Umut Yalım - ... Ve ömrümüzün en güzel günleri (10,75)
TÜRKSOLU
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi   |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv: 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Türk'e saldırmanın dayanılmaz hafifliği
 
ÖZGÜR ERDEM
Azeriler burada Ermeniler nerede?
 
HALİT REFİĞ
"Aşk"ı Doğuda tanıdım Batıda "ölüm" gördüm
İNAN KAHRAMANOĞLU
Ermeni protokolü Ermeni manifestosu
 
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Siyasal takıntı
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Filistin'de budunsal temizleme
 
ERGİN KONUKSEVER
12 Eylül - 5
12 Eylül sonrası
 
YUNUS YILMAZ
RTÜK ahlâkımızı koruyor!
 
UMUT YALIM
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (10,75)
 
OKAN İŞBECER
Soner Yalçın
ishal oldu
 
TUĞRUL ÇELİK
Uyuz ve "medeniyet"
 
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Türk yurdu Diyarbakır
 
EYKAN CAN
Bir kazığın anatomisi
 
TEVFİK KAYMAZ
Gavura allerji
 
 

Umut Yalım
... Ve ömrümüzün en güzel günleri (10,75)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Bu konuşmalarımız sonrasında, kendime dönmem birâz güç oluyor. Ruhumla bedenim bâzen tam oturamıyor üstüste. Arada bir boşluk kalıyor. Aradaki o boşuktan kaçtır yarı donmuş bir yağ gibi akıyor kendim. Kaçtır kendimsiz kalıyorum. Bu, çok güç. Velhâsıl, konuşmamız gerek...

Kendim akıyor o boşluktan. Bazı düşüncelerim ve duygularım da balon gibi uçuyorlar. Hâni bâzen havaya bakınca düşünme balonları görüyorsun ya, çoğu işte benden çıkıyor o balonların. Zaten sen de biliyorsun bunu, Sağdıç. Bâzen ben de unuttuğum bazı düşüncelerimi bu sâyede okuyorum. İyi oluyor. Gerçi beynimde dursa o düşüncelerim daha iyi ancak yapacak bir şeyler yok. Düşünceler değil de, duygularımın herkeslerce bilinmesi pek hoşuma gitmiyor. Örneğin, bir önceki konuşmamızdaki Penyez hakkındaki duygularımın Penyez’ce bilinmesini pek istemiyorum. Serde erkeklik gururu var ne de olsa.

“Neden utanıyorsun ki? Neden gururun kırılacakmış ki? Duyguların gerçek değil mi? Penyez bilse de, bilmese de... Gerçek değiller mi?”

“Gerçekler her koşulda ancak Penyez’in bilmesi, duygularımın bekâretini bozacakmış, duygularım sâflıklarını yitirecek ve kirleneceklermiş gibi geliyor.”

“Hasta mısın sen ya?”

“Bana bunu demen ilginç. İlkin, düşüncelerim beni bağlar...”

“Katılmıyorum çünkü mâdem düşüncelerin düşünce balonu biçiminde herkeslere mâl oluyor, düşüncelerin salt senin değiller artık...”

“Yine de benim oldukları için, beni bağlar (Çok liboş bir söylem oldu kusura bakma Sağdıç’cığım). İkincisi, sen de biliyorsun ki, bu tavır erkekçe bir tavırdır. Aşağı yukarı bütün erkeklerde vardır. Duygularının bütünen ve açıklıkla karşı tarafça bilinmemesi isteği. Bence de makûl bir şey bu çünkü karşı taraf her şeyleri bilse olayın gizemi kalkacak, 1; ikincisi, karşı taraf önden ve arkadan olmak üzre 2 taraftan havalanacak. Kadınları bu denli havalandırmamak gerek. Bence. Bir de, duygularını sen demeden, karşı tarafça anlaşılması daha hoş; buna da 3 diyebilirim. Daha duygusal.”

“Şimdi de duygusal- güldürü izlemleri gibi konuştun.”

“Sen ne anlarsın! Ayrıca bunu bana demen ilginç. Hatta, demin de diyecektim ancak sözümü kestin...”

“Neyi kesmişim...”

“Bak yine kestin. Sus da, diyeyim. Bunları demen ilginç çünkü senin başından daha duygusal- güldürü olaylar geçti. Şimdi bana edebiyat yapma! Demin dediklerimin hepsini senden öğrendim. Senden aldıklarımı sana satıyorum ancak iâde kabul etmiyorsun sanıyorum. Müessesenizin politikası bu anlaşılan. Sen değil miydin, Gözde ile, duygu saklambacı oynayan?”

“.....”

“Sustun. Birâz da sen anlat!”

“Neyi anlatayım?”

“Ben anlatınca, dinliyordun. Sen anlat, ben de dinleyim birâz.”

“Tamam. Nereden başlayayım?”

“En başından. Örneğin, Sağdıç, nerede tanışmıştınız? Bizi birâz aydınlatır mısınız?”

“Senin bu sizli-bizli konuşmalarına bayılıyorum. Sabah kuşağı kadın izlencelerindeki yapay sunuculara benziyorsun... En bayağ konuda bile ‘Evet. Kocanız sizi döverken neler hissediyordunuz?’ ya da ‘Aldatırken kocanızı hiç kocanızı* düşündünüz mü?’ der gibisiniz.”

*Başkasıyla yatarken neden kocasını düşünsün ki?.. Bu sunucuların ayrı bir fantazi dünyası var herhâl. (Kaldığımız yerden devâm edelim, lütfen)

“Sağol. Ancak olaydan kopmayalım.”

“Kopmayalım. Nasıldı buluşmamız? Evet. Sanırım... 2005 yılıydı. Belkiyse aylardan Şubat. Günlerden her hangi birisi. Unuttum şimdi. Cemâl Reşit Rey’de bir dinletideyim. Kanunlar havada uçuşuyorlar. Kendimden geçmişim. Bir yandan elimle, bir yandan da ıslığımla yumuşak bir biçim eşlik ediyorum ezgilere. Gözlerimi kapamışım. Gördüğümü değil, görmek istediğimi (kanunların kendi kendini çalması örneğin) görmek ve hissetmek için kapıyorum gözlerimi. Kendimden geçmişim. Öyle geçmişim ki herhâl, yanımdaki kişi beni dirseğiyle depikliyor neredeyse. Kendime geliyorum. Hayata dönüyorum yeniden. Depiğin geldiği yöne bakıyorum. Ki, kanun özünde yanı başımda çalıyormuş da, hâberlerim yokmuş. Kızın gözleri elâ bir kanun gibiydi. Ve sâhnede çalan kanundan daha güzeldi. Sâhneyi bıraktım, kızın gözlerindeki elâ kanunu dinlemeye başlamıştım artık. Bir buselik şarkıydı sânkiyse. Allah’ım; bitmesindi o gözlerdeki dinleti. Odaklanmıştım. Bir su gibi yoğuşarak yoğunlaşmıştım kıza. Kız, bir süre sonra, O’na bakan gözlere bakarken rahatsız olmuştu sanırım. Ancak, ellerimde değildi. Gözlerinin suçuydu. Zaten de, her kadınlar bir biçim ilgiden hoşlanırdılar. Dinleti bitmişti. Salon alkışlardan inlerken, ben hemen dışraya atmıştım kendimi. Taşıt sıkıntısı çekileceği belliydi. Tam o ânda devreye girecektim ben. Kapı önünde bir tâksi bekletiyordum. İlk çıkan insanlar hemen taşıtları kapıştılar. Tâhmin ettiğim üzre, kız gerilerde kalmıştı.”

“Nasıl tâhmin etmiştin peki, Sağdıç?”

“O gözler assolist gözlerdi. İnsan, o gözlerle en son çıkabilirdi kapıdan anca. O gözler aceleye gelemezdi. O gözler acele edemezdiler. Oradan anlamıştım.”

“Sonra?”

“Assolist gözler çıktı kapıdan. Çevresine bakındı. Taşıt yoktu. Sicimler gibi yağmurlar yağıyordular. Bir adım geri attı. Bir kısrak inceliğinde. Pencereyi açtım :

‘Buyurmaz mısınız?’

“Duymamıştı.”

“Sen de az sapık değilmişin ha!”

“Ne ilgisi var?”

‘Buyurmaz mısınız?’

‘Rahatsızlık vermeyeyim.’

‘Ne demek hanımefendi. Rica ederim.’

‘Sağolun, beyfendi.’

“Yanıma oturdu. Dinleti salonundaki konumumuzun aynısı hâsıl olmuştu. 1-2 dâkika sessizlik egemendi. Sessizliği ne Ben, ne de O bozmuştu. Tâksici bıçkın ancak kibâr bir sesle :

‘Nasıldı konser, beğendiniz mi?’

“Aynı ânda ‘Evet’ demiştik. Kız, sonra sözü bana devretti.”

‘Çok beğendim. Türk müziği hastasıyımdır zaten. Ancak, bizim kuşak pek ilgi göstermiyor. Salonu boş görünce, dinleti güzel de olsa, moralim bozuluyor.’

“Kız, aynı düşünce de olmanın güvenliğiyle gülümsedi.”

‘Ben de, beyfendi gibi düşünüyorum. Bizim kuşak pek ilgi göstermiyor. Bir de, mâlum nedenlerden ötürü, salon sıkmabaştan geçilmiyor. Belediye’nin hüneri. Cemâl Reşit Rey’i, kendilerinin oturma odası sanıyorlar. Bize dışlarlıklı gözüyle bakıyorlar. Hele de, Türk müziği konserlerinde. İşte gerek salonun boşluğu, gerekse de bu durum yüzünden :kendimi bu tür konserlerde çok yalnız hissediyorum. İnsan, konserlerde yalnız duyumsar mı kendini? Ben duyuyorum işte...’

“Bu, bir ânlık içli konuşma beni daha da kıza bağlamıştı. Dinleti sırasındaki gibi, kızın gözlerinde çalan elâ kanuna bakıyordum.”

“Kızın gözleri elâ mıydı peki?”

“Bilmiyorum. Şimdi de...”

“Nasıl bilmiyorsun be!”

“Ben o gözlerinde çalan elâ kanuna odaklandığım için, hiçbir zaman öğrenemedim kızın gerçek göz renklerini.”

‘Ben de, sizin gibi düşünüyorum hanımefendi.”

‘Haksız mıyım, beyfendi? Bir süre sonra, salondayken, orada ne işimizin olduğunu düşünmeye başlıyoruz; o sinirli bakışlardan dolayı.’

‘Aynen. Bir de, neredeyse pasaport soracaklar bize.’

“Tâksici dâhil, hepimiz gülüyoruz bu dediğime. Bir sıcaklık oluşuyor. Adlarımızı paylaşıyoruz. Yol boyunca konuşuyoruz. Tâksici de, durumu anlıyor ki, artık konuşmaya karışmıyor. Konuştukça konuşuyoruz. İlkin, O’nu bırakıyoruz. Kapısına dek bırakıyorum. Telefonunu ve elmeğini (e- posta) istiyorum. Veriyor. Eve varır varmaz ileti yolluyorum. Bir ân pişmân oluyorum. Acaba, beni ‘Tâcizci sanar mı?’ diye. Ancak, hemen yanıt geliyor. Anlıyorum ki, kız yol yordam biliyor. Ayrıca, O da, hoşnut olmuş olmalıydı arabadaki konuşmadan.”

“Çakaaaaaaal! Kaptın kızı...”

“Öyle, deme lütfen. Neyse... Cesâret alınca kızın iletisinden, ertesigünü arayarak kızı rahatsız ettim.”

“Senin de bu, birini arayınca, ‘rahatsız etmek’ deyimine hasta oluyorum.”

“Ne yapayım? Benim sözlüğüm böyle. Ertesigünü kızı arayarak rahatsız ettim. Çok hoş karşıladı :

‘Olur. Benim için de uygundur. Yarın, sâât 7 gibi buluşalım. Ortaköy, nasıl senin için?’

“Oooooooooo!.. Siz’den, Sen’e geçtik. Hâydi hayırlısı...”

‘Benim için de Ortaköy uygun. Yarın, sâât 7’de, kumpircilerin orada. Görüşmek üzre o zaman...”

‘Oldu. Görüşmek üzre. İyi akşamlar...’

‘İyi akşamlar.’

“Kadınların olayları yokuşa sürmemesine bayılıyorum, Sağdıç.”

“Ben de. Dediğimiz sââtte buluştuk. Konuştuk. Güldük. Eğlendik. Hem de, sââtlerce. Yorulmadık. İnsan sevince yorulmuyor. Yağmurlar yağıyordular. Islanmadık. İnsan sevince ıslanmıyor.”

“Zaten sırıl ve sıklam kıza âşıksın.”

“Aynen. Bu başlangıçla her şeyler iyiye gidiyordu. Sürek buluşuyorduk. Böyle bir 2 ay gitti. 2 aydan sonra, kız, daha ciddi bir şeyler istiyordu artık. Anlaşılan.”

“Ne oldu?”

“O’nu sevip sevmediğimi meraklanmaya başladı. Bunu, her hâlinden anlıyordum. Kıvranıyordu karşımda. Ben kendimden, O’nu sevdiğimden, emindim. O’ndan da emindim. O’nun beni sevdiğinden. Demesine gerek yoktu. Gözlerinde o elâ kanunlar çaldığı sürece emindim bundan. Kuşkum yoktu. Ancak, insanlar yazılı bir antlaşma gibi ‘Seni seviyorum’u duymak istiyorlar. Belkiyse, bu, O’nların en büyük ve en ağır hakları ancak bana göre değil. Ben söze değil hislere önem veririm ve niyete.”

“Eeeee?”

“Birgün, Beşiktaş-Kabataş yürüyoruz. Yine bu konulara başladı. Havada ne yel, ne de kuş. Yoğunluğun en civcivli yerinde tek tık çıkmıyor. Kızın sözlerine kenetlenmişim. Yanlış bir şeyler demek istemiyorum. En uzun kaygım bu :

‘Ne demek istiyorsun yâni?’

‘Seni seviyorum ancak sen beni sevmiyorsun.’

‘Nereden çıkardın bunu?’

‘Hiç demiyorsun.’

“Çok sinirlenmiştim. Âşkımı, bir tümceye tutsak etmişti. Uyuz olmuştum. Sinirden kendimi tutamadım :

‘Demediysem, o zaman sevmiyorumdur.’

‘Neeeeeeeeeee!’

“Cidden öyle demek istememiştim.”

“Ancak dedin.”

“Evet. Bilmediğin zaman susacaksın. Nerede kalmıştım? Ha :

‘Neeeeeeeeeee!’

‘Öyle demek istemedim.’

‘ ‘Ne demek istemedim’. Bak, titriyorum.’

“Kadınlar titrerken çok güzel oluyorlar...”

‘Demek istediğim şu :’

‘Evet!’

‘Demek istediğim şu :Seni sevdiğimi zaten hissetmen gerekirdi. ‘Seni seviyorum’ dememe gerek yoktu, seni sevdiğimi hissetseydin zaten. Eğer seni sevdiğimi hissetmediysen, seni seviyor olsam bile, seni sevmiyorumdur; çünkü sana olan âşkımı hissettirememişim sana.’

“Anlamadı tabii O, Sağdıç.”

“Anlamadı tabii O. Ve yüzüme sarkaç bir tokat attı.”

‘Sen gördüğüm en ukala ve pislik herifin tekisin.’

‘Ancak...’

“Yüzüme telefonu kapatır gibi gitti oradan. İkinci bir yanıt hakkımı kullanamamıştım bile. Sonra, sesler yine duyulmaya ve kuşlar uçmaya ve yeller esmeye başladılar.”

“Cidden, ikimizde de, sorunlar var, Sağdıç. Kıza ‘Seviyorum’ de ve geç. Ancak yapamıyoruz. Bize ters. İllâ, alengirli bir şey olacak. Biz, bence, bizi sevecek değil, bizi anlayacak kızlar arıyoruz. Bu denli gereksiz kıvranışımızın nedeni de bu. Kim kimi anlamış ki, bizi anlasınlar. Hem de, âşkta. İleri geçiniyoruz ancak geriyiz biz. Ge...ri.”

“Ancak haksız mıyım dediklerimde? Ne öyle kuru kuruya ‘Seni seviyorum’lar. Fasulyeyi mi seviyorsun sen?.. Bir insanı seviyorsun, bir insanı; hem de, insanın dişi olanını. Daha dolgun duyguların olmalı. Daha derin. Hislerden önemli ne var? Bir kişi hislerimi söylemeden anlayamayacaksa, ne yapayım ki o kişiyle? Üzgün olduğumu göstermek için, illâ ağlamam mı gerek? Sessiz sinema mı oynuyoruz burada? Kıza da dediğim gibi :Sevdiğim hâlde, sevdiğimi hissettirememişsem, demek sevmiyorumdur O’nu. Sonuçta olay budur. İstediğin kadar elma ye. Elma üzre, yediğinin kanıtı olarak, ısırığın yoksa (yâni elmada bıraktığın bir iz, yâni, kızda bıraktığın bir his) o elmayı yememişin demektir özünde. Bunu demek istedim. Kız, O’nu sevmemekle suçladı beni. Bana biri böyle bir yaklaşımla gelse, daha da bir âşık olurum O’na. Haksız mıyım?”

“Haksızsın.”

“Zaten, sevdada herkesler haklıdır, sevenler hâriç.”

“Ulan, bâri şimdi felsefe yapma.”

“Neyse... Belkiyse, doğru da söylüyorsun... Şu kılonlama işine dönelim. Hâlâ daha konu0şamadık. Nedir durum? Ne yaptın, Suphi Bey’le konuşurken?”

“Anlatayım olayı sana, Sağdıç. Bu konu hakkındaki ilk konuşmamızdan beri aklımda var bu kılonlama işi; biliyorsun. Suphi bey’le konuşmanız sırasında yine aklıma geldi. Yapmak istedim. Sen de içresinde olsaydın işin, iyi olacaktı. Ancak, öyle kaptırmıştınız ki, seni dâhil etmek istemedim. Dâhil etmeye kalksam çünkü, Suphi Bey uyanabilirdi duruma. Sonra... Demin konuştuğumuz, nereden bildiğimi bilmediğim sözleri dedim : ‘Bap bap du bap bap bap bum!’ ve birden gerçekleşti kılonlanma. Kendim, işin içresinde olmak istemediğimden de, edilgen olanından yaptım ve sizi televizyon gibi izledim. Özünde, hepsi bu.”

“Neleri gördün peki?”

“Suphi Bey’le, anımsarsan, durgu konusunu konuştunuz. Âşk, bir durgu mudur, değil midir ve sâire. O, Hâtice’ye olan âşkını durgu sınıfına sokmamıştı çünkü Hâtice’yle, bir durgu oluşturacak, zaman ve mekân ilşkisine girmediğini söylemişti.”

“Öyle mi demişti?”

“Evet, Sağdıç. Bak :

‘Âşk bir durgudur diyorum ancak Hâtice değil çünkü durgu olabilecek bir durum olmadı. Zamansal ve mekânsal bir geçmiş, bir birikim olmadı. Benim Hâtice’yle olan durumum geçmişle ilgili değil, gelecekle ilgili bir şey. Geleceğin de durgusu olmaz.’ Şimdi anımsadın mı, Sağdıç?”

“Evet. Ancak, yine dinleyince yine saçma geldi bana bu.”

“O zamanda zaten ‘Belkiyse’ demiştin.”

“Demişimdir kesin. Geleceğin niye durgusu olmasın ki? Eğer şimdiki zamanda durgulu bir durum yaşıyorsan, gelecek de bundan kesin etkilecektir. Gelecek de durgulu olacaktır.”

“Bir de, senin durgun vardı.”

“Ne gibi?”

“Hâni...”

“Evet. Evet. Anımsadım. Ancak şimdi bu konuya girmeyelim. Zaten demin buna benzer bir olayı hâllettik. Şimdi iki yükü birden çekemem.”

“Hakkın var, Sağdıç. Yalnız, oradaki bir tümcen beni çekmişti.”

“Hangisi?”

“Şu olan :

‘Bana kötü davrandığı zamanlar iyi bir insandım. Şimdiyse kötü bir insan hâline geldim.’

“Ve ayrıca :

‘Nedenini açıklayamam ancak böyle işte. Belkiyse, O, bana kötü davrandığı için iyi bir insandım. İyi bir insan olmak zorundaydım belkiyse. Şimdiyse, öyle bir zorunluluğum yok. İyi bir insan olma zorunluluğum yok. Hele bu dönemde.’

“Evet. Şimdi anımsadım.”

“Evet. Ancak, senin böyle bir düşünceye sâhip olabileceğini düşünemezdim.”

“Bir düzeltme yapayım. İnsan, düşüncelere sâhip olmaz; insan, düşüncelere ait olur.”

“Neyse... Ne karın ağrısıysa işte. Senin böyle düşüncelere ait olabileceğini hiç düşünemezdim. Cidden, kötü biri olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Birâz öyle. Suphi Bey’le konuşurken de demişim ya işte...”

“Dur! Sözünü kesiyorum ancak konumlandırma konusuna geliyoruz o zaman. Hâni...”

“Biliyorum, biliyorum. Anımsıyorum, Suphi Bey’e, o dediklerimi. Buraya yansıtman gerekmez. O zaman da dediğim gibi, insan, karşısındaki kişilere göre konumlandırıyor kendini. Örneğin, elma olmasaydı, belkiyse, armut olmayacaktı. Ya da, tam tersi. Ya da, ben olmasaydım, sen olmayacaktın.”

“Ya da, ben olmasaydım, sen olmayacaktın, Sağdıç.”

“Aynen.”

“Yine de, senin kötülüğünü pek açıklayamıyor bunlar.”

“O zaman, bir açılım yapalım. Örneğin, ‘Sağdıç Açılımı’. İki kurul toplansın. Biri benim kötü yanım, diğeri de iyi yanım olan. Târihimle yüzleşeyim. Sonucu, tarafsız bir ülkede açıklayalım. Örneğin, Nazi altınlarıyla zenginleşen İsviçre olsu bu. Sonra, içremdeki kötülüğe bazı haklar tanınsın. Kötü olma hakkı, örneğin. Ben başka dilden konuşayım, kötülüğüm başka bir dilden konuşsun. Birbirimizi anlamayalım. Sonra da, kötülüğüm benden bağımsız bir insan kursun. Boğazlaşalım. Falan ve filan...”

“Yine başladın, Sağdıç.”

“Başlarım tabii. Kötüyüm, diyorsam kötüyüm. Kişisel beyâna güvenmiyor musun?”

“Güveniyorum ancak senin kâlp durumlarının aklî dengesi pek yerinde olmadığından, bazı bazı saçmalıyorsun.”

“Olabilir.”

“Kâlp demişken...”

“Evet?”

“Suphi Bey’in kâlpli sözleri çok güzeldi.”

“Bak anımsayamadım bunu.”

“Hâni, hâinleri kastederek, ‘Onlar varsa, biz de varız demişti ya’”

“Evet.”

“Sonrasında da, ‘Bunu, anlamak için ciğerli olmak gerek. Başkasının ciğerini kullanmaman gerek.’ demişti.”

“Anımsıyorum. Ben de, kâlbin kendinin atması gerek demiştim.”

“İyi anımsadın, Sağdıç. Sonra, O da :

‘Çok doğru dediniz, Sağdıç Bey. Atmaya zorunluğu olduğu için, atmayı istediği için, kâlbinin atması gerek. Yâni, tam bağımsızlık! Yâni, Ya İstiklâl, Ya Ölüm’

“Çok güzel demiş.”

“O zaman da aynı tepkiyi vermiştin, Sağdıç. Yalnız, Suphi Bey, bunu derken bir yazım yanlışı yapmış.”

“Ne gibi?”

“Doğrusu şöyle olması gerekir; düzeltmek gerek : ‘Çok doğru dediniz, Sağdıç Bey. Atmaya zorunlu olduğu için değil, atmayı istediği için kâlbinin atması gerek.’”

“Özünde, haklısın. Böyle daha anlamlı oldu.”

“Oluyor bâzen. Sözler, yazıya geçerken, yanlış yazılabiliyor. Kim yazıyorsa ‘değil’ sözcüğünü unutmuş; bir de, için’den sonraki virgülü fazladan koymuş. Neyse, önemli değil. Oluyor bâzen.”

“Evet. Oluyor.”

“Bu Edilgen Ân Kılonlanması’nın geridönüşünü yaptığımıza göre, ne yapalım şimdi?”

“Ben, bir Hâlit Refiğ izlemi izleyeceğim. Yorgun Savaşçı, örneğin.”

“Ya da, Gurbet Kuşları.”

“Olabilir. Geçenlerde öldü adamcağız. Metin Erksan’la birlikte ulusal ve bağımsız Türk sinemasının kurucularındandı. Mekânı cennet olsun. Çok severdim.”

“O zaman beraber izleyelim.”

“Oldu.”

O zaman, sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


10,5'ten sonra hiç beklemezdim ki 10,75 gelsin. İlginç ve farklı bir yazı olmuş. Teşekkürler.

Erdinç, Edirne
19 Ekim 2009


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40
j