Halit Refiğ - “Aşk”ı Doğuda tanıdım Batıda “ölüm” gördüm
TÜRKSOLU
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi   |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv: 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Türk'e saldırmanın dayanılmaz hafifliği
 
ÖZGÜR ERDEM
Azeriler burada Ermeniler nerede?
 
HALİT REFİĞ
"Aşk"ı Doğuda tanıdım Batıda "ölüm" gördüm
İNAN KAHRAMANOĞLU
Ermeni protokolü Ermeni manifestosu
 
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Siyasal takıntı
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Filistin'de budunsal temizleme
 
ERGİN KONUKSEVER
12 Eylül - 5
12 Eylül sonrası
 
YUNUS YILMAZ
RTÜK ahlâkımızı koruyor!
 
UMUT YALIM
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (10,75)
 
OKAN İŞBECER
Soner Yalçın
ishal oldu
 
TUĞRUL ÇELİK
Uyuz ve "medeniyet"
 
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Türk yurdu Diyarbakır
 
EYKAN CAN
Bir kazığın anatomisi
 
TEVFİK KAYMAZ
Gavura allerji
 
 

Halit Refiğ
“Aşk”ı Doğuda tanıdım Batıda “ölüm” gördüm

Halit Refiğ

Bizdeki “aşk” kavramı Batıdakinden çok farklı

TÜRKSOLU: Yazdığınız senaryolardan dördünü “Aşk ve Ölüm Senaryoları” ismiyle geçtiğimiz günlerde kitaplaştırdınız. Bu dört filmi bir araya getiren ana tema neydi sizin için ve bu kitapnasıl ortaya çıktı?

HALİT REFİĞ: Benim aklımda böyle bir kitap yoktu. Ben o senaryoları yazmışım, filme çekmişim. Bir tanesini filme çekmek tasavvuruyla yazmışım. Çekme imkanı olmamış. Burada Selim İleri ile dostluğumuzun çok önemli bir rolü var. Selim İleri dostumuz, “Hanım” filmini çok severdi. Bunu zaten çeşitli yazılarında da belirtmiştir. Ayrıca benim filme çekilmemiş olan “Elveda Burgaz” senaryomu da okumuştu. Bu senaryoların kitap olarak basılma teklifi Selim İleri’den geldi.

Böyle bir fikir ortaya çıkınca, senaryoların basılması fikri ortaya çıkınca bunu bir kavram etrafında birleştirmek düşüncesi de gelişti. İşte o zaman ben diğer iki filmin senaryosunu da, benim için ayrı önem ve değer taşıyan “İki Yabancı” ve “Köpekler Adası” filmlerinin senaryosunu da kattım. Bunlarda ortak özellik olarak yer alan aşk ve ölüm kavramları her bir filmde ne şekilde ele alınmış, bunları ifade eden bir kitap oldu.

TÜRKSOLU: Aşk ve ölüm binlerce yıldır, sanatın her dalında en çok ele alınan temalardan ikisi. Ancak siz bu iki kavramı farklı bir şekilde ele alıyorsunuz. “Aşkı Doğuda tanıdım, Batıda ölüm gördüm” diyorsunuz.

HALİT REFİĞ: Bütün meslek hayatım boyunca Doğu ve Batı kültürleri arasında gidip gelmişimdir. Zaten, aşk ve ölüm sadece bizim ilgilendiğimiz bir mesele değil. Aşk ve ölüm bütün insanlığın ve insanlığın bütün kültürlerinin ilgilendiği bir meseledir. Sevmek, birleşmek içgüdüsüne sahip her insanda da genelde ölüm korkusu vardır. Öleceğini bilmek, ölüm karşısındaki konumlanmak meselesi vardır.

Ancak, meslek hayatım boyunca Doğu ile Batı arasındaki ilişkiyi, farklılıkları araştırırken, bizdeki aşk kavramının Batıdaki aşk kavramından çok farklı olduğunu gördüm. İngilizcedeki “love” ile Türkçedeki “aşk” aynı şeyler değil. İngilizcedeki “love” büyük ölçüde bedeni bir durum. Türkçedeki “aşk” kavramı sadece karşı cinse duyulan ilgi değil. Çok farklı bir manevi bir boyutu, derinliği var.

Batıda “maneviyat” kelime olarak bile yok!

Burada “manevi” kelimesinin altını çiziyorum. Batı dillerinde “manevi” kelimesinin karşılığı yok. “Manevi” ne demek? Manaya ilişkin demek, manadan doğan demek. Bunun Batı dillerinde karşılığı yok. “Moral” ahlak demek, “spiritual” ruhsal demek. Bu kelimelerin hiçbiri tam anlamıyla “manevi” kavramını karşılayamıyor. Burada Batı ile aramızda büyük bir farkı görüyoruz.

Buna karşılık manevi kavramının bizim kültürümüzde çok büyük özellikleri var. Mesela aşk en büyük manevi kavram.

Batı düşüncesiyle Doğu düşüncesi arasındaki farkı gösteren çarpıcı bir örnek vereyim: “Namus” kelimesi. “Namus” kelimesinin İngilizce karşılığı nedir? Yok. “Namus” kelimesi Yunanca “nomos” kelimesinden alınmadır. “kural” demektir. Mesela Eflatun’un kitabı “Nomoy” “Kurallar” olarak Türkçeye çevrilmiştir. Biz Yunanca “kural-nomos” kelimesini “namus” olarak manevi bir değer haline getirmişiz. Batılılar aynı Yunanca kelimeden “nomos” kelimesinden “nomizma”yı türetmişler: “Para” demek! Kültür farkını görüyor musunuz. Bu örnekler çoğaltılabilir...

Bu açıdan bakıldığında ben “aşk”ı Batılıların anladığı şekilde “love” gibi basitleştirilmiş bir insan ilişkisi ve büyük ölçüde bedeni birleşmeye dayanan bir ilişki olmanın ötesinde bizim temel kültürümüzde ana varlığın bütünle “birleşmesi”. Bizim tasavvuf düşüncesinin temeli olan Mevlana’nın Yunus Emre’nin öncüleri oldukları bir görüş...

Doğuda aşk mı para mı dendiğinde aşk tercih edilir

Örneğin, bizim filmlerimizde kahramanlarımız genellikle bir ikilemle karşılaşırlar: Aşk mı para mı? Tabii ki bizim kahramanlarımız aşkı tercih ederler. Çünkü o, içinden çıktıkları toplumun temel tercihiydi. Bugün itibariyle bu değerlerde önemli sarsıntılar meydana gelmiş durumda. Bugün artık Türkiye’de çok önemli bir sosyal kesim meydana gelmiştir ki, bunlar için aşk yoktur. Bunlar için temel değer para haline gelmiştir. Ama klasik Türk toplumunun temel değeri aşk. Bu Allah aşkı, vatan aşkı, meslek aşkı, aile aşkı, karısına olan aşk, çocuklarına olan aşk, babasına olan aşk, aşk, aşk… Ve bu aşk kavramının içinde ölümün önce korkutucu tarafı... Fakat daha sonra ölüm gerçeğiyle varoluşun ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. O ölümü de bütünle birleşme anlamında kabul eder hale gelip ölümü sükûnetle karşılaması.

TÜRKSOLU: Peki, “ölüm”ü neden Batıda gördünüz?

Batı kültürü korkutmaya dayanır: Irak’ta ABD’nin yaptığı gibi

HALİT REFİĞ: Doğu ve Batı kavramlarına bir bakalım. Tabii Doğu ve Batı kelimeleri esas itibariyle güneşin doğduğu yer, güneşin battığı yer. Bizim bulunduğumuz coğrafyaya göre güneşin doğduğu taraf Doğu, battığı taraf Batı. Fakat bunu kelimelere indirgersek birisi doğmaktan geliyor: “Hayat”. Öbürü batmak: “Ölüm”. Büyük bir tesadüf.

Doğu kültürlerinde büyük ölçüde hakim olan bir mesele sevgi ile bağlanmaktır. Doğu kültürlerinde ölüm kavramını hakim bir kavram olarak görmüyoruz. Fakat Batı kültüründe özellikle Hıristiyan kültüründe hakim olan ölüm fikri. Batı kültürüne hakim olan Hıristiyan kurallarına göre yaşamayanların sonunda öldüklerinde cehenneme gidecekleri ve sonsuza kadar acı çekecekleri fikri var. Kilisenin temel öğretisi, Hıristiyan olmayanların daha doğrusu bir kiliseye bağlı olmayanların vefat ettikleri ve bu ölüm ile sonsuza kadar cehennemde azap çekmeleri meselesi. Bizde Türk-İslam kültüründe cennet kavramı hakimken, cennete gitme meselesi hakimken, Batı kültüründe cehennem kavramı ağır basar.

Ayrıca, Batı edebiyatının önemli bir kısmı korku edebiyatına dayanır. Vampirler, yaratıklar, canavarlar... Bizde ise korku edebiyatı yoktur. Yani bizim için korku o anlık bir karşılaşmadaki reaksiyondur. Ölüm bile neticede gerçek bir Müslüman için Allah’a kavuşmaktır. Yunus Emre bunu olağanüstü bir şekilde ifade etmiş:

Ecel geldi vade doldu
Bu ömrün kadehi doldu
Kimdir ki içmeden kaldı
Allah sana sundum elim

Batı kültürü sürekli korkutmaya dayanıyor. Bu korkutma dinsel korkutmadan başlıyor. Bugün televizyonda Amerika’nın elindeki silahların ne kadar güçlü olduğu, ABD’ye karşı çıkmanın ne kadar tehlikeli olduğu propagandası yapılıyor. Yani ABD’nin dünya egemenliği de sürekli korkutmaya dayanıyor.

Bu açıdan bakıldığında Batı kültürünün temelinde korku ve ölüm yatmaktadır. Bizim kültürümüzün temelinde ise hakim olan sevgidir. Sözün başına tekrar dönelim. Hiç kuşkusuz her insan için, dünyanın neresinde doğarsa doğsun her insan için, bir sevgi kavramı var. Her insan için bir ölüm kavramı var, bütün kültürlerde aşk ve ölüm kavramları var ama bizim kültürümüzde aşkın kazandığı bir üstün manevi değer varken, Batı kültüründe ölüm, korku kültürünün amacı, silahı anlamına geliyor.

TÜRKSOLU: Doğu-Batı meselesi Türk aydını arasında yıllardır tartışılıyor. Sizce bu tartışmanın kökeni nedir?

Batı zenginliğinin kökeninde sömürgecilik var

HALİT REFİĞ: Bizim Batı ile ilişkilerimiz 19. yüzyılın başına kadar aslında rahat bir ilişkidir. Çünkü 19. yüzyılın başına kadar biz kendi kültürümüzü Batı kültüründen çok yüksek görmüşüz. Bunun en tipik tezahürlerinden birisi Evliya Çelebi Seyahatnamesi’dir. O Seyahatname’de Osmanlı Türkü’nün Batıya nasıl baktığını örnekleriyle görürüz. Ya da bir başka örnek, eskilerin Batılı karşısında söylenmiş bir sözü vardı: “Aklı olsa Müslüman olurdu” derler.

Ayrım nereden başlıyor? Batı dediğimiz zaman şu ülkeleri kastediyoruz: İngiltere, Fransa, ABD ve biraz daha gerilerden Almanya. Bunların özelliği ne? İngiltere başta olmak üzere sanayileşen ülkeler. Batının sanayileşme dönemine kadar Doğunun karşısında bir üstünlüğü yok. Amerika’nın, Asya’nın ve Afrika’nın kolonileştirilmesi, sömürge haline getirilmesi ve oradan elde edilen zenginliklerin bir sanayi oluşumuna imkan sağlaması ile sanayi toplumları ortaya çıkıyor. Buhar makinesinin bulunması, bununla lokomotif, buharlı gemiler, demir-çeliğin kullanılması. Bu, Batıya her bakımdan bir üstünlük sağlıyor. Tabii bu sanayileşmenin gerisinde bu sanayileşmeyi meydana getirebilecek bir maddi varlık söz konusu. Bu maddi varlığı Batılılar nereden temin etmişler? Dünyayı sömürmekten. Oradan elde ettikleri sermayeyi bu sömürüyü daha sistemli hale getirmek açısından Sanayi Devrimi’ni yapmışlar.

O zamana kadar Batıyı küçümseyen Osmanlı, 19. yüzyıldan itibaren Batının gücünün kaynağını araştırmaya başlıyor. Batıya yönelik bu ilgi zaman içinde bir aşağılık duygusu ve hayranlık duygusuna düşünüyor.

TÜRKSOLU: Doğu ve Batı meselesi üzerine sizin görüşleriniz nasıl oluştu? Batıya hayranlık duygusunu siz nasıl üzerinizden attınız?

Batılılaşmanın fiyaskosunu Kemal Tahir’den öğrendim

HALİT REFİĞ: Ben aile kökenim itibariyle Batı kültürüyle yetişmiş ve Batı tarzı bir hayat süren bir aileden gelmekteydim. Türkiye’de ilk sanayileşme öncülerinden bir ailenin çocuğuyum. Kentli bir insandım. Mesleki eğitimimi de temel olarak Batıdan almıştım.

Fakat sinemacılık mesleğine karar verdiğim zaman bizim seyircimizin tercihlerinin çok farklı olduğunu gördüm. Benim bildiğim Batı kaynaklarından getirdiğim sinema kültüründen çok farklı tercihleri olduğunu gördüm. Meslekte kalabilmek için bu tercihlerin ne olduğunu, neden olduğunu kendi çapımda araştırmaya çalıştım. Türkiye’de sinema, Batıdaki örnekleri gibi büyük sermaye tarafından kurulmuş değildi veya Sovyetler’in tipik bir örnek olduğu gibi devlet tarafından kurulmuş değildi. Tamamen, var olan seyircinin taleplerini karşılamak üzere ortaya çıkmış olan, sermayeye değil yoğun emeğe dayanan bir sinemaydı. Dünya sinema tarihinde bir başka örneği olmayan sinema.

Şimdi bu şartlar içinde ben Türkiye’deki sinema şartlarını Batı sinemasındaki şartlardan çok farklı olduğunu tespit edip gözlemledim.

Tam büyük bir arayış içindeyken Kemal Tahir’le tanıştım. Kemal Tahir’in bir cümlesi hayatımda çok büyük bir dönüm noktası olmuştur. 1963-64 yılında Suadiye civarında bir gün yürümekte iken ona meslekteki problemlerle Türkiye’nin durumu konusunda görüşlerimi ifade ettiğimde söylediği bir cümle bende her şeyi yerli yerine oturttu. Kemal Tahir dedi ki, “İşte bu bizdeki Batılılaşmanın fiyaskosudur.”

Devletin sinemayla olan ilişkileri, aydınların sinemaya bakış tarzları, bizim seyircimizin bakışının aydınlarınkinden ne kadar farklı olduğu....

Bundan sonra Kemal Tahir ile olan fikir ilişkilerimiz çok daha fazla kökleşti. Kemal Tahir’e ilk okuduğum romanından itibaren büyük ilgi duymuştum. Neden? Çünkü Kemal Tahir de benim yapmaya çalıştığım gibi benden çok önce başlamış, Türkiye gerçeklerini merak eden ve kendisinin tespit ettiği gerçekleri hapishane duvarları içinde olsa bile dile getirmeye çalışan bir yazar olarak çok ilgimi çekmişti. O şekilde başlayan dostluğumuz işte bu Batılılaşma konusunda belli bir fikir ortaklığına dönüştü.

Neticede, Yorgun Savaşçı’nın negatiflerinin yakılması meselesine rağmen, Kemal Tahir’in romanından uyarladığım “Kadınlar Koğuşu” filmini yapma imkanı buldum. Ben işte Kemal Tahir’in Türkiye gerçeklerini hangi şartlar içinde yakaladığının filmini yapmaya çalıştım Kadınlar Koğuşu’nda.

Olmayan bir hareket için Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’le birlikte, 15 yıl hapse mahkum oluyor. Kemal Tahir her zaman söylemiştir, “Ben sosyalizmi hapishanede öğrendim” diye. Çünkü Türkiye’de sosyalizm hakkında o kadar eser yok. Ama sınırlı imkanlar içinde Türkiye gerçekleriyle öğreniyor sosyalizmi.

TÜRKSOLU: Hemen tüm filmlerinizde Doğu ile Batı arasındaki o uzlaşmaz çelişkinin yansımalarını bulmak olası. Son çıkan kitabınızda senaryosuna yer verdiğiniz “İki Yabancı” filminde, Amerikalı bir Barış Gönüllüsüne aşık olan Marksist bir gencin yaşadığı bunalımlarını ve Barış Gönüllüsünü önce bağrına basan, ama sonra ona karşı tepki koyan Türk köylüsünü anlatıyorsunuz. Zaten genç de filmin sonunda “Belki de ben bir hayalin peşindeyim” diyor.

Geçtiğimiz sayıda TÜRKSOLU’nda da yazdık, ABD’li bir kamuoyu araştırma merkezinin verilerine göre dünya çapında ABD’den en çok nefret edenin Türkler olduğu da ortaya çıkmış. Acaba Türk Milleti “bir hayalin peşinde olduğunu” fark etmeye mi başladı?

HALİT REFİĞ: Evet, evet. Çok güzel ifade ettiniz. Türkiye özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’yi medeniyetin yeni temsilcisi olarak görmeye başladı. Çünkü Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’nda bir bir yenilmişti. Bitkin bir haldeydi. ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan yara almadan çıkmış. Hele Japonların kafasına atom bombası atarak o güne kadar rastlanmayan bir güç ve bilgi gösterisi yapmış. Gene ölümle gücünü ispat ediyor. Türk Milleti ABD’ye karşı bir sempati beslemekteydi. Çünkü bir yandan da İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler’in Boğazlar’da ve Doğu Anadolu üzerinde birtakım talepler ileri sürmesi de Türkiye’yi kendisine dost, müttefik aramak durumuna getirmişti. Bu arayışta ABD’yi buldu. Amerika Türkiye’nin ekonomisinin zor olduğu bir zamanda Marshall yardımlarıyla, Truman Doktrinleriyle Türk Milleti üzerinde büyük sempati kazandı.

Bugün baktığımızda ise, Batıya karşı artık bizim bir kolektif hayranlığımız yok. Sizin de bahsettiğiniz gibi Türkiye’deki insanlar ABD’nin artık kendilerine dostça davranmadığının bilincindeler. Çünkü Türkiye, Sovyetler Birliği var olduğu sürece ABD için lazımdı. Ama ABD ve Batı için komünizm tehdidi ortadan kalktıktan sonra Türkiye’nin önemi kalmadı.

Mesela, şimdi soruluyor, NATO Sovyet tehdidine, komünizm tehdidine karşı kurulmuştu. Bu ortadan kalktığına göre NATO’nun bugünkü görevi nedir? Cevap, NATO’nun bugünkü görevi Batı medeniyetini İslam’a karşı savunmaktır. Türkiye’nin bu durumdaki durumu ne olacak? Şimdi bu açıdan NATO Türkiye için bir zamanlar bir savunma ittifakı iken, bugün Türkiye’nin içerden parçalanmasını yönlendirmeye çalışan bir kuruluş haline gelmiştir. Bugün Türk halkının büyük kısmı ABD’nin Türkiye’nin can düşmanı olduğunun bilincinde.

Türk halkının büyük bir kısmında, bilhassa ilginçtir genç nesilde, Avrupa’nın ve ABD’nin gerçek yüzü görünür hale gelmekte. Onun için Türkiye şu konuştuğumuz anda adım adım gitgide bir yol ayrımına, Kemal Tahir’in koyduğu tabir ile bir yol ayrımına gelmekte.1

(TÜRKSOLU, sayı: 111, 10.07.2006)
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Sayın Refiğ'in söyledikleri gerçekten çok doğruymuş. Doğu ile Batı arasındaki fark bu işte.

Mahmut, Malatya
12 Ekim 2009


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40
j