![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eykan Can Parsel parsel...
“Yazıyor, yazıyor! Karasulak’ın sokak isimleri değişcek!” Kahvenin içindekiler teker teker dışarı çıkmaya başladı. İsmet elindekileri sallayarak bağırmaya devam etti. “Yazıyor! Muhtar Kerim’in, son seçimdeki rakibi Halim emminin hile iddialarına yanıtı! Ağzından duyduklarımızla ispatla! Yazıyor!” İçeriden çıkanlar İsmet’in etrafını sarmaya başladı. Belli ki İsmet, bu defa gazeteciliğe soyunmuştu. Bazısı güldü, bazısı meraklandı bu duruma. Ama her şey bir tarafa söyledikleri Karasulak için hareketin habercisiydi yine. “Karasulak Haber yazıyor! Sadi Bey’in yaptırıverdiği uçak gondurma pisti inşaatında son durum! Önümüzdeki yirmi yılda bitircez dedi Sadi Bey! Yazıyor! Almayen okumeyen kalmasın!” “Gasteci mi oldun len başımıza?” “Ne var ki Hayri dayı? Mevcut gaseteler Karasulak’ımızın sorunlarına hiç değinmiyor. Bu büyük eksikliği gidermeli dedim.” “İyi yapmışın da, kaç lira bu bakem?” dedi Latif, araya girdi. “Aslında 50 kuruştu ama ekonomik krizi de hesaba katınce, 25 kuruş yapıverem dedim.” Hacı Sabri’nin gözleri büyüdü bunu duyunca. “Yine çok bu yahu, bu iki kâğıda o kadar para verilir mi?” “Hacı Sabri, hevesini kırmayıver gari. El atmış işte oğlan bi işe.” “Tamam tamam, versin bakalım bir tane,” dedi, yüzünü ekşiterek parayı verdi hacı Sabri. Onu ikna eden Kemal, zaten çoktan eline gazeteyi almış kahveye girmişti bile. Çabucak Hasan’ın yanına gitti. “Gördün mü Hasan, İsmet bu defa gazete çıkarmış.” “Onun için mi oğlan dışarıda bağırıyordu?” “Gel, bırak işi iki dakika allasen yahu?” Hasan elindeki bardakları tezgâha bıraktı, çekti sandalyeyi oturdu. Gazete büyük resim defteri sayfasından iki sayfa olarak biçilmiş, ortasından dikişle tutturulmuştu. Ama sayfalar belli ki özenerek hazırlanmıştı. Dikkat çekilmesi istenilen yerler özenle ve büyük yazılmışken bazı yerlere de oklar çıkarılmıştı. Okların işaret ettiği alanlar şu an için boştu. O alanları reklâm vermek isteyenler için ayırmıştı. Üzerine not düşmüştü. “Her türlü adaba aykırı olmayecek ilan için şahsen bana başvuruverin.” “İlerisini de düşünüyor demek ki,” derken gülüyordu Hasan. Gazeteyi alan beş altı kişi daha kahveye girince, hemen İsmet’in gazetesi okunmaya başladı. Okudukça her biri, sesler gülüşmelere arada serzenişlere yol açıyordu. “Sokak isimleri mi değişcekmiş! Nasıl yahu?” “Hangi sokaklar ki bunlar?” “Karasulak’ta sokak isimleri mi var ki değişcek!” “Bizim bundan niye haberimiz olmamış ki?” “Muhtar Kerim’in marifetidir bu da,” diyerek yan masaya laf attı Kemal, devam etti. “Ne yaparsa en son bizim haberimiz olur zati.” “Günahını almayın adamın. Başkası hakkında konuşmak büyük günahtır, vebaldir.” Tespihini şaklattı ardından imam Nurullah. Kafasını çevirdi. Muhtar Kerim girdi aynı dakikada içeri. “Ne iş muhtar efendi, sokak isimleri varmış da değişivercekmiş? Öyle yazıyor haberler?” “Hani nerde,” dedi yüzünde mutlu bir ifade ile muhtar Kerim. “Hangi gaseteye çıkmışız?” “Karasulak Haber’e?” “O ne!” “Yeni gastemiz. İsmet çıkarmış. Sen nerde çıktın sandıydın ki?” “Ne bileyim Kemal, şöyle ulusal gastelere felan sandıydım.” “Büyük adamsın tabi, yakında ona da çıkarsın merak etme sen. De onu bunu bırak, bu haberin aslı astarı ne onu anlat! Doğru mu bu?” “Bir kısmısı doğru bir kısmısı ...” “Buyur burdan yak! Muhtar Kerim, olmayan isimlerin neyini değiştircen!” “Hangi olmayan isimlerin?” “Bana bir sokak ismi söyle bakıverem o zaman?” “Şöyle ki,” dedi, gerindi muhtar Kerim. Devam etti ardından. “Şu aşağı sokağa ne diyon sen?” “Çeşmenin olduğu sokağa mı?” “He ona. Birine yol tarif edivercen diyelim. Nasıl ediyon?” “Çeşmenin olduğu sokak diyom.” “Olmuyor işte!” “Nasıl olmuyor!” “Bana mesela Süleyman geldi evveli gün...” İyice gerinerek arkasına yaslandı, sonra ekledi. “Cemaller nere gitmiş dedi?” “Kürşatgilin komşusundalar dedim. Sordu ora nere diye. Çeşmenin sokağı dedim anlamadı. Fatma ananın evinin yanı dedim. Tamam dedi, gitti. Sonra ardından postacı geldiydi geçen de. O da Latiflerin evini sorduydu. Çeşmenin sokağı dedim, o da anlamadı. Camiyi arkana al, karşına bak, sağ baştan say, dördüncü ev dedim, o vakit anlayıverdi. Yani ne oluyormuş Kemal Efendi! Herkese çeşmenin sokağı diyince bulunamıymış!” Durdu keyifle Muhtar Kerim. Elini başına götürdü, kasketini düzeltti. Nasıl ağzının payını verdim, diye düşünüp etrafına bakarak güldü gevrek gevrek. “Şimdi ne olcek peki o sokağının adı?” “Çok düşündük...” “Kimle düşündün muhtar!” “Kimle olacak? Sadi Bey’i vermiştir talimatı, bu da düşündüm sanmıştır,” dedi Hasan. “Düşündüm, düşündük ne çıkar ya! Üstüme varmayın! Hayırlı bir işe imza atıyız her zamanki gibin. Hem Avrupalarda tüm sokakların ismi varmış. Köyü kenti değişmiymiş. Ben derim ki Avrupa’ya da adım atıcez böylecene.” “Avrupa kadar başınıza taş yağsın deyyuslar!” “Tamam, yağsın Fahri emmi, Avrupa görmüş taş olsun hemi de.” Muhtar Kerim kendi söylediğine gülerken birden gazetedeki başka bir habere ilişti gözü. “Oklavanka adaları mı? Ora nere ki Hayri?” “Bilmem. Gazete de böyle yazıyor. Ben de ilk kez duydum muhtar Kerim.” “Hasan sen bilir misin orası neresi?” “Vallahi ben de bilmiyorum. Ama Kamil öğretmen bilir herhalde.” Kahveci Hasan bunu söyleyip kapıdan giren Kamil öğretmeni işaret etti. Latif, öğretmeni hemen masaya buyur etti. Kamil öğretmen daha soluklanmadan sorular ardınca sıralandı. “Hocam gene sana işimiz düştü. Oklavanka adaları ne tarafa düşer?” “İlk kez duyduk da hocam. Cahilliğimize veriver.” “Çok adası olduğuna göre denize nazır memleket olmalı...” “Burdan oraya vesait var mı acep?” “Gidicen mi hacı Sabri? Ama cep yakar oranın bileti ben sana diyim.” “Lafın gelişi sordum yahu!” Kamil öğretmen elini kaldırdı sessizlik istercesine. “Bir dakika emmiler. Bir sürü soru sordunuz. Anladığım kadarı ile siz, bu Oklavanka adalarının yerini öğrenmek istiyorsunuz. Ancak ben de bu ismi ilk kez duydum. Nerede geçiyor ki? Bana önce bunu açıklarsanız, o zaman daha kolay olur yerini öğrenmemiz.” Latif gazeteyi açtı. “İşte burda duyduk hocam. Bu haberde geçiyordu.” Kamil öğretmen gazeteyi aldı. Yüksek sesle haberi okudu. “Skandal harita! Oklavanka adaları Menderes ovasının tamamını kendi ülke sınırları içinde bir ada olarak gösterdi. Haritaya itiraz eden yetkililer, bu harita tamamen hatalıdır diyerek şunları kaydetti: Bizim ülkemiz adalardan oluşmamıştır. Zaten bahis edilen yer, Menderes’in Batı Anadolu’da oluşturmuş olduğu ovalardır. Burada bir ada olması söz konusu değildir. Bu haritayı yapanların harita bilgisi sıfırdır. Kendilerini haritayı gördüğümüzde hemen uyardık. Bize verilen cevapta, bu hatayı en kısa zamanda düzelteceklerini, kendileri adalardan oluşan bir ülke oldukları için, gördükleri her toprak parçasını ada olarak tanımladıklarını belirttiler. Ada olması için dört tarafı denizlerle çevrili olması gerekir, burada öyle bir yer şekli var mı diye sorduk. Onlarda bunu öğrendiklerini ve bir daha ada olarak göstermemeye itina edeceklerini ifade etti. Bizde ilk bakışta oluşan bu gerginliğin kısa sürede çözümlenmesinden memnuniyet duyduğumuzu belirttik. Dost ülke Oklavanka adaları ile ticari işbirliğimizi geliştireceğimiz anlaşmalar yaparak, iki ülke arası dostluk bağlarının pekişeceğine kanaatimiz büyüktür.” “Hımm,” dedi, başını kaldırdı Kamil öğretmen. “Şimdi hatırladın mı hocam nerde olduğunu bu ülkenin?” “Vallahi Latif, ne desem boş. Haberde konum belirtmemiş...” “Menderes der hocam. Hani bizim buralar ya, ondan meraklandık.” “Ben derim ki buraları kastetmemişler. Hem yetkililerimiz vermiş ağızlarının payını.” “Vermişler tabi muhtar Kerim, adamlar daha ada ne demek, onu bile bilmezmiş baksanıza!” “Ticaret yapıyormuşuz Hayri. Ne alıyoruz ki onlardan?” “Ne aldığınıza değil ne verdiğinize bakın!” “Kemal ne veriyormuşuz, de bakem bir!” “Onu da sen bulucen muhtar efendi!” “Bozmayalım ağzımızın tadını. Ben asıl şunu merak etmekteyim. Karasulak’ta girer mi içine ki?” “Girebilir Hayri dayı. Ben eminim geçen yaz o yolunu kaybetmiş turistlerin başının altından çıkıverdi bunlar. Yana yakıla içmişlerdi kar şerbetlerini. Bunlar pek güzel, mis mis dedilerdi, hatırladınız mı?” “Kar şerbetinde gözleri mi kaldı dersin Selim?” “Ama onlar Alamandı...” “Hepisi işbirliği içinde bunların, ben bilirim ciğerlerini Latif ağabey! Yani size diyceğim odur ki emmiler, büyük bir kompilonun merkezinde bulunmaktayız.” “Selim gene başlama. Milleti kompilo diye diye kompilomanyak yaptın len. Yahu siz ne bakıyınız bu deliye.” Selim aldırış etmedi hakkında söylenenlere. Devam etti. “Girer tabi. Hatta Karasulak girmekle kalmaz, bu olayın asıl nedenidir!” O ana kadar hayıflanarak onları dinleyen Fahri emmi, yan masadan cevap verdi bunun üstüne. “Girme mi! Hiç girme mi, akılsızlar!” “Bakın gördünüz mü! Fahri emmi de benimlen aynı fikirde.” “Başlatma fikrine eşek sıpası!” “Hemen de celalleniverme Fahri emmi. Ne dedik ki şimci?” “İki gıdım aklınız olsa bişiy diyceniz de, o da yok anasını... Boşa konuşup duruverirsiniz.” “Konuşmayalım mı emmi? Konu bizi de ilgilendirivermekte. Konuşmasak dünyadan haberiniz yok dersin, konuşsak...” “Dur hele bir muhtar Kerim,” dedi Fahri emmi onun sözünü keserek. Sandalyesini yanına aldı, onların masasına çekti. “Topal Osman vardı zamanında, bu civarda gezerdi. Üç beş koyun otlatır, rızkını çıkarmaya çalışırdı. Hatırladınız mı deyyuslar?” “Hatırladık,” dedi kahvedekiler azalan çoğalan seslerle. “Hah işte o topal Osman, bir gün bana geldiydi. Emmi bırakıcem bu işleri para biriktiriyom dediydi. Ne iş etcen Osman dedim. O da anlatıverdi bana: Babamdan kalan bağı bahçeyi, hasada ortak, emmimin oğluna verdiydim. Bana üç beş kuruş ordan geliyor. Ama tümünü sırtlanmam için para lazım. Ondan güdüyoz işte koyunları, bizde para biriktirelim de toprağımıza hepten sahiplenelim diye. Az biraz eksiğim kaldı, onu da tamamlayıverince babam da rahat edicek mezarında. Böyle bir niyeti vardı topalın. Gel zaman git zaman köye uğramaz oldu ama. Aşağı köyün muhtarı Mustafa’ya denk geldiydim bi gün. Dedim, gördün mü bizim topalı, uğramaz oldu bizim köye. He gördüydüm emmi, dedi. Topalın emmi oğlu bağını bahçesini okutmuş, o da deli divane geziniyor, dedi. Deme ya dedim. İyi herifti topal, niye satmış ki ondan habersiz bu deyyus emmi oğlu, diye kızdıydım. O da bana yıkılıverdi orda. Sanki sormamı beklermiş gibi konuştu da konuştu: Vallahi emmi biz topala zamanında dediydik, bak güvenme buna, verme bağını bahçeni. Ele güne aslında oraları benim diye cakalanıverir bu herif dedik. Dinlemedi bizi topal. Yapmaz dedi. Hem öyle olsa hasadını bana pay etmezdi dedi. Sonra iş işten geçince kalıverdi böyle başı kabak arkası cıbıldak.” Fahri emmi onu dinleyen köylülere baktı. “Ne anladınız şimci benim anlattığımdan?” Köylüler baktılar birbirlerine. İlk muhtar Kerim konuştu. “Fahri emmi, iyi hoş konuşuverdin de! Biz topal Osman kadar safdil miyiz ki!” “Değilsiniz tabi, siz ondan betersiniz maşallah!” “Topal Osman’ı sonra gördün mü emmi?” “Görmedim Latif. Duyuverdim ki sonra, Osman hakkın rahmetine kavuşmuş. Öte tarafta karşılaşırız herhal. Orda da iki çift lafım olacak ona!” “Yani öte yanda da kurtuluş yok senden emmi.” “Burada akıllanmayanlara diğer yanda daha çok ilgilenivermek gerek muhtar Kerim. Neme lazım, bu akılsızlar orada da ifadeyi yanlış veriverirler.” “Tövbe estağfurullah!” dedi imam Nurullah. Ters ters baktı Fahri emmiye. Fahri emmi duymazlığa vurdu, hızını kesmedi. “Siz şimci bu aklınızla kimin günahı kimin sevabı var, onu bile karıştırıverirsiniz oralarda.” Oğlu Hasan’a seslendi ardından Fahri emmi. “Hasan, anana bi bakta geliver. Biraz hali yok gibiydi ben evden çıkarken.” “Hemen baba,” dedi Hasan. Elindeki tepsiyi tezgâha koyup dışarı çıktı. O çıkarken Selim de ayaklandı. “Benim de işim var emmiler. Sağlıcakla kalın,” dedi fırladı. Hasan’a yetişti. “Hasan ağabey. Birlikte gidelim. Ben de o yana gidiyom.” “Gel bakalım. Demek yeni bir komplo var diyorsun.” “Ağabey ben bu haberi daha önceden duyduydum. Bir hafta kadar olmakta. O gün bugündür düşündüm. Evde olaya dair ne bulabildiysem topladım. Hesapladım bulduklarımı. Kesinkes bu olayın sebebi Karasulak’tır. Bunu her bi şekilde ispatlarım. Ama millet beni gıçıyla dinlemekte, sonra bilirim gıçlarıyla da gülerler. Sen gülmezsin ama Hasan ağabey. Seni de bilirim…” Baktı Selim’e Hasan. Gözleri dolmuştu Selim’in. Sırtını sıvazladı. “Yahu sen bakma onlara. Anlamadıkları işe poh atmaktalar.” Selim’in ifadesi değişti bir anda. Yüzü ışıldadı. “Hasan ağabey, senin gibi şu köyde beş kişi daha olsaydı var ya…” “Ne olurdu Selim?” “Muhtar Kerim ve yardakçıları olmazdı ağabey.” “Demek çare kafa sayısında öyle mi?” “Aklı başında kafa sayısında ağabey!” Gülümsedi Hasan. “Sen çok yaşa emi Selim. Nere gidiyon sen şimci?” “Çeşmenin sokağına ağabey?” “Yani eski çeşmenin sokağına. Biliyorsun oranın da artık adı oluvercekmiş.” “Avrupa’ya adım atacakmışız böylece. Ama ben buna da inanmıyorum.” “Adım atamayız mı dersin?” “Şimci Avrupa’ya biz adım atarsak, o zaman bu Oklavanka adaları, Avrupa’ya adım atmış Karasulak’ı haritalarında gösterivermiş olcak. Buna Avrupa izin verir mi?” “Vermez mi?” “Vermez tabi! Mıhlanmışlar yerlerine. Bir adım geri atmazlar.” “Biz mıhlanmadık mı peki?” “Hem de âlemin diğer ucuna kadar! Ama Karasulak’ta bu çiviyi çakanların sayısı azaldı ağabey. Dedim ya aklı başında kafa sayısı. İşte öyle bişiy…” Bunu söyleyip hemen sonrasında Hasan’ın yanından ayrıldı. Çeşmenin sokağının sonunda gözden kayboldu…
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||