![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Okan İşbecer
Son zamanlarda Taraf’ın yalan haberden dolayı başı belada. Hatta, NTV ile mahkemelik olmak üzereler. Nedeni ise Taraf’ın Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü olayı ile ilgili dedektifçilik oynaması. Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümü, Taraf gazetesi tarafından ısrarla gündemden düşürülmüyor. Belirli aralıklarla Taraf gazetesinde Yazıcıoğlu’nun ölümü ile ilgili komplo teorilerine yer veriliyor. BBP’nin ve Yazıcıoğlu’nun bu kadar sık gündeme geldiği başka bir yayın organı da yok. Zannedersin Taraf BBP’nin yayın organı. Ahmet Altan Alperen Ocakları’na başkan olmaya mı çalışıyor dersiniz? Nasıl olsa siyaseten aralarında bir fark yok. Olmaz olmaz demeyin, olmaz olmaz. Her neyse. Taraf geçenlerde bir haber yaptı biliyorsunuz. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düşmeden önce NTV telefonlarından 295 kez arandığını iddia etti ve bunun altında bir bit yeniği olabileceğini yazdı. İki gün sonra NTV, Taraf’a cevap verirken kendi kayıtlarını da ortaya koydu. İş burada biraz karışmaktaydı çünkü Taraf gazetesinin elindeki kayıtlara göre NTV’den yapılan ilk arama saat 14:34’te yapılmış görünüyordu. NTV’deki kayıtlara göre ise ilk arama 16:34’te yapılmıştı. Peki bu iki saatlik fark nereden geliyordu? Tabii ki dünya saati ile Türkiye saati arasındaki farktan. Şöyle ki, İngiltere’deki Greenwich’e göre ayarlanan dünya saati ile Türkiye’deki yerel saat arasında iki saatlik bir fark vardır. Taraf gazetesi, uyanıklık edip Greenwich’e göre tutulan kayıtları ortaya atınca gerçekten de NTV’den kaza öncesinde Yazıcıoğlu’nun defalarca arandığı sonucu çıkıyordu. Bu durum da üzerine senaryo yazılmaya gayet müsaitti. Taraf, tam da bunu yaptı. Ancak NTV Türkiye saatine göre tutulan kayıtları ortaya serince Taraf’ın foyası meydana çıktı. Öyle ya, madem kaza Türkiye’de oldu, kazanın saati Türkiye saatine göre tutanaklara geçti, aramaların saati de Türkiye saatine göre gösterilmeliydi. NTV haklı olarak Taraf’a “Greenwich ile Türkiye arasındaki saat farkından haberiniz yok mu?”, “Bu kadar cahil misiniz?” dedi. Suçüstü yakalanan Ahmet Altan da ne yapsın kalktı özür diledi yanlış yaptık diye. Ama özürü bile öyle bir diledi ki, resmen kabahatinden büyük. NTV de bunun üzerine tuttu, hiç aklında yokken, Taraf’ı mahkemeye verdi. Geçenlerde Ahmet Altan CNN-TÜRK’te Cengiz Çandar ile Hasan Cemal’in sunduğu programa katıldı. Yanında Eş Genel Yayın Yönetmeni Yasemin Çongar da vardı. Konu dönüp dolaşıp NTV ile Taraf arasındaki yargıya intikal etmiş yalan haber meselesine gelince şöyle bir diyalog geçti: “Ahmet Altan: Bizim hata yapmamızı bekleyen bir medya ortamı var. Cengiz Çandar: Fazlasıyla var. Ahmet Altan: Böyle kelimeleri kullanıyor musunuz bilmiyorum ama ‘kerhanedeki aile kızı gibiyiz’.” Ahmet Altan’ın kerhanedeki konumu nedir bilemeyiz ama bildiğimiz bir şey varsa o da Ahmet Altan’ın bu tür benzetmelere karşı bir zaafıw. Hatırlarsanız daha önce de Taraf’tan ayrılan Oya Baydar için “Pavyon’un namuslu kadını” demişti. O zaman gazetesini Pavyon’a benzeten Altan, bu kez dozu daha da artırarak kerhane kızına benzetmiş. Bir insan ömrü boyunca pornografik “roman” dışında bir şey yazmazsa, şu saatten sonra yapacağı benzetmeden de bir hayır gelmez. Tabii insanın kendi tercihidir. Romancılıkta tutunamayabilir, gazetecilikte de maşa olmanın, yalan haber yapmanın ötesine geçemeyebilir. Bu işin sonunda kötü yola da düşebilir. Kendisini böyle tanımlıyorsa saygı duymak gerekir. Ancak kendisini gazetelerin üçüncü sayfalarındaki fuhuş haberlerinde görürsek üzülürüz. Diyarbakırspor! Yetti be! Çekilirseniz çekilin...
Her maçı ayrı bir olay olan Diyarbakırspor’un son maçında yaşananlar ise adeta “Yeter artık” dedirtti. Gaziantepspor ile Diyarbakırspor arasında oynanan maçın büyük çoğunluğu, Diyarbakırspor’un 1-0 üstünlüğü ile geçti. Maçın 87. dakikasından sonra açılan Gaziantepspor, üst üste bulduğu iki golle maçı 2-1 önde tamamladı. Maçın bitiş düdüğü ile birlikte Diyarbakırsporlu yöneticiler saha içine girip hakeme saldırırken, Diyarbakırsporlu taraftarlar da koltukları kırıp sahaya atmaya başladılar. Olaylar ancak sahaya polisin girerek müdahale etmesi sonucunda duruldu. Maçın son düdüğünün çalınmasıyla birlikte Diyarbakırspor İkinci Başkanı Turhan İlgin ve Asbaşkan Halit Ensarioğlu ile birlikte sahaya giren Diyarbakırspor kulübü başkanı Çetin Sümer’in şoförü Salih Yavuz, maçın hakemi Süleyman Abay’a saldırdı. Maçın ardından ekranlara yansıyan görüntülerde hakeme saldırdığı açıkça görülen Yavuz, sonrasında akreditasyon kartını saklamaya çalışarak uzaklaşırken görülüyor. Görevlilerin akreditasyon kartını almayı bir türlü başaramadığı Salih Yavuz, Ancak polis müdahalesiyle kartını görevlilere teslim ediyor. Gerçi o kartın söz konusu kişiye ait olup olmadığı bile belli değil. Çünkü Diyarsakırspor’un sicili başkasına ait akreditasyon kartı ile sahaya adam sokma konusunda kabarık. Daha önce de kartını başkasına kullandıran Diyarbakırspor yöneticisi Bülent Fidan 90 gün, Fidan’ın kartını kullanarak hakeme saldıran Mehmet Budak ise 105 gün hak mahrumiyeti cezası almıştı. Ayrıca Diyarbakırspor da 45 bin lira para cezasına çarptırılmıştı. Görüldüğü gibi Diyarbakırspor’un saha içinde estirdiği terör ilk değil. Kulüp yöneticilerinin sahaya inip hakeme saldırması ise Türk futbolunda görülmemiş rezalet. Bütün bu rezilliklere rağmen Diyarbakırspor hâlâ Süper Lig’de tutulabiliyor. Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer ise, maç sonunda Gaziantep’te yapılan yönetim toplantısından sonra uğradıkları haksızlık nedeniyle ligden çekilme kararı aldıklarını duyurdu. Hem suçlu hem güçlü diye buna derler herhalde. Adamdaki yüzsüzlüğe bak. Takımın yenilince sahayı karıştır sonra da mızıkçılık edip “ben oynamıyorum” de. Çetin Sümer’in açıklamalarından sonra spor camiasının neredeyse tamamı, TFF yetkilileri ve hatta Hürriyet gazetesinden Fatih Çekirge bile çekilmenin nedenleri üzerine kafa yorup Çetin Sümer’i vazgeçirmeye çalıştılar. Bir Allah’ın kulu da çıkıp “Ne diyorsunuz siz be, çekilirseniz çekilin. Biz sahalarımızda terör değil futbol istiyoruz.” diyemedi. Yine Türk milletinin sesi olarak bu görev bize düştü. Diyarbakırspor Başkanına ve yönetimine sesleniyoruz: Çekilirseniz çekilin. Türk futbolunun Diyarbakırspor’a ihtiyacı yok! TKP’den 29 Ekim kutlaması
Özellikle Cumhuriyet’e sahip çıkma hususunda son dönemde TKP içinde belli bir eğilim gelişmeye başladı. Geçtiğimiz 30 Ağustos Zaferi’nin yıldönümünde TKP’nin yayımladığı bildiri üzerine Kaya Ataberk arkadaşımız ayrıntılı bir değerlendirmede bulunmuştu (Kaya Ataberk, “TKP ve 30 Ağustos”, TÜRKSOLU, Sayı: 252). TKP bu tavrını, önceki hafta kutlanan Cumhuriyetin 86. yıldönümünde de sürdürdü. TKP, Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla dağıttığı bildiriye “Yaşadığımız topraklarda bundan 86 yıl önce, bağımsızlık, laiklik ve egemenlik iddiaları ile çok değerli bir yolculuk başlamıştı.” cümleleriyle başlıyor. Milli Mücadele’nin “çok değerli bir yolculuk” olarak nitelenmesi, sol açısından oldukça önemli. Zira solun Milli Mücadele alerjisi hepinizin malumu. TKP’nin 30 Ağustos’un yıldönümünden sonra Cumhuriyet’in yıldönümünde de Milli Mücadele’yi kutsayan ifadelere yer vermesi ise bazı kesimlerde belli tabuların yıkılmakta olduğunun bir göstergesi. Bu bakımdan TKP’yi kutlamak gerekir. Bildiride yer alan “Türkiye Cumhuriyeti emperyalist işgale karşı direniş ile başlayan, işbirlikçiliğe ve gericiliğe karşı mücadele ile anılan büyük bir ileri sıçramadır.” ifadesi ise TKP açısından gerçekten de ileri bir sıçrama olarak görülmeli. En azından Cumhuriyet’in antiemperyalist ve ileri bir adım olduğunu cesaretle ortaya koyabilmişler. Yine aynı bildirideki “Bugün iktidar koltuğuna oturtulan AKP aracılığıyla, bağımsızlık iddiasından tümden kurtulmak istiyorlar. Laikliğin adını bile duymak istemeyen bu asalakların en büyük arzusu, ülkeye baktıklarında halk iradesi değil, sürü psikolojisi görmektir. Onların hedefi, emperyalizmin ihtiyaçlarına daha uygun, sermaye egemenliğinin pekiştiği ve gericiliğin toplumsal-siyasal etkisinin daha da büyüdüğü bir ülkedir. AKP'nin görevi ve hedefi budur, bunun adı Türkiye Cumhuriyeti'nin tasfiyesidir.” tespiti de bugüne kadar sadece belli bir kesimin dile getirdiği ancak TKP’nin de içinde bulunduğu sol kesimin pek umurunda olmayan “bağımsızlık”, “laiklik” gibi kavramların sahiplenilmesi de ileri bir adım olarak görülebilir. Bildirinin sonunda ise Türkiye’nin önüne iki seçenek koyuyor TKP. Ya Yeni Osmanlı yolu ki, din-iman-vatan-millet sözcükleri arasına gizlenen ABD uşaklığı; ya da TKP’nin temsil ettiği Sosyalist Cumhuriyet seçeneği. Buraya kadar her şey iyi de TKP’nin temsil ettiği seçenek biraz muğlak bırakılmış. Eşitlikçi, bağımsız, özgür bir cumhuriyet kulağa gerçekten de hoş geliyor ve kime sorsanız buna itirazı olmaz. Ama Türkiye Cumhuriyeti’nin önündeki mesele salt AKP ve gericilik değil ki. Daha doğrusu ABD’nin, TKP’lilerin deyişiyle, cumhuriyeti tasfiye planı bir tek gericilik üzerinden yürümüyor ki. Şimdi gelelim bildirinin en can alıcı kısmına. TKP’nin bildirisinde iki şeyin adı geçmiyor. Biri, bugün 86. yılını kutladığımız Cumhuriyet’i kuran, yine TKP’lilerin deyişiyle, 86 yıl önce çok değerli bir yolculuğa çıkarak Türk milletini de arkasına alan, emperyalizmi kovan, bağımsız, laik Türkiye’yi yoktan var eden Mustafa Kemal Atatürk. Diğeri ise, bugün belki de irticadan daha büyük bir tehlike olarak karşımızda duran Kürt bölücülüğü. Evet Atatürk’ü sahiplenmek de Kürt bölücülüğüne karşı durmak da bugün için turnusol kağıdıdır. TKP’lilerin samimiyeti de ancak bu noktada ortaya çıkacaktır. Gerçekten emperyalizme karşı tavır alacaklarsa ABD emperyalizminin piyonlarından birine karşı değil tümüne karşı çıkmaları gerekir. Yani TKP’nin bildirisinde yer aldığı gibi Türkiye’de emekçi halklar yok, emekçi Türk milleti var. Bir taraftan Şeriatın diğer taraftan da Kürt bölücülüğünün dayatıldığı Türk milleti. TKP ne zaman bunun farkına varacak, Kürt meselesinin ABD emperyalizminin oyunu olduğunu görecek ve ona göre tavır alacak derseniz, bunun için biraz daha bekleyeceğiz. Çünkü TKP’nin bunu görmesi için milliyetçi olması gerekir ki, bu da onların çok büyük bir dönüşüm geçirmeleri demektir. Girdin de ne oldu?
Önce PKK’lıların davul-zurnayla karşılandığının hemen ertesinde karşımıza çıkmıştı. Eşiyle birlikte İstinye Park’ta alışveriş yapıyordu ve konu ile ilgili soruları duymamazlıktan geldi. Sonra kendisini “Nefes” filminden çıkarken gördük. Filmden çıkan Hürgeneral, “İzlediğimiz Nefes filmi bir sürü mesaj içeriyor. Filmi yapanlara teşekkür ediyorum.” dedi başka da bir şey demedi. Aslında kamuoyunun merak ettiği şey Hürgeneral’in Ergenekon’daki son gelişmelerle ilgili yorumuydu. Çünkü “İrtica ile Eylem Planı”nın bir ucu doa gelip Hürgeneral’e dayanıyordu. O ise ısrarla bu konu üzerine yorum yapmıyordu. Son olarak İstanbul’daki Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda yaşananlar ise tüy dikti. Resepsiyonda Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’le karşılaşan Hürgeneral, “Ne o, beni almaya mı geldiniz?” diyerek sululuğun doruklarında dolaştı. Belki de bu yolla korkmadığını ifade etmek istiyordu ama takındığı tavır, Türk Ordusu’nda Genel Kurmay Başkanlığı yapmış birine hiç ama hiç yakışmadı. Zaten kendisi de kırdığı potun farkında olacak ki, bir daha o mevzuyu açmamaya gayret etti. Hürgeneral son olarak Beykent Üniversitesi’nin düzenlediği bir etkinlikte söyledikleri ile dikkat çekti. Etkinlikte anılarından da bahseden Hürgeneral, bir ara Kuzey Irak ve tezkere meselesine de girmiş. Görelim ne demiş: “Irak’ın kuzeyindeki durumu biz yarattık. 1 Mart tezkeresi geçseydi Türk Silahlı Kuvvetleri kuzeyde belirli bir bölgeye kadar girebilecekti. Kimsenin toprağını işgal etmeyecektik ama orayı kontrol altına alabilecektik. Tezkerenin kabul edilmemesi ile Amerika’nın tek dayanağı olan bölge Irak’ın kuzeyi oldu. Amerika, Kuzey Irak için insanlara muhtaç konuma getirildi. Bugün uygun çözüm bulmazsanız yarın o şey karşınıza sorun olarak çıkar.” Hürgeneral Irak politikamız yok diyor, iyi güzel de kendisi o zamanlar Türk Ordusu’nun başındaki isimdi. Güvenlik politikası üretmek de onun vazifesiydi herhalde. Ama kendisi politika üretme işini Amerika’ya tevdi edince böyle bir sonuçla karşılaştık. Gerçi tezkereyi savunan Hürgeneral’in üreteceği politikadan da hayır gelmezmiş. Sanal Bağımsız
Bilgi çağının bağımsızlık timsali. Bu da nereden çıktı derseniz, efendim geçtiğimiz günlerde Webstar Türkiye Yarışması’nın ödül töreninde konuşan “Sanal Bağımsız”, “youtube” sitesinin kapatılmasını eleştirenlere şöyle yanıt vermiş: “Bir site yaygara yapıyor bizi kapatıyorlar diye. Bizim kimsenin ticaretinde gözümüz yok ama bir yerde faaliyet gösteriyorsanız istediğiniz kadar büyük olun. Bırakın firmayı isterseniz dünyanın süper gücü olun. Buranının kanuna, nizamı neyse ona uymak zorundasınız. Irak işgaline vatandaş izin vermedi. Gitti başka yerden geçti. Ülke büyük olsan küçük olsun. Ülke bağımsızlığını, egemenliğini her zaman korursa o zaman haysiyetli, şerefli bir ülke haline gelir. Asırlar geçmiş esaret altına girmemiş iki milletten biri Türk milletidir. Böyle bir geleneğin sahibi olan millete, gelip birisi ben istediğim gibi faaliyet göstereceğim diyemez.” Valla “Sanal Bağımsız”ın sözleri gözlerimizi yaşarttı doğrusu. Tayyip’in Peres’e posta koymasından sonraki en esaslı harekete imza atan Yıldırım’ı ne kadar kutlasak azdır. Ah bir de bunları ABD’ye karşı söyleyebilseler... Ama yapamazlar ki. Sonra Obama abileri onları delikten aşağı süpürüverir. O nedenle, ne yapsın garipler, Youtube gibi internet sitelerinden hırslarını alıyorlar. Açıklama Yazarımız Emekli Amiral Vedii Bilget’in GATA’dan aldığı raporla ilgili 252. sayımızda yayınlanan açıklaması yalnızca kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Gazetemiz, bu açıklamayı yazarına duyduğu saygı çerçevesinde yayınlamıştır. İlgililere duyurulur.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||