![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Gökçe Fırat
Atatürk, Dil ve Tarih Fiziki bilimler doğrudan toplumların üretim sürecinin altyapısı olduğu için çok fazla önemsenir. Gerçekten de iyi mühendisleri olmayan toplumların ileri teknolojisi olamaz ve sonuç olarak da güçlü üretimleri olmaz. Dolayısıyla güçlü ülke için güçlü bilime gerek vardır. Fiziki bilimlerin aksine sosyal bilimlerse çoğu zaman önemsenmez, çünkü bu tür bilim dalları gelişmese de toplumun gelişebileceği düşünülür. Oysa sosyal bilimler toplumun harcıdır, toplumu bir arada tutan işlev görürler. Bu bakımdan tarih ve dil hemen öne çıkar. Atatürk’ün bir taraftan Türk Tarih Kurumu’nu diğer taraftansa Türk Dil Kurumu’nu kurması bu nedenledir. Çünkü bir ulus ancak bir tarih üzerinde ve bir dil aracılığıyla bir arada tutulabilirdi. Atatürk’ün dil ve tarihe verdiği özel önem herkes tarafından bilinir. Kendisi devlet reisi olmasına karşılık bir tarihçi ve dilci gibi gece gündüz çalışmıştır. Bu basit bir tarih ve dil merakından kaynaklanmaz elbette, Atatürk için en acil olan ulusal ihtiyaç, milli bir maneviyattı. Bu ise ancak güçlü tarihi bağlar ve dille yaratılabilirdi. Bir nevi toplumun kendine güveninin gelmesi için, toplumun kendi gücünü görebilmesi için, toplumun kendi değerini fark edilmesi için yapılan bir terapiydi bu. Ulusal Kurtuluş davasının lideri için ulusal ordu çok önemliydi çünkü Ulusal Kurtuluşu sağlayan bu orduydu. Ama ulusal bağımsızlığın garantisi, ulusal tarih, ulusal dil ve ulusal kültür alanında kazanılacak başarıydı. İşgal orduları Batıda evlerine yenik olarak dönmüştü ama Batı asıl büyük ordusunu işgal için yeni hazırlıyordu. Bu Batıcı tarih ve kültür istilasıydı. Gerçekten de Atatürk’ün ölümü ile ulusal tarih, ulusal dil ve ulusal kültür rafa kaldırıldı ve bunun yerine evrensel denilerek Batı tarihi, Batı kültürü ve Batı dili konuldu. İşgal ordularının başaramadığı Anadolu’nun işgalini artık Batılı sosyal bilimciler yapacaktı. Atatürk’e saldırı Atatürk’ün ünlü “Ne mutlu Türküm diyene” ve “Türk, öğün, çalış, güven” özdeyişleri ulusal maneviyat için son derece önemliydi. Ulusal maneviyatı bozmak içinse iki şeye sistemli bir saldırı başlatıldı birisi doğrudan Atatürk diğeri ise Türklük. Atatürk’e saldırmak Batılı için son derece önemliydi. Çünkü Atatürk, adıyla bile bu ülkenin en temel değeriydi. Atatürk’ün olmadığı bir Türkiye düşünülemezdi bile, Atatürk’ü çıkarttığınızda Türkiye dağılıverirdi. Atatürk’e saldırı, yakın tarih üzerinde bir yığın saptırmaya ve yalan propagandaya dayandı. Camilerin ahır yapıldığından Kuranların yakıldığına, Kuran okuyanların hapse atıldığından Atatürk’ün İngiliz ajanı olduğuna dair bin türlü yalan, tarih adına piyasaya sürüldü. Bir şeyi kırk kez tekrarlarsanız gerçek sanılır düsturundan yola çıkarak Atatürk için de aynı yalanları 40 gün değil 40 yıl bile değil 80 yıldır yayıp duruyorlar. Bu tarihi çarpıtmanın piyonu ise Şeriatçılar. Batılıların Atatürk’ü yıpratma kampanyasının taşeronu olma görevi bu kesime verilmiştir ve onlar da görevlerini yerine getirmektedirler. Türklüğe saldırı Batının aynı sinsilikte bir başka oyunu ise Türklüğe saldırı kampanyasıydı. Türklüğe saldırı kampanyasını doğrudan Batılı üniversiteler üstlendi. Türk’ün tarihi yok sayıldı, görmezden gelindi. Benzeri bir eğilim ülke içinde de gelişti. Batıcı bir tür sözde ilericilik, Türk tarihinin küçümsenmesi, yok sayılması hatta Türk düşmanı görülmesi için piyasaya sürüldü. Daha 40’lı yıllarda başlayan bu tür bir tarih akımı çok büyük bir başarı da kazandı. Bugün Türkiye’nin pek çok ilericisi Türk tarihinin ve Türk değerlerinin düşmanıdır. Bu büyük tuzağı gören gerçek ilerici ve solcu aydınlarımız da elbette vardı. Niyazi Berkes, Doğan Avcıoğlu, Attilâ İlhan gibi önemli düşünürler daha 60’lı yıllarda bu oyunu bozmak için uğraş vermeye başladılar. Avcıoğlu bir iktisatçıydı ve sol teorisyendi. Ama buna karşın Türklerin Tarihi’ni yazacaktı. Attilâ İlhan ise daha yakın bir tarihi araştıracak ve milli bir solculuğun tarihi değerlerini inşa edecekti. Ulusal Sol için, ulusal tarih olmazsa olmazdı. Çünkü solculuk zaten Türk’ün tarihinde mevcuttu, kaldı ki tarihsiz bir ulusun bırakalım solcu olmasını ulus olarak bile varlığını sürdüremezdi. Bu nedenle ulusal tarih, ulusal solculuğun vazgeçilmeziydi. Çok yakın dönemde kimilerinin solculuk adına yaptığı “tarihle barışma” gibisinden bir politik manevra değildi bu. Batıcı tarih anlayışının sinsiliği “Türk’e rağmen Türkçülük” anlayışında yatıyordu. Bu tez, Türklüğü kendinden menkul bir kısım sözde ilericiye, Türk tarihi üzerinde istediği gibi tahrifat yapma, istediğini Türk görmeme hakkını veriyordu. Onlar da bunu yaptılar ve Türk tarihindeki her şeyi yok saydılar. Osmanlı ve Selçuklu böylece çöpe atıldı. Osmanlı ve Selçuklu’nun çöpe atılması ise Türk’ün Anadolu’daki hak iddiasının çöpe atılmasıydı aslında. Yunanlılar Anadolu bizim derken, Anadolu toprakları üzerinde hak iddia ediyordu. Osmanlı ve Selçuklu düşmanı tarih tezleri de Yunanlıları doğrulamak için ortaya çıkarılmıştı. Çok Türkçü geçinen bir iddiaydı bu ama aslında Türk’ü köksüz bırakıyordu. Kök ise son derece diplomatik bir kelimeydi. Türkiye Cumhuriyeti bu topraklarda kimin devamı olarak bulunuyordu? Türkiye’den öncesi Türk değilse, Türkiye’nin bu topraklarda bir hakkı olamazdı. Cengiz Han uygarlığı Böylesine sinsi bir Türk düşmanlığı aynı zamanda Batının büyük yalanları ile birlikte yürüdü. Batı için Türk tarihi tümüyle barbarlığın, istilacılığın, yağmanın, çapulculuğun tarihiydi. Türk’ün övünebileceği bir kültürel mirası yoktu. Bu noktada Batı çok büyük bir yalana sarılmıştı ve bu yalanı hâlâ da sürdürmektedir. Ama Batılı üniversiteler, yayınlar ve büyük medya ağı sayesinde bu yalanlar Türkler tarafından bile doğıru kabul edilir duruma gelmiştir. Oysa ki Türk, tarihin her döneminde en ileri ve ilerici toplum olmuştur ve Türk’ün kurduğu tüm devletler de döneminin en ileri devletleri olmuştur. Cengiz Han Batılılar tarafından tarihin en büyük canilerinden biri olarak gösterilir, at üzerinde toprak fetheden ve yağmadan başka bir geliri olmayan bir imparatorluk kurmuştur. Bu elbette ki büyük bir yalandır, Cengiz Han’ın imparatorluğu tarihin en büyük devletlerinden biridir. 1200 ile 1350 yılları arasında bugünkü Çin’den Anadolu’ya kadar dünyanın neredeyse yarısına hakim olmuştur. Cengiz Han ve oğulları Avrupa ile Asya’yı birbirine bağlamış, ticareti tek bir devlet tekeline almış, bu sayede tarihin o dönem için en büyük ticari gelişimi sağlanmıştır. Yağmanın değil küresel ticaretin bugünkünden 800 yıl önce sağlandığı bir dönemdir. Büyük imparatorluklar, büyük savaşçıların yanında büyük bilim adamları da yaratırlar. Bugünkü Çin’i birleştiren ve merkez bir devlet haline sokan Cengiz Han’ın oğlu Kubilay Han’dır. Kubilay Han, tarihe Çin imparatoru olarak geçmiştir ama Marco Polo’nun Çin İmparatoru olarak ziyaret ettiği kişi aslında bir Türk’tür. Marco Polo’nun seyahatnamesinde geçen ve Çin’e ait ilericilik simgesi olan ne varsa Kubilay’ın yarattığı bir uygarlıktır. 1250-1400 yılları arasında Çin, tarihin ilk sanayi devrimini gerçekleştiriyordu ve 1700’lü yılların Avrupa sanayi devriminden çok daha önce makineli üretime geçmişti. Kağıt, barut, pusula gibi icatlar da bu dönemde geniş kullanım alanına kavuşmuş ve buradan Batıya geçecekti. Cengiz Han’ın İran’ı yöneten torunu Hülagü döneminde ise ilk önemli ve büyük rasathane Maraga’da kurulacak ve başındaki büyük Astronom Nasireddin Tusi, Kopernik’ten 400 yıl önce güneş merkezli evren modelini çizecekti. Kopernik’in çizimi ise Tusi’den olduğu gibi çalıntıydı.
Timurlu Rönesansı, Babürlü laikliği Cengiz Han devri 1350’lerde bitiğinde yerini yine bir başka Türk imparatorluğu dolduracaktı: Timurlular. Timurlular ise bugünkü Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar olan coğrafyada büyük bir imparatorluk kuracaktı. Batılı tarih için Timur sadece gaddarlığı çağrıştırır ve onun üzerine vahşet hikayeleri anlatılır durulur. Oysa Timur dönemi tarihte erken bir Rönesans dönemidir. 1350-1500 yılları arasında Timur imparatorluğu dünyanın kültür başkenti Semerkand’ı yaratmıştır. Timur’un torunu Uluğ Bey, büyük bir astronomdur ve yaptığı yıldız gözlemleri 400 yıl kullanılmıştır. Aynı dönemde Ali Kuşçu da yetişecek ve sonradan Osmanlı’ya gelecektir. İtalya henüz Rönesansı yaşamazken, Herat’ta büyük bir minyatür ustası Behzad resim yapmaya başlamıştı bile. Timur döneminin bilimsel gelişimi aynı zamanda sanayi atılımına da denk gelir. Timur Ordusu ve şehirleri makinelerin kullanıldığı örnekleri yaratırlar. Bizim bugün kullandığımız otomatik su sebillerinin ilk örnekleri daha o dönemde kullanılıyordu. Timur’un bir diğer torunu Babür Şah ise Hindistan’da büyük bir imparatorluk kuracaktı. Kendisi de büyük bir şair olan Babür’ün imparatorluğu, tarihin ilk laik devleti olacak ve 1870’te İngiliz sömürgeciliği tarafından yıkılacaktı. Babürlü dönemi de Hindistan’ı sanatta öne çıkartmış, Delhi dönemin Kültür Başkentlerinden biri olmuştur. Ama Babürlüler aynı zamanda sanayiyi de geliştirmişler, mekanikte ilerlemişler, makineler icadetmişlerdir. Babürlü şehzadelerinden Ekber Şah da büyük mucitlerden ve sanayicilerden biridir. Selçuklu tıbbı, Osmanlı mühendisliği Çin’den İran’a, İran’dan Hindistan’a Cengiz Han’ın ve Timur’un soyundan Türkler böylesine büyük bir sanayi ve uygarlık atılımı yaparken arka arkaya Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular dönemi de 800-1300 yılları arasında Hindistan’dan Azerbaycan’a, İran’dan Anadolu’ya büyük bir uygarlık kuracaktı.
Doktorların doktoru İbni Sina, dünyanın yuvarlak olduğunu ilk bulan Biruni bu dönemin Oğuz Türklerinden ikisidir. Hemen aynı dönemde Ömer Hayyam matematikte bir deha olacak, yeni bir takvim hazırlayacaktır ki burada bir dünyanın bir yıllık dönüşü bugünkü değeriyle ölçülecektir. Tarihin ilk önemli hastanelerini Selçuklular kuracaktır. Bugün bile Anadolu’da kalıntıları kalan Darüşşifalar Batıdan 500 yıl öncedir. Cerrahiden psikolojik tedaviye, oradan müzikle tedaviye, göz ameliyatlarına kadar tıp Türkler tarafından geliştirilecektir. Mevlana dergahını Konya’da kuracak ve edebiyatın, tasavvufun, felsefenin atılımı sağlanacaktır. Uygarlık denilir de Osmanlı bunun dışında bırakılabilir mi... Osmanlı, tarihin en uzun süreli devleti olmuştur, Kuruluşu 1299’dur yıkılışı 1918. Altı yüzyıl ayakta kalan bir devletin bilimsel bir temelinin de olması gerekir. Gerek Fatih öncesi gerek sonrasında Osmanlı savaş sanayisini besleyen büyük bir bilimsel gelişmesi vardır. Bizzat Fatih Sultan Mehmet, tophanede çalışan bir mühendistir. Daha sonra Osmanlı’nın Piri Reis ve Barbaros gibi büyük denizcileri çıkacaktır. Osmanlılar Viyana’ya kadar gidecektir. Bu kadar fetih, elbette at sırtında ve sadece ruhla yapılamazdı. Osmanlı önce bilimsel fetihler yapıyor ve bunları sanayiye uyguluyordu. Osmanlı biliminin doruk noktası Taküyiddin’dir. Matematikçi, astronom ve mühendistir. Kurduğu İstanbul Rasathanesi ve yaptığı astronomi çalışmaları son derece önemlidir ve çağını aşan bir bilimadamıdır. Önemli de bir mühendistir. Mekanik saatlerin ustasıdır, fakat önemli bir buluşu su ve buharlı türbindir. Bize Avrupa’nın icadıdır, buharlı makine sanayinin temelidir denilse de, Takiyüddin 1550’li yıllarda suyla çalışan, buharla çalışan motorları tasarlamıştır. Bu buluşlar sanayiye de uygulanmış, özellikle Osmanlı Donanması ve Ordusu’nda kullanılmıştır. Atatürk uygarlığı Son büyük Türk atılımı ise yine Anadolu’da Atatürk tarafından başlatılmıştır. Atatürk, tıpkı ataları gibi büyük bir savaşçıydı ve yine tıpkı ataları gibi aynı zamanda uygarlık savaşçısıydı. Atatürk döneminde tarımda, sanayide büyük atılımlar yapılmış, Türk mühendisleri uçak yapmıştır. Bugün otomobil motoru üretemeyen bu ülke Atatürk döneminde uçak motoru üretiyordu. Atatürk döneminde aynı zamanda Türk dili öz alfabesine kavuşturulmuş ve bu sayede Mevlana gibi bin yılın şairi olacak Nâzım Hikmet yetişmiştir. Türk dili ve tarihindeki araştırmalar, arkeolojinin kuruluşu, büyük bir uygarlık araştırma seferberliği başlamıştır. Türk, öğün, çalış, güven Tarihte tesadüflere yer vardır ama çok kısa süreli olarak. Bir devlet uzun süre yaşıyorsa, hele hele gelişiyorsa mutlaka ama mutlaka güçlü bir ordusu olması gerekir, bu ordu için güçlü bir bilimsel gelişmeye ve sanayiye ihtiyaç vardır. Tarih boyunca Türkler hep iyi savaşçı olmuşlardır çünkü çok iyi bilimadamı ve mühendistirler. Attila’nın oku döneminin mucizesiydi, Cengiz Han’ın sadağı ve okunun hammaddesi de tesadüfün değil bilimin eseriydi. Timur’un filleri hayvan psikolojisinin eseriydi, Fatih’in topları mühendishanenin. Donanma’nın temelinde mekanikte ve türbin enerjisindeydi. Tac Mahal’i yaratan Türk’ün sanat zevkiydi ama bu zevkin temelinde bir mimarlık dehası yatıyordu. Atatürk boşuna Türk, öğün çalış, güven dememişti. Türk’e saldırmak içinse ne bilime, ne sanata, ne çalışmaya gerek vardır, cehalet ve kendini beğenmişlik yeterlidir. Türk’e saldırmak kolaydır ve ucuzdur. Ama Türk’ü savunmak zordur ve emek ister. Ama Türk, tarihin zorlukları yenmek için ortaya çıkardığı bir millettir...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||