Eykan Can - Karne, inek ve hürriyet
TÜRKSOLU
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi   |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv: 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Osman Gazi'den
Gazi Kemal'e
 
ÖZGÜR ERDEM
Türkiye'nin
mali tutsaklığı
 
İNAN KAHRAMANOĞLU
Türkiye'nin "ortak değeri" Atatürk'tür!
 
KAYA ATABERK
Parvus Efendi ve Engin Ardıç Efendi
 
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Türkçemiz
 
TÜRKKAYA ATAÖV
Çin azınlıkları
 
ERGİN KONUKSEVER
12 Eylül - 4
12 Eylül sabahı
 
İLYAS SALMAN
Oyunculuğumuzun eleştirisi
 
ESER ÖZALTINDERE
Kürt açılımını hazmettirme!
 
UMUT YALIM
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (10,5)
 
OKAN İŞBECER
Diyarbakırspor Kürtlerin takımıymış
 
TUĞRUL ÇELİK
Obama Nobel Barış Ödülü'nü nasıl aldı?
 
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Diyarbekir
kimin yurdu?
 
EYKAN CAN
Karne, inek ve hürriyet
 
TEVFİK KAYMAZ
Mermer, mozaik, fayans ve zümrüt
 
VEDİİ BİLGET
Gerçeği ortaçağ karanlığında arayanlara duyurulur
 
 

Eykan Can
Karne, inek ve hürriyet

 

“O günü hiç unutmam. Çok şey silindi de gafamdan, o kaldı. Babam eve karne ile geldiydi. Koydu sedire. Hepimiz karşısına geçtik bakıyoz. Uzancaz, dokuncaz ama yok, nerde o cesaret. Karne, eve o fena hastalığı bulaştırıvermişti bir şekil. Gözümüzü ondan alamıyoz, ama bir o kadar da korkuyoz. Anam rahmetli dayanamadı sonunda. Bey, bunlan ekmek alcaksak evdeki unu netcez? Babam da muhtarlan kösenin unları topleyceğini söyledi. Anam da başlamasın mı o zaman. Ben vermem de, ben kimselere yedirmem de, çıkıversin o köse karşıma da, neler neler dedi. Babam onu zor zapt eyledi. Anam rahmetlinin babası şehit düşmüş istiklâl muharebesinde. Babasının kızı derlerdi. Yeğit kadındı, erkek olsa dedem gibi efe olcek kadındı....”

“Kırklı yılların sonuydu, yoğusam ellilerin başı mı, neyse. Gıtlık başgösterivermiş memlekette. Hiçbiri yoğudu daha bunların. Tulumbanın başı gibin, Sadi domuzunun her bişeyine he diyen bu muhtar Kerim bile salya sümük gezmekte. Aslında gıtlığın başı şeherlerde ama bize de bulaşmış bir şekil. On güne bir gasete köye gelince, herkesi humma gibin korku sarıvermekte. Ha bulaşıverdi, ha bulaşcek. Şeherde milletin elinde ekmek yok, yağ yok. Bizimkilerin var mı, az da olsa yeteri kadar var. Ama korku dağları delmiş. Verse birine, bırak vermeyi aha bende un var dese, millet başına üşüşüvercek diye korkmakta. Ondan gayrı herkes aç, kime sorsan midesi yapışıvermiş karnına...”

“Çayını tazelesene babanın Hasan!”

“Hemen Kamil öğretmen.”

“Sonra neler oldu Fahri bey amca?”

“Bak önce anlaşıverelim senle. Bana emmi de gitsin, kafamı bozma tüfeğimi alırım elime.”

“Tamam emmi,” dedi güldü, köyün yeni öğretmenlerinden Kamil.

“Okunuyor gasete. Şeherde millet karne ile ekmek kuyruğunda yazıyor. Herkeste bir ah, vah, sonlarını düşünmekte deyuslar. Babam rahmetli eve gelince anlatıyor bize bir bir bunları. Hepimiz softa bezinin üstündeki ekmeğe dikiyoz gözümüzü. Bir dıkım bırakmayane kadar yeyoz. Olur ha, bu hastalık bize de bulaşıverse acından ölüp gitcez. İşte tam o günlerdi. Sadi’nin dedesi köse İbrahim, oğlunu şehere yolladı. Mehmet’i. Sadi’nin büyük amcasıydı. Kimse bilmiyor niye yolladı. Köse İbrahim, okumaya dedi herkese. Herif kazık kadar olmuş, ikinci sıpası yolda. Bu saatte mektep mi oluvercek!”

“Okumanın yaşı yoktur Fahri emmi.”

“Sen muallimsin, sana sözüm yok. Ama sen bilmezsin bunların ciğerini!”

“Sen kaç yaşındaydın o zamanlar emmi?”

“Mektebe yeni başladıydım. Mektep de iki saatlik yolda.”

“Eskiden uzaktaymış ben de duydum. Çok zor olmalı.”

“Zor ki hemi de nasıl zor. Tabanlarımız ayrılıverirdi kışın buzunda da ses etmezdik. Baharın daha bir fena. Dereyi geçtin geçtin, geçemedin yandın oracıkta. Şimdikilerin ayağının dibinde mektepleri yine de...”

“Sanki biz farklı mı okuduk baba,” dedi Hasan çayları getirdiğinde.

“Daha iki yıl öncesine kadar okul yoktu ki burada Kamil öğretmen. Sen de bilirsin belki, duymuşsundur. Ben belki biraz daha şanslıydım babamdan. Okul yarım saatlik yoldaydı çünkü. Ama burnumuzun dibinde olmadı hiç.”

“Topluycez inekleri sağcez, sonra sütlerini Amerika’ya yollaycez, onlar da bize süt tozu yapacaklar dediydi. Dediğine göre bizim gibin bir sürü memleket varmış onların süt tozu yolladığı. Ellerindeki inekler yetmezmiş dünyaya.. Anlayacağın Amerika Karasulak’ın ineğine muhtaçmış. Herkeslerde bir heves verdiler ineklerini. Burda olmaz bu iş, mandıraya götürcem, kazaya dedi. O zati son görüşümüz oldu inekleri.”

“Sen de otursana Hasan, bak babanla ne güzel laflıyoruz.”

“Oturmayım. Az biraz işim var. Halledeyim onları, zaman kalırsa otururum.”

“İşine bak o zaman sen.”

“Nerde kaldıydım ben,” diyerek çenesini sıvazladı Fahri emmi. Kamil öğretmen yetişti hemen.

“Sadi Bey’in amcası şehre okumaya gitmişti.”

“Bey oldu ya deyus dillerde. Neyse. Mehmet mektebe gitti. Bizim köy aynı, işinde gücünde o zaman. Ama akılları fikirleri tek derde bağlanıvermiş. Yatıp kalkıp bunu düşünmekte herkesler. Gel zaman git zaman bir gün köse İbrahim kaveye toplamış herkesi. Babam rahmetli onun dediklerini eve gelince şöyle anlatıverdiydi.

“Karasulak ayrı mı ki! Goskoca şeherler sankim savaş görmüş gibi. Eli kulağında bugün yarın bize de gelir sıra. Şimci herkes eli elinde oturmakta, o gün geliverince napcanız ahali! Bu gidiş iyi değil. Alacaz ki tedbiri o gün gelince apışıp kalmayak. Bunun da bi tek çaresi vardır. O da yarından tezi yok, her bişiyi karneye bağlıycaz bizde.”

“Böyle mi demiş Sadi Bey’in dedesi! Kimse karşı çıkmamış mı?”

“Bunla da kalmamış, dur hele bi dinle. Karşı çıkanlara da konuşuvermiş, devam etmiş.”

“Tek çatı altında toplanacak her bişi. Ben çok düşündüm bunu. Günlercene uyumadım, gözüme bir damla uyku girdiyse aha şurdan çıkmak nasip olmasın. Köylüm aç kalırsa naparım dedim. Karalar bağladım. Hanım bile korktu, bey senin gidişin iyi değil dediydi. Olsun köylüm için canım feda dediydim ben de. Velhasıl kelam ahali, eğer şimciden her bişiyi karne ile verirsek, o gün gelince zorluk çekmeyiz. Ben hesapladım. Herkesin hasadı, malı az çok aklımda. Buralara uğrayıverse bu fenalık, biz en az üç yıl yaşarız elimizdekiylen. Ama möhim olan iktisat yapmak. Bunu başarıverince yaşarız ahali!”

“Köylüde bir alkış gıyamet kopuvermiş. Sanki konuşan köyün adamı köse İbrahim değil, mebus gelmiş de onu alkışlamakta herkes. Zati bunlara iktisat dedin mi gözleri bişiy görmez.”

“Yani o günden sonra sizler de karneye bağlandınız!”

“Tabi, şeherleden eksiğimiz yok fazlamız vardı. Fazlamız köse İbrahim’di zati. Sade bize değil, yüz köye bedeldi mübarek.”

“Bu karneleri devlet mi yolladı size emmi?”

“Daha neler, ne diyon sen oğul! Bu şehere mektebe diye giden kazık Mehmet, ne hikmetse şeherden iki bavullan döndü. Tahta bavullardı, belkim bilirsin.”

“Yok görmedim hiç.”

“İçleri büyüktür onların. Tüm köye yetcek kadar karne yaptırmış meğer şeherde deyus. Tabi kimsenin sormak aklına gelmedi, sen hani mektepteydin diye. Neyse. Bunları herkese dağıtıverdiler. O günü hiç unutmam. Çok şey silindi de gafamdan, o kaldı. Babam eve karne ile geldiydi. Koydu sedire. Hepimiz karşısına geçtik bakıyoz. Uzancaz, dokuncaz ama yok, nerde o cesaret. Karne, eve o fena hastalığı bulaştırıvermişti bir şekil. Gözümüzü ondan alamıyoz, ama bir o kadar da korkuyoz. Anam rahmetli dayanamadı sonunda. Bey, bunlan ekmek alcaksak evdeki unu netcez? Babam da muhtarlan kösenin unları topleyceğini söyledi. Anam da başlamasın mı o zaman. Ben vermem de, ben kimselere yedirmem de, çıkıversin o köse karşıma da, neler neler dedi. Babam onu zor zapt eyledi. Anam rahmetlinin babası şehit düşmüş istiklâl muharebesinde. Babasının kızı derlerdi. Yeğit kadındı, erkek olsa dedem gibi efe olcek kadındı....”

“Kimdi deden emmi?”

“Şimdi onu da anlatıversem yorulursun muallim.”

Durdu ardından Fahri emmi, birkaç dakika dalgın dalgın baktı uzaklara. Sonra sıyrıldı.

“Bir çok haneden sesler yükseldiydi o gece. Anam gibi garşı çıkanlar olduydu. Gaz lambaları geç saatlerde söndüydü. Işıl ışıldı köy. Ertesi gün devrilince, akşam saatlerinde babam elinde iki ekmek çıkıp geldi eve. Hepimiz eline bakıyoz. Ekmekler elim kadar. Tartsan kantar ölçemez kaç gram. Suyunun suyu un var içinde besbelli. Evde gene bir gıyamet. Bu bir hafta kadarın sürdü. Bir hafta sonrasında babam gibi birkaç kişi daha bunu köse İbrahim’e anlatmaya gittiler. O da anasının gözü, babamları evine değil, kaveye çağırıvermiş. Babam rahmetli de dört kişi ile birlikte sankim yargı hakimine ifadeye çıkmaktalar. Ne için? Kendi unumuz sebeptir, geri istiyoz, aç kaldık demek için.”

“Aç mı kaldınız gerçekten emmi?”

“Oğul, o iki gıdım lokma ile altı nüfus doyar mı? Sen düşün işte.”

“Altı kişi zor tabi.”

“Zor tabi ya. Bunlar kaveye geldiklerinde bir bakmışlar ki, köse İbrahim toplamış tüm köylüyü. Anlatmakta ha bire. Babamlar içeri girdiğinde de hiç kesmemiş sözünü, devam etmiş köse.”

“Sizlere dediğim gibi olmadı mı! Hep birlikte el verdik, bir haftayı atlattık alim allah. Böyle sebat gösterirsek daha ileride rahatça yaşar giderik. Bazılarınızdan şikayetler duymadım değil. Bu karne işi bizi doyurmuyor derler. Tamam efendi, seni tam doyurmeycek belki. Ama kimse de aç kalmeycek. Köylün açken uyuyabilcen mi ki! Uyuyamıycen! O zaman kanaat edicen. Hem burada demokıratik olarak karar vermedik mi. Herkesler burdaydı o gün. Kimse hayır demediydi. Demokırasi böyle bişiy, gözünü seveyim onun. Herkesin eşit hakkı var. Laf ebeliği mi yapıyoz burda. Demokırasi işlemekte Karasulak’ta. Bunu herkes böyle belliye!”

“Yine bir alkış gıyamet kavede. Zati demokırasi deyince bizim millet sağır olur, duymaz başka bişiy. “

“İktisat diyince de kör olmuşlardı değil mi emmi?”

“Hah işte böyle. Bizim köylü, kösenin bu laflarıylan oldu mu hem sağır, hem âmâ. Babamlar da bunları duyunca gerisin geri çıkmışlar kaveden. Arkalarına bile bakmadan. Bişiy deseler millet üstlerine üşüşecek. Evdeki kavgaya katlanırız demişlerde, bunlara katlanamayız. Öylece dönüvermişler işte eve.”

“Sonra...”

Fahri emmi kollarını sıyırdı. Dirseğini gösterdi Kamil öğretmene.

“O hafta ben düşmüştüm mektep yolunda. Bak dönüveriyor kol halen. Epey bir süre benle ilgilendiydi de anam, sesi çıkmadıydı.”

Hasan kahveden çıkmaya hazırlanırken yanlarına geldi o an.

“Baba kolları da sıvamışsın.” Gülümsedi, Kamil öğretmene döndü.

“Öğretmen, sen kaptırdın yakayı babama. Bitmez onun hikayeleri.”

“Olsun, köyünüzü tanıyorum sayesinde.”

“Herkeste bendeki hafıza var mı Hasan? Alıcam ayağımın altına seni! İşin yoğu muydu senin.”

“Var baba var. Şimdi çıkıyorum. Kamil öğretmen, sen de istediğin kadar çay alabilirsin ocaktan. Çekinmeyesin.”

“Çekinmez çekinmez, haydin gari git işine!”

Hasan kahveden çıkarken Fahri emmi, kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı bile.

“Herkesler eşit, demokırasi derken köse İbrahim bir gün köye arabaylan gelmesin mi! Milletin gözleri yerinden çıkıvercek. Otomobil parıldıyor ay gibi. Bunca gıtlık var iken, bu herif parayı nerden buldu da aldı bunu? Haydi otomobili aldın, içine benzini nerden koyucek? Mebuslar bile yayan nerdeyse memlekette! Diyor ki millete, parti işine girdim, bana bunu hediye ettiler, sana bu yakışır dediler. Aklı başında herkesler şaşkın. Bu köse adam olmuş da yakışan yakışmayana bakar olmuş. Gıymete binmiş herif anlayacağın oğul.”

“O zamanlarda çok az kişinin arabası vardı tabi.”

“Kazada bile sayı ile idi. Ben bir kere gördüydüm, ondan sonra bir hafta rüyama girdiydi. Kösenin altında görünce, hepimiz otomobil etrafında pervane olduk zati. Ama anam da babam da çok fena oldular. Biz çocuğuduk, aklımız fikrimiz otomobile takıldıydı. Bizimkiler de otomobilin ne ile alındığına merak saldılar. Dayım rahmetli kazada memurdu o zaman. Ona çıktı babam ile o dört arkadaşı. Dayım sordu soruşturuverdi. O ay çıktı çıkmadıydı dayımdan mektup geldiydi. Babam yüksek sesle okuduydu diğerlerine bizim evde. Aynen şöyle demekteydi dayım.

“Bazı kişilere sordum. Köse İbrahim’i bir çok kişi tanıyor. Partiye de çok sık gidiyor. Ama hangi görev sebebiylen oraya girip çıktığını bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, şehirdeki bazı tüccarlara yağ ve un ticareti ile kısa sürede zenginlediği.”

“Bu okununca evden bir bağrış kopuverdi. Kulaklarım yırtılcek sandım. Anam rahmetli badılcan gibi moru mor oldu. Dövünüyor. Bizden aldıydı unları, gitti zenginledi köpek diye. Gidip durun kapısına şimci herifin, bey oldun başımıza diye. Babam ve diğerleri apaşıp kalmış. Bazısı ayakta, bazısı çömelmiş. Cigaralar yanıyor ardı ardına. Haydi diyor babam, haydi unu bizden aldıydı, yağı kimden almış peki. Onlar da başka bir gafasız köydür diyor, bir başkası.”

“Kimse karşılarına geçip hesap sormadı mı emmi?”

“Sordular sormasına. Ama onu da burunlarından getirdi bizimkilerin köse İbrahim.”

“Nasıl?”

“Ertesi gün köse İbrahim kazaya gittiydi. Bir hafta kadar ortalıkta görünmediydi. Sonra geldi bi gün. Geldiği gün de bize mektepte süt tozu dağıttıydılar. Amerikanlar bize yardım ederlermiş. Bu tozları da taa Amerika’dan getirtmişler. İçilecek gibi değil meret, ama içiyon. Herkesler içmekte. Evdeki inek aklına gelmiyor. Ben bunu niye içiyom diye sormuyon. İçiyon işte. Amerikanlar bizi ne çok sevmekte diye düşünüyor herkes. Ulan seni çok seviyse niye sütün tozunu yollar, aslını niye yollamaz diye düşünmez.! Matah bişiymiş gibi birde övünen övünene. Baştakilerden ayağa kadar bir Amerikan sevdası yaşanmakta. Sanki bu millet yedi düvele meydan okumamış! Kendi başına dikilmemiş ayağa!”

“Şimdiki süt tozları gibi mi emmi?”

“Şimcikileri bilmem. Ki ben yeminliyim. Bir daha asla sürmedim ağzıma onu. Çünkü hemen sonrasında köse İbrahim Amerikanlarla iş yapcem diye köydeki tüm inekleri aldı.”

“Parasıyla tabi değil mi?”

“Tabi ya. Parayı peşin sayıverdi herkesin eline. Yahu oğul, sen saf mısın? Bu kadar anlattım, hâlâ mı anlayamadın bunların ne mal olduğunu?”

“Parasıyla değilse nasıl verdi insanlar ineklerini!”

“Aynı numeroyu çekti köylüye. Bu defa kılıf başkaydı tabi. Topluycez inekleri sağcez, sonra sütlerini Amerika’ya yollaycez, onlar da bize süt tozu yapacaklar dediydi. Dediğine göre bizim gibin bir sürü memleket varmış onların süt tozu yolladığı. Ellerindeki inekler yetmezmiş dünyaya.. Anlayacağın Amerika Karasulak’ın ineğine muhtaçmış. Herkeslerde bir heves verdiler ineklerini. Burda olmaz bu iş, mandıraya götürcem, kazaya dedi. O zati son görüşümüz oldu inekleri.”

“Olaya bak emmi, bunlar yaşandı demek burada.”

“Yaşanmaz mı muallim! Daha neler yaşandıydı da. Karnım acıktı benim. Eve yollanam. Sonra başka bir vakit gene konuşuruz senle.”

Kamil öğretmen elini tuttu Fahri emminin. Fahri emmi çekmeye çalışsa da elini, o öptü başına koydu.

“Çok sağ olasın emmi güzel sohbetin için.”

“Sohbet değil oğul. Adam olana derstir bunlar, ders.”

“Doğru dersin. Sağlıcakla emmi.”

“Sana da muallim.”

Fahri emmi kahveden çıktı. Kamil öğretmen de tam kalkacaktı ki masadan, Latif sandalyesini ucundan çevirdi, oturdu yanına. Koltuğunun altındaki dertop edilmiş gazeteyi açtı masaya.

“Hocam, sen bilirsin. Bak şimci biz şu haberi okuduk, sabahtan bu yana tartışıyoz. Sen hele bir fikrini söylesen?”

“Neymiş haber?”

“Bak işte şu.” Latif ardından gazetedeki haberi parmağı ile gösterdi. Haberde IMF’nin Türkiye’ye yapacağı yardım geçmekteydi. Amerika da bunu destekliyordu habere göre. Kamil öğretmen baktı Latif’in yüzüne.

“Sen ne düşünüyorsun bu haber için?”

“Vallahi hocam. Şimdi malum ekonomik kriz. Birilerinden yardım almazsak, nasıl kalkıvercez kendi başımıza.”

“Kalkamayız mı diyorsun?”

“Nasıl kalkarız, borç gırtlağa kadar. Nerdeyse aç kalcez yakında. Ürünlerin durumu malum. Büyüklerimiz de alıverelim diyor zati.”

“Yani bizden yana ümitli değilsin.”

“Nasıl olalım ki....”

Ayağa kalktı yavaşça Kamil öğretmen. Ardından devam etti.

“Benim biraz işim var Latif. Sonra konuşalım olur mu?”

“Olur tabi hocam.”

Bir iki adım attıktan sonra döndü Latif’e.

“Sen köyünün ineklerinin, nasıl yok olduğunu bilir misin?”

“Yo, bilmem.”

Gülümsedi öğretmen.

“Sonra konuşalım Latif,” dedi ve çıktı kahveden...

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Sayın Eykan Can; Yine çok güzel bir kara mizah örneği vermişsiniz, ilk yazınızdan sonra, bu yazınızın da çok vurucu olduğunu söylemeliyim.Türk halkının kaliteli mizahtan uzak kaldığını ve özlediğini düşünüyorum. Bu kurgularınız ve taşlamalarınızla bizi hem düşündürüyor, hem gülümsetiyorsunuz. Var olun!

Murat Bahadır, Ankara
12 Ekim 2009


Sayın Eykan Can,
İki sayıdır TÜRKSOLU'ndaki yazılarınızı okuyorum.
En son yazınızda, Anadolumuzun kücücük bir köyünde geçen bir hikayeyle "demokrasi" oyunuyla neler yapıldığını göstermişsiniz.
Neredeyse hikayenizin geçtiği tarihten bugüne Türkiye'de oynanan bu cici demokrasi oyununun sonunu getirmek TÜRKSOLU'na düşüyor diye düşünüyorum.
Saygılarımla...

Anonim, Antalya
12 Ekim 2009


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40