![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eykan Can
Hava piyadeler cevapladı. “Olacağız!” “Sizlere güveniyorum! Gelecek sizi bal rengi harflerle yazacak! Tarih yazacaksınız!” “Yazacağız!” “Şimdi herkes görev başına!” “Emredersiniz!” Birlikler yerlerini aldı. Konuşmanın üstünden bir dakika geçmeden altın renkli kanatlar havalandı. Küçük gruplar halinde ovada dağıldılar. Arkalarından bakan general, onların havalanışını gururla izledi. Birliklerden bazısı üzüm bağlarının, bazısı tarlaların, bazısı zeytinliklerin, bazısı da limon ağaçlarının arasında gözden kayboldu. Limonların arasından geçen bir birliğin başındaki Sarıbaş, emri altındaki Tüysüz Ayak’a döndü.
“Diğerleri nerede!” “Buradaydılar kumandanım!” Arkasına, sağına, soluna baktı. Kimsenin olmadığını görünce hemen ekledi. “Hemen irtibata geçerim onlarla.” “Elini çabuk tutcen tüysüz!” Tüysüz Ayak iletişime geçmek için gayret etti. Ama nedense iletişim için gerekli frekansı bir türlü tutturamıyordu. Bir yandan antenlerini zorluyor, diğer yandan uçuş mesafesini komutana yakın tutmaya çalışıyordu. Bir süre sonra bitkin düştü. “Kumandanım, onlara ulaşamıyorum...” Sarıbaş ani dönüşle, bir limon ağacının yaprağına indi. Tüysüz Ayak da hemen etrafında daireler çizmeye başladı. “Şimdi ne yapcez kumandanım?” “Ne yapcez dersin! Oturup güneşlencez. Birkaç çiçekten polen toplayıp keyfimize bakcez! Yahu en dingillerinizi hep bana mı verirler! Elbette yola devam etcez!” Bunu söyledikten sonra havalandı yaprağın üstünden. O önde, Tüysüz Ayak arkada Karasulak’a ulaşana kadar son sürat uçtular. Köye ulaşana değin, koloniden onlarla birlikte ayrılan hiçbir arıdan sinyal alamadılar. Bu durum Sarıbaş’ın hayli canını sıkmıştı. “Ben biliyordum zaten başımıza bunun geliverceğini! Oturup kalkıp hesap kitap yapmayla araziye çıkma aynı iş değil. Verdiler bize koordinatları, hadi uç dediler. Efendi, iş koordinatla çözülüverseydi bu kadar kayıp verir miydik! Nerde o eski, büyük, şanı tüylerinden akan generaller!” Tüysüz Ayak çekinerek yanına yaklaştı Sarıbaş’ın. “Kumandanım, şey...” “Çabuk konuş, vızıldama tepemde!” “Çok cılız da olsa sinyal almaktayım. Bende hazır frekansı yakalamışken burada olduğumuzu ilettim. Hesaplarıma göre yarım saat içinde burada olcekler.” “Güzel, aferin! Adam olacaksın sen sanırım.” “Onlar gelene kadar ne yapayım kumandanım?” “Gel benimle, takip et beni. O vakte kadar senle şöyle bir köyü geziverelim.” “Kumandanım tehlikeli olmasın!” Baktı ters ters Sarıbaş. “Elimden bir kaza çıkcek,” dedi. Tüysüz Ayak da sesini çıkarmadı bunun üstüne. Köyün sokaklarında gezmeye başladılar. Çeşmenin başında kadınlar konuşmaktaydı. Çeşmenin arkasındaki ceviz ağacının gölgesinde onları dinlemeye başladılar. “Hatçe! Sular gene kesik. O muhtar olcek kocan sayesinde halen çeşme önlerinde dikiliyoz!” “Ben ne ediverem Nurdane nine! Kaç kere söyleyiverdim. Benin ne günahım var, belediyenin işi bu dedi durdu.” “Yazamamış mı gız belediyeye bir dilekçe!” “Yazdım dedi kaç kere. Belediye yakında ekip yolleycek dedi bana da Emine bacı.” “Sadi Bey’ciğine haber salaydı ya!” “Salmış salmış...” “Salmış da ne olmuş! O Sadi, erkek olcek bi de! Er olan yiğit olan sözünde durup duru. Biz böyle gördük. Erkek olcek bi de.” “Ben ne edem Nurdane ninem. Ne desen hakkın var...” “Bunlarda negatif iyon yükü fazla kumandanım!” “Fazla tabi. Muhtar yüzünden birbirlerine dertleniverirler.” “Ayrıca su sıkıntıları var sanırım kumandanım.” “Sadece su sıkıntıları olsa neyse... İleride bu çeşme bile akmayacak. Farkında değiller...” “Bizim sorunumuz ise, onların sıkıntısı değil galiba kumandanım.” Etrafına baktı Sarıbaş, cevaplamadı. Sadece,“Haydi yola devam,” dedi. Birkaç dakika sonra sokaklardan birindeki bir evde, bir yavru köpek ile karşılaştılar. Köpek, Fahri emminin evinin avlusundaydı. Fahri emmi köpeğe yiyecek koydu. Sonra bir süre eşikte köpek ile sohbet etti. Sarıbaş ile Tüysüz Ayak da bahçedeki gül ağacının üstündeydi o dakikalarda. “Nasıl da yiyor. Bak sen kerataya! Ulan ne şanslısın! Yediğin önünde yemediğin ardında mübarek. Derdin yok, tasan yok anasını... Bizde istemediğin kadar çok. Her biri dört koldan saldırıverir akıncılar gibin. O muhtar deyyusu, bugün yine bir başka derdi salcek başımıza. Üçge telefonları için baz koydurcekmiş tepemize. Bir o eksikti. O üçgesine kavuşcem derken biz karşı tarafa geçivercez tez elden... Ye sen, ye oğlum. Boş ver, ben konuşup dururum böyle işte...” Köpek kuyruğunu sallarken Fahri emmi içeri girdi. Tüysüz Ayak’ın birleşik gözleri ışıldadı. “Kumandanım! Bu insan bizim sorunumuzu biliyor!” “Evet farkındayım. Var onun gibi birkaç kişi daha. Ama sayıca azlar.” “Belki bize yardım ederler kumandanım...” “Onlarla iletişime nasıl geçmeyi düşünüyon tüysüz!” “Bilmiyorum...” “Daha kendi arılarımızla doğru düzgün irtibat sağlayamıyoruz. Bir de insanoğluyla irtibat kurcez ha!” Tüysüz Ayak biraz içerlemişti. Sessizliğini korudu. Sarıbaş havalandığında, onu takipteyken bir yandan da bunu düşünmeye başladı. Biraz sonra kahvenin önündeydiler. Kahvenin açık olan camının önündeki masanın altına girdiler. Bir süre orada beklediler. İçerden insanların hararetli sesleri yükselmekteydi. “Bugün köyümüz üçge teknolocisine kavuşuvercek! Sadi Bey sağ olsun! Büyük adam velhasıl.” “Ne yapcek üçge bize, ne getircek?” “Görüntülü konuşuvercez!” “Senin sesini duymak yeteri kadar zul değilmiş gibi bir de suratını mı görcekler muhtar!” “Hasan!” “Yahu muhtar Kerim, köyde toplasan on kişinin bile cep telefonu yok. Bu üçge nemize gerek. Parası da o biçim pahalıymış. Kurunca baz istasyonunu bedavadan telefon mu verivercek bize o Sadi efendi!” “Hasan, bilip bilmeden konuşma! Teknolociyi yakından takip etmediğin için cahilsin. Köyümüz çağ atlamakta sen hâlâ geri geri konuşuyon!” “Sadi Bey büyük adam harbiden.” “Elbette büyük adam Sadi Bey Latif. Teknolociyi bile takip ettiriveriyor bize. Bilgisayarı da onun sayesinde görüvermedik mi?” “Ha şu oğlunun dışında çok içli dışlı olamadığımız aletten bahsediyon! Muhtar Kerim, madem bu kadar teknolocik bir köyüz, niye kadınlar halen çeşme başında? Musluklardan tıs sesi gelmediği gün yok. “O başka bu başka, cahil cahil konuşma Kemal.” “Doğru, daha gıçınızda don yok, üçge ile çağ atlıycez diye düşünüyonuz. Görüntülü görüşmede o donlarlan sizi pırnografik yayın diye kapatıverirlermiş. O görüntülerlen teknoloci harikası oluverirsiniz artıkın. Haydin hep birlikte çağ atlayın bakalım. Aman atlaycez derken tökezleyip eşekten düşmüşe dönmeyin de!” Tüysüz Ayak, Sarıbaş’a döndü. “İçerisi çok kalabalık. Kumandanım, burası nere?” “Bir toplanma yeri.” “Bizim kovan gibi mi?” “Kovan bizim üretim sahamız ve evimizdir. Burası öyle değil.” “Çalışma sahası mı?” “İçeridekilerin hiç çalışır gibi bir hali var mı?” “Bilmiyorum ki kumandanım. Hiç çalışan insanoğlu görmedim ben.” “Çalışanı da vardır. Ama bu gezegene faydalı olanları nadir görürsün.” “Bu insanoğullarının bir kumandanı yok mu? Onların başını çekecek...” “Çeşit çeşit bunlar. Bizdeki gibi değil sistemleri. İçerideki konuşanlardan muhtar Kerim mesela bir tür kumandan.” “Hangi tür?” “Küçük çapta bir idari amir gibi.” “Onun sözü geçiyorsa, onu uyandırmak mı lazım...” “Ah be tüysüz, ne dediğini bilseydin!” “Ne dedim ki kumandanım!” “Gel bak gösteriverem.” Sarıbaş havalandı. Tüysüz Ayak’ta yine peşinden tabi. Bir süre sonra çorak bir araziye geldiler. Toprak kurumuştu. Bir iki turdan sonra yerdeki bir taşın üstüne kondu Sarıbaş. “Buraları daha önceleri alabildiğine tarlaydı. Nasıl çiçeklenirdi bu tarla baharda. Ne çok polenimiz olurdu. Ama sonra kurudu toprak, bereketsizleşti....” Sözünü tamamlayamadı Sarıbaş. Yanlarına biraz farklı türden bir bal arısı aniden yaklaştı. Bitkin halde taşın üstüne kondu. “Uşaklar merhaba. Çok yorgunum. Uyy kanatlarum! Koptular da!” “Sana da merhaba arkadaşım. Uzun yoldan gelmişsin. Nerden nereye böyle?” “Sormayun. Çok uzun yoldan celdum. Kaç kilometre uçtum bilmeyrum. Kovanumun yolunu kaybettum da! Her yanumuzda bir sürü sinyal, manyetuk alan. Nevrum döndü uşağum. Sizi görünce yolu sorayum dedum. Siz niye burada bekleysunuz?” “Bu genç piyadeye sahada eğitim veriyorum.” “Haçen sen veresun uşağum, ben de dinlenurum şurada.” Sarıbaş kaldığı yerden devam etti beklemeden. “Eskiden insanoğlu tohumluk diye kendi ürününden ayırıp kenara koyardı. Geni kendine ait, değişmemiş bitkiler oluverirdi her yeni mahsul. Ama sonra geni değişmiş tohumlar kullandılar. Geni bozuk olunca toprak kaldıramadı bunu. Sonra hali bu işte. Bu topraktan en az elli tür canlı faydalanıverirdi. Böceğinden bitkisine, kuşuna kadar. Şimdi toprakla birlikte onlar da gidiverdi.” “Çok kötü bir yıkım bu kumadanım.” “Bunun nedeni de o muhtar Kerim ve Sadi Bey dedikleri insanlar. Ayrıca buradaki bal üreticilerinin sonunu getiriverenler de onlar. Bizler niye dağlara kaçtık sanıyorsun? Bunla kalmayıp genetiği değişmiş şekerlerle arıları beslemek istedikleri için.” “Kumandanun hakludur genç piyade. Aynusunu bizim orada da yaptular. Bizim koloniler direnuşe geçmuştur hatta. İnsanoğlunun bazusu uyandu da, bizumle direnmektedur...” Durdu baktı etrafına sonra. “Hava kararmadan yoluma cideyum. Ne tarafa cideyum bana bir akul veresun kumandan.” “Vallahi sen kuzeye gitcen.” “Tamam idur. Bu arada tanuşmaduk demeysunuz. Ben Kanadu Tez, Karadenuze yolunuz düşerse beklerum da!” Aynı geldiği gibi bir anda yok oldu arı. Tüysüz Ayak kumandanına baktı. “Kumandanım, niye bizden farklı konuşuyordu?” “Şive farklılığı. Bizim konuşmamız da ona farklı gelmiştir. Ama ne kadar farklılıklar olsa da aynıyız. Sağlam arılardır o yörenin arıları. Yamuk yapmazlar. Bir de şeherli arılar vardır. Onların şivesi yoğudur. ” “Anladım.” “Peki muhtar Kerim’e niye anlatamayacağımızı da anladın mı?” “Onu da anladım kumandanım!” “Aferin. Şimci köye dönelim. Bakalım gelmişler mi?” Köye vardıklarında diğer birliklerden halen ses yoktu. Baz istasyonunun kurulacağı tepeliğe doğru uçmaya başladılar. Belki oraya ulaşmış olanlar olabilirdi. Yolu aldıklarında tepede beklemedikleri bir manzara ile karşılaştılar. Köyün delisi diye adlandırılan Selim, elinde birkaç dövizle köyün çocuklarını toplamış tepede bekliyordu. Dövizlerde: “Baz istasyonu ölüm, biz yaşamak isteyiveririz!” “Son durağımız bu istasyon olmasın gari!” “Doğaya sahip çıkıverelim!” “Arılar bile ölüp duru. Aynşıtayın’ı hatırlayıver!” yazmaktaydı. Çocuklar neşe içinde bağırmakta, Selim onlara önderlik etmekteydi. Tüysüz Ayak heyecandan yerinde duramadı bunu görünce. “Kumandanım! Bakın insanlar bizim için toplanmış!” “Bunlar küçük insanoğulları. Bunların lafı dinlenseydi...” “Dinlemezler mi kumandanım...” Bir süre onları izlediler düşünceli bir halde. Birkaç dakika sonra koloniden gelen bir iki birlik yanlarına ulaştı. Ama sayıları oldukça azalmıştı. Yolunu kaybedenler için bir dakika saygı duruşunda bulunuldu. Ardından baz istasyonunu kuracak şirketin aracını beklemeye başladılar. Çok geçmeden araç yolun başında göründü. Gelenler istasyonun parçalarını araçtan indirmeye başladılar. Selim ve önderliği altındaki çocuklar onların etrafını sardı. Çocuklar onların kıyafetlerini çekiştirirken bir yandan da bağırıyorlardı: “İstasyonunuzu istemeyiz!” Araçtan inen görevliler zor anlar yaşamaya başlamıştı. Sarıbaş diğer birliklerin kumandanları ile aynı anda emir verdi. “Hazır ol! Şimdi!” Yaklaşık elli altmış arı bir anda çalılıkların içinden havalandılar. Çocukları geçip aracın içine doldular. Çocuklar arıları görünce feryat figan bağırmaya başladı: “Arılar bastı!” Selim de onları sakinleştirmek için bağırıyordu. “Sakin olun. Bişiy yapmazlar size!” Çocukların feryadı duracak gibi değildi. Araçtan inen görevliler de aracın yanından uzaklaşarak arılardan kaçtı. Tepenin aşağısından gelen muhtar Kerim ve diğer köylüler de sesleri duyunca koşmaya başladı. Yukarıya ulaştıklarında herkes bir tarafa dağılmıştı. Bir görevliyi arı sokmuş, çocuklardan birçoğunun ağlamaktan gözleri şişmiş, Selim de elindeki dövizi sallayarak “Yaşasın arılar!” diye bağırmaktaydı. Muhtar Kerim en önde seğirtti yanlarına. Tutuşmuş gibi bağırıyordu. “Savulun! Ulen teknoloci bekletilir mi!” Muhtarın arkasından gelen Karasulaklılar birer birer çocukların yanında aldı soluğu. Bazısı çocuğuna kızıyordu. “Sıpa, ne işin var senin burada!” “İşiniz gücünüz kaytarmak!” “Okul yoğumuydu gız bugün!” Bazıları da Selim’e çıkışmaktaydı. Sonra görevliler olayı ve arıları anlatınca bu defa arıları nasıl çıkaracaklarını düşünmeye başladılar. Araçtan çıkmayan arılar Karasulak’ın üçgeye atlayamayacağının işaretiydi... Hasan ve Kemal yola çıktıklarında muhtar Kerim eline aldığı birkaç çalıyı tutuşturmakla meşguldü. Çalıların yaratacağı dumanla arıları araçtan çıkaracağını düşünmekteydi. Çalılar tutuştu. Altları hafifçe korlandığında araçtan içeri soktu muhtar Kerim. İçerideki arılar dumanın etkisi ile dışarı kaçmaya başladılar. İçeride kalan son iki arıdan Sarıbaş, Tüysüz Ayak’a döndü. “Önden çık, geliyorum,” dedi. Tüysüz Ayak’tan sonra içeride arının kalmadığına kanaat eden muhtar Kerim, araca kafasını soktu. Sarıbaş da bunu bekliyordu. “Bu yapacağım son şey de olsa,” dedi içinden ve son gücü ile uçtu, muhtarı ensesinden sokup oracıkta öldü. Muhtar Kerim “Yandım anam!” diye bağırırken o panikle, elinde yanan çalıları tepeden aşağıya attı. Tepenin altındaki çalılardan bir ağaca alevler sıçradı. Ağaç bir anda alevler içinde kalmış diğer ağaçları da rüzgarın etkisiyle alevler yalamaya başlamıştı. Son anda tepeye ulaşan Kemal ve Hasan ağaçlara koşmaya başladılar. Diğerleri de onları takip etti. Üstündekileri çıkarıp alevlerin üstünü kapatmaya çalıştılar. Köyden dumanları görenlerde ellerinde sularla tepeye çıktı. Dört saat sonra alevler kontrol altına alındı alınmasına, ama tepenin üçte birindeki ağaçlar kurtarılamadı. Baz istasyonu için gelen görevlilerse yangın başlamadan orayı terk etmişti. Olaydan sonra toplanan köylüler arasında, ilk söz muhtar Kerim’den geldi. “Arılar yüzünden oldu! O arıları bir elime geçirsem. Ah ulen, nasıl sokuverdi bir de namussuz beni!” “Ağaçlar gitti muhtar!” “Yahu bilirim. Yenisini dikeriz.” “Kaç yılda büyüdüydü onlar Kemal?” “Vallahi bunlar yeni dikildiydi. On beş yılı var yok Hasan.” “Bak işte yine dikeriz. Olmeycek iş değil ki.... Ama üçgeye giremedik ona yanarım.” “Adam olmazsın sen muhtar!” dedi Kemal ve yamaçtan aşağı yürümeye başladı. O adımlarken yamacı, yanından bir arı vızıldayarak geçti.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||