç değil mi? Yâni... Bu dedikleriniz. Yaşam ve sevda konuları.” “Güç, ancak biz güçleştiriyoruz.” “Nasıl?” “Sevdayı ve yaşamı yaşamak yerine anlamaya çalışarak. Yalın olmak gerek. En gücü de bu zaten :Yalın olmak. Örneğin, sizce en güzel âşk izlemi hangisidir? Ya da en güzel âşk sâhnesi?” “Bilmem. Şimdi, birden sorunca böyle...” “Ben de, şimdi... Bir ânda... Bulamadım bir şeyler. Belkiyse, Selvi Boylum Al Yazmalım...” “Daha yalını yok mu daha yalını?” “Dediğim gibi, birden sorunca düşünemedim hiçbir şey.” “Ya siz, Sağdıç bey?” “Sevmek Zamanı?” “Bakın, bu olabilir işte. Ancak, benim aklımda daha başka bir sâhne var.” “Hangisi?” “Doktor Jivago’dan bir sâhne.” “Culi Kıristi ve Ömer Şerif’in arasındaki sâhneler mi?” “Hayır.” “Hangisi o zaman?” “Anlatayım. Yuri Jivago, üvey kardeşinin önerisi üzre, Moskova’dan kırsal bir alan olan Yuriyarin’e (adından emin değilim, sallıyor olabilirm) doğru yola koyulur. Vagonlarda 50 kişi kalmaktadırlar. Yuri de, kendisiyle birlikte, 4 kişinin yükünü omuzlarında taşımaktadır. Oğlu, karısı ve kaynatası. Koşullar çok sağlıksızdır. Herkesler vagonlara tuvaletlerini yapmakta, kirlenen yerler ilkel maddelerle arındırılmaktadır. Çok az sayıda ranza vardır. Çoğu kimseler yerde yatmaktadırlar. Pisliklerin arasında. Şimdi bu anlattıklarımı bir düşleyin. İnsan, o ortamda ne düşünebilir? Bir ân önce bu işkencenin bitmesini diler herhâl. Ancak, yaşlı bir çift vardır. 80’lerinde. Birâzdan diyeceğim sâhneyi, vagondaki en ters ve en asabî adamın gözünden izleriz. Sinirli adam uyanmıştır. Saçları soğuktan ıslaktır. Belkiyse, saçları sürek ıslak olduğundan ıslaktır. Sinirli adam uyanmıştır. Pis pis çevresine bakar. Birden gözüne, pislikler arasında yatan, o yaşlı çift çarpar. Yaşlı adam ve kadın üşümemek için birbirlerine sokulmuşturlar. Yaşlı adam, vagon sarsıntısından, birden uyanır. Karısına bakar. ‘Bu ortamda bile ne denli güzelsin!’ diye karısının yüzünde gözlerini gezdirir (Unuttum bu kısmı özünde. Belkiyse, bakmıyordur bile. Bakmıyorsa eğer, daha da büyür o sâhne). Sonra da, öper. Ancak, çok yumuşak bir biçim. Dudaklarıyla ıslatmaz kadının yanağını yâni. Yalnızca dudaklarının uçraları dokunur kadının yanağına. Sonra, gözlerini kapar. Gülümseyerek. Hemen ardından, kadın nârin öpücüğün etkisiyle gülümser. Ve birbirlerine daha da sokulurlar. Hiçbir söz yok. Hiçbir aşırılık yok. Yalnızca 2 yaşlı. Birbirini seven 2 yaşlı. İşte, böyle yalın olmalı insan. Bu yalınlık karşısında kimseler dayanamaz. O sinirli adam bile dayanamamıştır zaten. O da, bu gördükleri karşısında gülümser. Gerçek âşk budur. Bunu anlamaya çalışmak, ya da aynı şeyi deneyerek yapmaya çalışmak vâkit kaybıdır. Bu, yalnızca yaşamakla olur. Yalın yaşamakla. Yaşamın içresinde elene elene, yaşamı eleğinde eleye eleye...” “Güzelmiş.” “Ben böyle bir yaşayacağımı sanmıyorum. Değişik koşul ve zamanların insanlarıyız. Ben yaşamak istesem, yaşayacak kişiyi bulamadım mı; yatar bu iş. Her şeylerin üstüste gelmesi gerek. Güç zanaat...” “Bak, hâlâ bulur muyum, bulamaz mıyım diye düşünüyorsun. Düşüdüğün hiçbir şeyler gerçekleşmez. Yalnızca yapacaksın ve yaşayacaksın.” “Anlıyorum.” “Anlamak da yok. Yaşamak var. Yapmak var.” “Oldu.” “Ben de, bu yalınlık da bir sâhne biliyorum.” “Nedir?” “Anlatayım, Suphi Bey... Benimkisi kavuşamayan bir âşk sâhnesi.” “İzlemin adı ne?” “Âşkta 2. Defâ Yoktur” “Güzelmiş...” “Evet. Gençler (Ömer ve Suzan) birbirlerini sevmektdirler. Ancak, tattıkları bazı duyguları 2. kez yaşadıklarını fârkederler. Ve âşklarını yıpratmamak için birâz ayrılırlar.” “Yapılacak en geri iş!” “Bence de, ancak ayrılırlar işte. Sonra da, araya zaman girer. Yıllar geçer. Birgün, yolda karşılaşırlar. Yanlarında eşleri vardır. Ömer, Suzan’ın elini sıkar. Suzan’ın birden içresi ürperir. Sonra da, eşlerini bile tanıştırmadan, ikisi de aynı ânda ‘Yetişmemiz gereken bir yer var.’ diyerek, uzaklaşırlar birbirlerinden.” “Eeeeeeee, ne var bunda?” “Dayan, Sağdıç.” “Cidden, neden tanıştırmadılar ki eşlerini?” “Çünkü Ömer’in eşinin adı :Suzan; Suzan’ın eşinin adı da :Ömer’dir. Tanıştırsa, olacak gâripliği siz düşünün.” “Güzelmiş. Unutamama. Ne zaman izledin bu izlemi? Ben bilmiyorum çünkü.” “Daha izlemedim. Ancak, 2 yıl sonra gösterime girecek.” “Sen nereden biliyorsun?” “Ben çektim de ondan.” “İlginçmiş cidden.” “Sağolun, Suphi Bey.” “Suphi Bey?” “Buyrun, Sağdıç Bey.” “Konuşmaya daldık da... Dostunuz da kalmıştık biz özünde.” “Haklısınız. Şimdi o konudan sözederim.” “Birâz sonra sözetsek, olur mu, Suphi Bey?” “Pek tabii.” “Neden ki?” Çünkü sözü kısa, özü uzun tutmak gerek, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||