![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Eser Özaltındere
Tayyip sözde Kürt kültürünü hazmettirecek Başbakan ABD’de ne demişti? “…Kısa, orta ve uzun vadeli olarak bu demokratik açılım sürecini çalıştırmayı düşünüyoruz… Hazmede hazmede, hazmettire hazmettire bu süreci devam ettirmemiz lâzım…” Bir kere, bu söylemde kısa, orta, uzun vade planı yapıldığına göre Başbakanın kafasında bir proje olduğu ortaya çıkıyor. İkinci olarak da, Türk Ulusunun hazmetmesi mümkün olmayan bu açılımın hazmettirilmesi gereğinin bulunduğu dile getiriliyor. İşte bu hazmettirilme olayının gerçekleştirilmesi Kürtçe üzerine kurulmuş bir “kültür ortamının” oluşturulmasıyla mümkün olacaktır. Bilindiği gibi bu ortamın hazırlanmasının milâdı TRT’deki “Şeş-beş” kanalının açılmasıydı. Bu aynı zamanda, kültür ortamının oluşturulmasıyla ilgili olarak düğmeye basıldığının da göstergesiydi. Bunun arkasından Kürt açılımı bağlamında Kürtçe bir kültür yapısı oluşturma hedefinin diğer projeleri de çorap söküğü gibi gelmeye başladı. Bunlar neydi, kısaca bir hatırlayalım! 1- Devlet dairelerinde Kürtçe konuşulması veya Kürtçe çevirmen bulunması. 2- Yerleşim yerlerinin Kürtçe isimlerinin iade edilmesi. 3- 24 saat yayın yapacak Kürtçe televizyon ve radyo kanallarının kurulması. 4- Kürtçe reklâm uygulamasına geçilerek özel Kürtçe televizyon ve radyoların finansmanının sağlanabilmesi. 5- Yol levhalarının Kürtçe olarak hazırlanması. 6- Türkçe alfabeye Q, W, X harflerinin eklenmesi. 7- Devletin Kürtçe yayınları desteklemesi ve toplu Kürtçe kitap alımı yaparak kütüphanelere dağıtması. 8- Kürtçe kurslarının kapanmasının önüne geçmek için dershanelere bağlanması. 9- Seçim propagandalarının Kürtçe yapılabilmesi ve seçim pankartlarının Kürtçe hazırlanabilmesi vs, vs…. Bu maddelere, bir zamanların hızlı solcusuyken sonradan Amerikancı “ılımlı İslam” saflarına katılan Turizm ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın Kürt açılımına katkı sunmak üzere devlet tiyatrolarında Kürtçe oyunların sergilenmesini, Mem-u Zin’in bakanlık tarafından Kürtçe olarak piyasaya sunulmasını, bakanlığın yine Kürtçe diyalogların geçtiği bir filme 50 bin TL destek vermesini de ekleyebiliriz. Sonuç olarak bütün bu maddelerin hayata geçirilmesiyle oluşturulmuş kültürel ortam doğal olarak toplumun kesinlikle hazmetmek istemediği ve Türkiye’nin bir bölümünün bütünüyle Türkçenin dışında bir dilin konuşulduğu bir bölge haline gelmesine neden olacak olan Kürt açılımının hazmettirilmesini sağlayacaktır. Hazmettirilmeden kasıt, kesinlikle belli bir plan çerçevesinde uygulamaya sokulan Kürtçü projelerin toplum tarafından kanıksanır hale getirilmesidir. “Alışırsınız, alışırsınız”dan “Hazmettire, hazmettire”ye Özal’ın “alışırsınız, alışırsınız…” yaklaşımının yerini “hazmettire, hazmettire...” hedefi almıştır. Bu iki söylemin ifade ettiği anlam aynıdır ve okyanus ötesinden yönetilen ve yönlendirilen bir büyük senaryonun pratiğe geçirilmesinin en kritik yöntemlerinden birini ortaya koymaktadır. Bu öyle büyük bir projedir ki, Kürt açılımının Türkiye’deki ayağı hızla uygulamaya sokulurken bu senaryonun gerçek sahibi ABD de anında bu açılıma katkı vermek adına New York’ta Türkiye, İran, Irak, Suriye ve ABD ile Avrupa’daki Kürt filmlerinin gösterileceği New York Kürt Filmleri Festivalini düzenliyor. Bu festival ABD’de düzenlenen ilk Kürt film festivaliymiş. Ne hikmetse, bu ilk festival tam da Kürt açılımının devreye sokulduğu döneme denk düşüyor. Sponsorlar da çok ilginç! New York Belediyesi, New York Eyalet Meclisi, ABD’deki Fransız Büyükelçiliği ve Fransız-Amerikan Kültürel Değişimi. Bu da ABD ve Fransa aracılığıyla “hazmettirme” projesine verilen destek… Geçenlerde, Habertürk gazetesinde, 8 bakanlığın açılım için atacağı adımları tek tek belirleyip mini MGK’da Başbakana sunduğu konusunda bir haber vardı. Bu adımlar arasında yukarıdaki maddelerin yanında daha birçokları da yer alıyordu. Bunlardan bir tanesi de “Ne mutlu Türk’üm diyene” yazılarının yenilenmeyeceği ve ilköğretim andının kaldırılacağıydı. Bunlar da hazmettirilmesi gereken konulardır. AKP hükümeti Kürt açılımı çerçevesinde yapacakları arasında bunları da sayarken, sanki haberleşmişler gibi Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hammerberg “azınlıklar” ile ilgili yayınladığı raporunda; “Türkiye’deki okullarda ‘Türk’üm ve Türk olmaktan gurur duyuyorum’ gibi çeşitli antların her gün öğrencilere söylettirildiğini ve bu sözlerin “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözüyle tamamlandığını belirterek bunun bir etnik kökeni yücelttiğini öne sürdü” şeklinde bir ifade de yer alıyor ve bunların kaldırılması imâ ediliyordu. Yani, bir taraftan Türkiye’deki Kürt açılımı devreye sokulurken, diğer taraftan da aynı zaman diliminde, Fransız resmi kurumlarının da desteğiyle New York’ta ilk kez Kürt filmleri festivalinin düzenlenmesi ve yine aynı süreç içerisinde yayınlanan AB raporunda “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözü ile öğrenci andının kaldırılmasının gündeme taşınması bir arada gerçekleştiriliyordu. Çok enteresandır, Yusuf Ziya Özcan’ın Artuklu Üniversitesi’ndeki yaşayan diller kamuflajlı Kürt Enstitüsü’nün işlev kazanmasının zamanlamasıyla, AB İnsan Hakları Komiseri sömürgecinin azınlıklar raporunda “üniversitelerde Kürtçe eğitmen yetiştirilmesi için özel bölümlerin kurulması” talebi de neredeyse üst üste çakışıyordu. Bu kadar tesadüflere de hayret doğrusu! Görüldüğü gibi bütün bunlar; Türkiye Cumhuriyeti’nin ve ulusunun olmazsa olmaz değerlerinin yok edilmesi ve yerine konacak olanların hazmettirilmesine yönelik “psikolojik savaşın” değişik versiyonlarıdır. Türk milletinin tüm değerleri tartışma konusu haline getirildi Hazmettirilmenin yöntemlerinden biri yukarıda dile getirilen açılım maddelerinin hayata geçirilerek uygun kültürel ortamının hazırlanması olduğu gibi ikinci yöntemi de Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ulusu için çok hassas olan ilke, değer, konu ve kişilerin tartışmaya açılmasıdır. Böylelikle tüm bunlar, tartışma ortamının sahnelendiği büyük çoğunluğu ele geçirilmiş medya kuruluşlarında işbirlikçi aydın ve kalemşörler tarafından kuralsızca tartışılarak büyük bir çarpıtma bombardımanına tutulmaktadırlar. Atatürk’ün her boyutunun, Ermeni soykırımı’nın, lâikliğin, İstiklâl Marşı’nın, Çanakkale Savaşı’nın vs tartışmaya açılarak dezenforme edilmesi gibi… Sonuçta da, ulusun yapışkanı olan bütün bu unsurlar halkın nezdinde değersizleştirilmeye çalışılırken, Türkiye Cumhuriyeti ve ulusu için her türlü yıkıcı, bölücü ya da sakıncalı kavramlar ve ideolojiler de yükselen değerler olarak empoze edilmektedir. Böylelikle ikili bir hazmettirme operasyonu gerçekleştirilmiş olmaktadır. Bu “psikolojik savaş”, sömürgeci ve işbirlikçilerinin belli bir plan çerçevesinde uygulamaya soktukları topyekün bir saldırının en etkili silahıdır. Yukarıda maddeler halinde dile getirilen -ki o maddelerin sayısı artırılabilir- “Kürtçe bir kültür ortamının” oluşturularak “hazmettirilmesi”nin iki önemli neticesi ortaya çıkmaktadır; 1- Kürtçenin yaygınlaşmasıyla beraber, bu dilin hâkim toplum tarafından da kanıksanır hale gelmesi. 2- Kürtçenin hazmedilmesiyle beraber o dile ait farklı bir ulus bulunduğunun toplumun tümü tarafından onaylanır bir psikolojinin oluşması. Bunun arkası ise, Anayasal ortaklığa tüm toplumun sıcak bakma “hazmettirilmesi” olacaktır. Zaten yine geçenlerde açıklanan AB raporunda sömürgeci komiser Hammerberg; “Azınlık tanımının Avrupa’daki tanımına uyarlanması, ancak anayasa değişikliği ile mümkün olur” diyerek Kürt açılımının sonunda gelmesi gereken noktayı ayan beyan ilân etmişti. Başbakanın “hazmettirmeler” sonucunda gerçekleşecek “uzun vadeli” planı da bu olsa gerek! Kürtçe ile kültürel ortam yaratılamaz Şimdi! Öncelikli olarak Kürtçe ağırlıklı kültürel ortam hazmettirilmeye çalışılıyor ama, acaba Kürtçenin kendisi bu sömürgeci projeyi hayata geçirmeye elverişli midir? Bu durumu bir gözden geçirmekte önemli yararlar vardır. Dilleri çok kabaca ve yapısal olarak ikiye ayırmak mümkündür; 1- Vernaküler dil de denilen iletişim dilleri. 2- Eğitim ve yazı dili niteliğini elde etmiş diller. Bunlardan ikincisi aynı zamanda kültür dillerini de simgeler. Çünkü, kültür yaratma fonksiyonu sadece bunlarda bulunur. Bu yüzden gerçek dil olarak bu ikinciler kabul edilir. Birinci bölümde yer alan Vernaküler diller ise gelişmeye müsait diller değillerdir. Bunların özelliklerini şöyle sıralayabiliriz: a) Basit bir konuşma dili olup, iletişime yöneliktir. b) Kelime haznesi son derece kısıtlıdır. c) Yalnızca tabiî ihtiyaçları karşılamaya yöneliktir. d) Belli bir kurallar silsilesi üzerine oturmamış olup alfabeleri yoktur ve kültür ürünleri sözlü ve irticâlen söyledikleri masal, söylence ya da destan gibi türlerin ötesine geçememektedir. e) Doğaçlama bir ifade aracıdır. f) Yöresel dil pratiği içerisinde geliştiği için ses tonu, telaffuz şekli gibi yerel çeşitlilikler arz eder. İkinci bölümde dile getirilen kültür dillerinin özellikleri ise şunlardır; a) Kullanıma hazır ve kendilerine ait bir kelime hazneleri bulunmaktadır. b) Sözcük yapıları özgündür. c) Sadece o dili temsil eden bir gramerleri vardır. e) Ses sistemi başka dillerde bulunmayan bir kimliğe sahiptir. f) Kendisinin olan ve dilin özelliklerini koruyan bir alfabesi mevcuttur. Ancak bu özelliklere sahip bir dil yazı dili haline gelebilir ve dolayısıyla eğitim dili olarak kullanılarak kültür yaratma faklılığına sahip olabilir. Bu özellikleri barındırmayan bir dil ne yaparsa yapsın kültür dili haline gelemez ve gerçek dil sayılmaz. Peki Kürtçe bunlardan hangisine dahildir? Kesinlikle birincisine! Yani bir iletişim dilidir ve bünyesi yazı dili haline gelmeye müsait değildir. Bir kere, kendine özgü bir kelime portföyü yoktur. Prof. Dr Ahmet Buran hoca, Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın Kürtçe-Türkçe sözlüğünde yer alan 5900 kelime üzerinde araştırma yapmış. 5900 kelimenin % 22’sinin Farsça, % 21’inin Arapça, % 17’sinin Türkçe, % 8’inin özel isim ve % 33’ünün de Süryanice, Rumca, Ermenice, İtalyanca, Rusça, Yunanca, Fransızca vb. kökenli olduğunu saptamıştır. Ünlü Kürdolog Minorsky ne demiştir; “Ben de Kürtçeye bir ömür sarf ettim. Yıllardır bu dil üzerine çalışıyorum. Ancak eldeki bütün kelimeler Türkçe, Farsça, Ermenice, Süryanice, Rumca vb. dillerden alınma veya bozma çıktı. Menşeini tespit edemediğim sadece 164 kelime kaldı. Bunların da, aranırsa menşeini bulmak mümkündür...” Kürtçü Sırrı Sakık, aklınca “empati” kelimesini Kürtçeye çevirmiş ve karşılığı olarak “nef-u gıyas” şeklinde Arapça mı, Osmanlıca mı olduğu belli olmayan uyduruk bir sözcük ortaya atmıştı. Yine Ahmet Kürt (Türk olamaz çünkü) Kürtçe konuşma yaptığı o meşhur grup toplantısında “atom karıncayı” Kürtçeye çevirememişti. TRT nin Şeş-beş kanalında konuşulan Kürtçenin Arapça, Farsça ve Türkçeden oluştuğuna herkes birebir şahit oluyor. 60 yıllarında Silopi’de kaymakamlık yapmış bir zatın anı kitabında Kürtçü Şerafettin Elçi ile ilgili bir olay anlatılmıştı. Bu kaymakamımız Varlık dergisinde yayınlanan bir yazısında “bir üçgenin iç açıları toplamı yüz seksen derecedir” kuramını dahi dile getiremeyen bir dilin uygarlık dili olamayacağını ifade etmesi üzerine Kürtçü Şerafettin; “Ben karşı tarafa (yani Barzani tarafına) sordum. Bunun Kürtçe karşılığı varmış. O da ‘müselles zaviye’ imiş” şeklinde ya Arapça ya da Osmanlıca olması pek muhtemel bir sözcüğü ortaya atmış ve kaymakama karşı kanıt sunduğunu zannederek kendince teselli bulmuştu. Kürtçe tamamen uydurma bir dildir Ayrıca, Kürtçenin kendi dil yapısını simgeleyen bir grameri de yoktur. Kürtçenin gramer yapısı içerisinde Farsça, Osmanlıca ya da Orta Asya gramer kuralları birlikte yer almaktadır. Hatta bazı durumlarda Farsça fiil Türkçe kelimelerle iç içe geçmiş olarak kullanılabilmektedir. Örneğin; “Parçalamak” fiilinin Kürtçe karşılığı olan “Parçekırın”da; “Parçe” yani “Parça” Türkçe, “kırın” “yapmak” anlamında Farsça olabiliyor. Kürtçenin eğitim ve yazı dillerinde olması gereken ses kimliği de mevcut değildir. Yöreden yöreye değişen farklı ses tonları ve telâffuzların yanında, kullanılan Farsça, Arapça, Türkçe veya başka dillere ait seslerin değişik versiyonları ortaya karmakarışık bir fonetik yapı çıkarmaktadır. Peki Kürtçenin alfabesi var mıdır? Bu da ayrıca çok komik bir sorudur. Çünkü, böyle bir dilin alfabesi olması da mümkün değildir. Gerçekten de gerçek dil olma şartlarına haiz olmayan bir dilin alfabesi olabilir mi? Kürtçülere göre gûya alfabeleri varmış! İyi de, eşyanın tabiatına aykırı o alfabeyi acaba kim hazırlamış? Tabii ki, Batıdaki Kürdoloji fabrikaları… Bakın, Prof. Dr. Mehlika Aktok Kaşgarlı hoca bu konuda ne diyor? “Aslında yazılı Kırmançi, 19. yüzyılda kaleme alınmış prefabrik bir lehçedir. Kırmançi ağızları konuşan Kuzey Kürtleri bu prefabrike dili sun’i bir dil olduğu için anlamazlar. Yazılı Kırmançi uyduruk bir dildir. Bu itibarla Kırmançi ağızlarını konuşanlar bu yapay yazılı dili aynı yörede yaşasalar bile anlayamazlar, benimseyemezler. Çünkü dil; yaşayan, kendine özgü hususlarla gelişen veya kaybolan canlı bir olaydır. Bu itibarla kendi niteliklerini kendi kendine tayin eder.” O zaman; grameri, ses kimliği, özgün sözcük yapısı, alfabesi ve kelime haznesi olmayan Kürtçe, eğitim ve yazı dili olamayacak demektir. Nitekim, ünlü Kürdolog ve dilbilimci Goishi Kojima da konuyla ilgili olarak diyor ki; “Kırmançi bir eğitim dili olarak kullanılabilir mi? Hayır! Okulda öğretilemez. Eğer Kırmançi lehçelerinden bir tanesini seçerek öğretmeye kalkarsanız, önce Türkçeyi öğretmeniz gerekir. Konuşulan Kırmançi ile yazılan Kırmançi arasında büyük farklar vardır...” Bütün bunlardan sonra da Kürtçeye kala kala, Vernaküler bir dil olma alınyazısı kalıyor. Yani, içinde birçok gerçek dilden kelimeler barındıran, farklı dillerin gramerlerinden esinlenmiş, değişik yörelere göre farklı ses tonları ve telaffuzlara sahip diyalektlerden meydana gelmiş, alfabesi bulunmayan, kültür ürünleri basit hikaye, destan ve söylencelerin ötesine geçmeyen sadece tabii ihtiyaçları karşılamaya yönelik doğaçlama bir iletişim dili. Fakat, Vernaküler bir iletişim dilinin sömürgecilere yaramayacağı da bir gerçek. Onlara bir yazı ve eğitim dili gerekiyor. Çünkü, okullarda Kürtçe öğretebilmeleri için bir yazı ve eğitim diline ihtiyaçları var. Ayrıca, Kürtçenin birbirinden kopuk diyalektleri de “tek tip” bir dilin oluşmasına izin vermiyor. O yüzden “standardizasyonu” sağlayacak bir yazı ve eğitim dilinin gerekliliği daha da önem kazanıyor. Kürtçe prefabrik dilini sömürgeciler uydurdu Sömürgeciler böyle bir dilin “prefabrik” olarak oluşturulmasına, kurdukları “Kürdoloji Enstitüleri” ile on yıllar önce başladılar. Birçok Kürt lehçesini karıştırarak toplama, yapma ya da protez bir dil yaratmaya çalıştılar. Fakat, Batıda oluşturulmuş bu enstitülerin bu yapay ürünlerinin Türkiye’ye aktarılması ve Kürt kökenli toplum üzerine uygulanması gerekiyordu. Ayrıca bunun için bir kültür ortamı da yaratılmalıydı. İşte Kürt açılımının en temel işlevi budur. Kürt açılımıyla hâkim topluma hazmettirilen Kürtçe kültür ortamında uzun yıllar önce Batıda şekillendirilmiş “prefabrik Kürtçe” “monte” edilecektir. Bu montajın teknisyenliğini de YÖK Başkanı Yusuf Ziya’nın Türkiye’deki Kürdoloji Enstitüleri yapacaktır. Bu enstitüler dışarıda kotarılmış protez Kürtçe ürünlerini alarak ve biraz da kendilerinden bir şeyler katarak onların hazmettirlmiş Kürtçe kültür ortamının motoru haline gelmesini sağlayacaklardır. Batıdaki “prefabrik Kürtçe”nin Türkiye ayağı olan bu Kürdoloji enstitülerinde elden geçirilmiş bu ürünler ve yetişmiş elemanlar piyasaya sürülerek, 24 saat yayın yapan özel Kürtçe radyo ve televizyonlarda, Kürtçe kurslarında, birçok kurum ve kuruluşta kullanılacaklardır. Örneğin, bu enstitülerde yetişmiş elemanlar söz konusu radyo ve televizyonlarda spiker, program yapımcısı, Kürtçe kurslarında ise eğitmen olarak istihdam edileceklerdir. Yine bu kuruluşların yayınları, Kürtçe enstitülerinde “standardize” edilmiş “prefabrik Kürtçe” ile yapılacaktır. Hem de 24 saat boyunca… Ayrıca, başka dershanelere bağlanarak kapanmalarının önüne geçilmiş Kürtçe kurslarında belki de “Kürtçe okuma yazma seferberliği” başlatılarak yaşlı genç tüm insanlara bu “protez Kürtçe” öğretilecektir. Gelecekte de, Batıdakilerle birlikte ortak çalışmalar yapan bu enstitülerde yapay bir şekilde “yazı dili” ve “tek tip” hâle getirilmiş Kürtçe,yine buralardan yetişmiş eğitmenler aracılığıyla Türk eğitim sisteminin içerisinde icra edilebilir noktalara taşınabilecektir. Amaç, “milli bir dile” sahip bir “Kürt ulusu” yaratmaktır. Nitekim, Artuklu Üniversitesi Kürt Enstitüsü (yaşayan diller adı bir kamulajdır) hiç zaman geçirmeden “protez Kürtçe kütüphanesi” oluşturmaya başlamış bile. Çünkü, bir gazete haberine göre, İsveç’ten (büyük olasılıkla İsveç Kürdoloji Enstitüsü’dür) istenen Kürtçe yaklaşık 300 kitap Mardin Artuklu Üniversitesi’ne gönderilmiş. Kürt açılımının hazmettirilmesi ve Kürdoloji enstitülerinin oluşturulması kesinlikle kökü dışarıda olan yapay bir Kürt milleti oluşturmaya yönelik emperyalist bir plandır. Ve çok vahim sonuçlar doğurmaya gebe bir projedir.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||