![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Başlıktan da anlaşılacağı gibi, bu yazı “Çin azınlıkları” üstünedir. Nedeni Uygurlarla ilgili son olaylardır, kuşkusuz. Ancak, ben başka yazarların değinmedikleri bir çerçeve çizmek, ya da bu genelde birtakım bilgiler sunmak istiyorum. “Çin azınlıkları” sözcükleri iki anlama gelebilir: Bir yandan Çin Halk Cumhuriyeti’nde Han kökenli, yani “Çinli” diye bilinenlerden olmayan ve tam elli beş tür budun, dil ve din yönlerinden azınlıklar, öte yandan da dışarıda Endonezya, Filipinler ve Malezya gibi farklı ülkelerde çoğunluk içinde yaşayan Çinli kökenli azınlıklar. Bu geniş konuyu biraz daraltıp daha çok Uygurların ve biraz da Kazakların yaşadıkları bölgedeki son kanlı olaylardan ötürü Çin anakarasındaki Han kökeninden olmayan insanlara yoğunlaşmamız daha doğru olur. Ayrıca, Çin’de, (Türkî halklardan) Uygurlara ek olarak, (1.5 milyona yakın) Kazak, (yaklaşık 200.000) Kırgız, (15.000’in biraz üstünde) Özbek ve (5.000’in üstünde) Tatar da yaşıyor. Uzak akrabalarımızdan (5 milyon) Mogol da var. Çin’in toplam nüfusu yaklaşık 1.3 milyar. Tüm azınlıkların toplam nüfusa oranının %6 olduğu söylenebilir. Ancak, Çin toprağının yarısından fazlasının üstünde yaşarlar. Üstelik, azınlıklar hep sınırlara yakın yerlerdedir. Çin’in sınır uzunluğunun 22.800 kilometreyi bulduğuna dikkat edelim. Doğuda Kore’ye, kuzeyde Moğolistan’a, kuzey-doğuda Rusya’ya, kuzey-batıda Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’a, batıda ve güney-batıda Afganistan, Pakistan, Hindistan, Nepal ve Bhutan’a, güneyde de Birmanya, Laos ve Vietnam’a (yani on dört ülkeye) komşudur. Çevresinde kendine ait 5000 ada vardır. En büyüğü (34.000 km.) Hainan’dır. Azınlıkların önemli bölümü çoğunluğun yerleştiği büyük kentlerin yakınlarından akan nehirlerden uzak ve dağlık yerlerde yaşarlar. Bu nedenle, ekonomilerinin altyapısı zayıftır. Kimi anlaşmazlıkların temel nedenlerini bu eksende aramak gerekir. Bu genel çerçeveyi çizmeden, çatışmaları bir tek nedene bağlamak kanımca eksik olur.
Bu ülkede en yaygın dil resmî Mandarin, yani kuzey Çin lehçesidir. Yaklaşık %92’yi oluşturan Han halkının dilini Hui ve Mançu halkları da kullanır. Birleşmiş Milletler’de “Çince” denilen de budur. Ama ülkede bunun dışında elliden fazla dil vardır. Uygurca konuşan, Müslüman ve beyaz tenli Türkî bir halk olan Uygurların nüfusu herhalde sekiz milyonun üstündedir. Çoğunluğu Çinlilerin “Sinkiang” dedikleri bölgede yaşar, ama Tsinghai ile Hunan ilinin kimi yerlerinde de Uygurlar bulunur. Çin yurttaşları din yönünden canlıcı (animist), Budist, Lamaist (Tibet Budisti), Katolik, Müslüman, Protestan, Şamanist, Taoist ve geri kalan Çin halk dinleriyle Hıristiyan mezheplerinden olabilirler. Budist, Taoist ve Hıristiyan olanlar Han kökenli Çinlilerdir. Nüfusun %2.5’undan biraz azı Müslüman. Türkî olan bu halkların yaşadıkları “Çin (ya da Doğu) Türkistanı” denen bu toprakların tam yanında 1992’den önce Sovyetler Birliği’nin parçası olup şimdi bağımsızlıklarını kazanmış bulunan üç Türkî ya da Müslüman cumhuriyet yer alıyor. Kırgızistan’da Kırgız Türkleri birinci; Kazakistan’da Kazak Türkleri birinci ve Ruslar ikinci; Tacikistan’da da Farsî konuşanlar birinci ve Özbekler dörtte-bir halktır. Bilinmesi gereken bir gerçek de Çin nüfusunun yarısından fazlası (%59.2) hiçbir dine inanmadığını açıklamıştı. Ülkede şimdi Amerikan din yayıcıları ve özellikle uç noktalarda Evangelist eğilimler de var. Yabancı haber alma kuruluşlarının, Anadolu’da hele Osmanlının son yıllarında daha sık görüldüğü gibi, bu din yayıcılarla bağlantı kurup özellikle para karşılığında gizli görev yapacak yerlilere görev verildiğine ilişkin yeterince kanıt bulunuyor. Çin devleti bir bütündür, yani tek ve bölünmezdir. Buna karşın, kimi yıllarda Müslüman yörelerde zaman zaman patlamalar oldu. Örneğin, Mao’nun 1957’de öne sürdüğü “Yüz Çiçek Açsın!” döneminde. Ardından, “Dörtlü Çete” dediklerinin yönetimi son bulup gevşeme yılları başladığında ve Mao’nın 1976’da ölümünden sonra. Gene de olabilir.
Köklü değişimlerin olduğu yıllarda, “yerel milliyetçilik” desteklenmiyordu. Örneğin, “İleriye Büyük Atılım” (1956-62) ve “Büyük Proleter Ekin Devrimi” (1966-69) yıllarında. Şimdi uluslararası bir oyuncu konumunda olan Dalai Lama’nın 1955’de yazdığı ve Mao ile komünist yönetimi öven dizelerinin başlığı şuydu: “Zamanında Yağan Yağmur”. O yıllarda Lhasa’da on üç katlı görkemli Potala sarayında oturuyor, sıradan kimselerle temas etmiyordu. Komünist dönemi için yazdıkları onu daha sonraları güç durumlara soktuysa da, şimdi alçak gönüllü bir konumla ayaklarının yere bastığı anlaşılıyor. Yandaşlarının komşu Hindistan’da bir Tibet Halk Vekilleri Meclisi var. Yukarıda sözü edilen yılların dışında kalan dönemlerde bir tür bölgesel özerklikten söz edilebilir. Günümüz de bu ara dönemlerden biridir. Türlü nedenlerden ötürü anlaşmazlıklar ve çatışmalar çıkabilir. Bu ülkede 1949 yılından bu yana, Çin Komünist Partisi iktidardaysa da, toplum içte ve dışta serbest pazar rüzgârına ayak uydurmaktadır. Bu yönelmenin azınlıklarla olan ilişkilerde yakın ve uzun erimli sonuçları olmuştur. Örneğin, Çin yönetimi kimi limanları, birer ufak “ticaret ve yatırım cenneti” olarak saptamıştır. Para, gelişme ve ayrıcalıklar daha çok oralardadır. Yoksul bölgeler buralarla yarışacak araçlardan ve ürünlerden yoksundurlar. Üstelik, ekonomide şişkinlik (enflâsyon) yoksulluğun sınırlarını daha da genişletmektedir. Nüfusun %10’u kendi ülkesinde göçmen işçidir. Gıda ürünlerinin azlığından ötürü, devlet de kitleleri kurak ya da sel bölgelerinden alıp götürme yanlısıdır. Ancak bu yer değiştirmeler zoraki değildir. Kimi yerlerde bolluk varken, kimi başka yerlerde de köylü açlığı ya da göçü kendiliğinden seçmek zorunda kalıyor. Devletin kitlesel yer değiştirme tasarısı 1985’lere doğru geri gidiyor. Kurak bölgelerin olanakları çok kısıtlı kişileri kıyı bölgelerine göçmen işçiler gibi giderek ucuz emek sunmakta, ama kazandıklarının bir bölümünü de uzak köydeki ailelerine yollamaktadırlar. Bunlar konunun iyi yanları. Ancak, böylesine göçün olumsuz sonuçları da var. Bir, yeni oluşan düzen, birçoğu azınlıklardan olan kırsal bölge yurttaşlarını köylerinden çekip alınca, geride kalan nüfus çoğunlukla yaşlılardan oluşmaktadır. Ya da, dışarıdan gelenler kimi yerlerde yerlilerin içinde kalabalık bir azınlığı (örneğin, Guangdong ilinde %6’sı) oluşturmakta, artan yasa-dışı eylemlerden daha çok onlar sorumlu tutulmakta, yani dışarıdan gelip oradaki toplumu bozmakla suçlanmaktadırlar. Başkentteki yönetim kuşkusuz kimi sorunların, örneğin yoksul ve varlıklı bölgeler çelişkisinin farkındadır. Son yılların değişikliklerinden ötürü artan ölçüde zarar görenlerin yaygın bir toplumsal güvenlik ağından yararlanmalarını da istemektedir. Ancak, halk yararına olan bu düzenlemelerin uygulayıcıları günümüzde yerel yetkililere aktarılmaktadır. Öte yandan, yoksul bölgelerde yasanın buyurduklarını yerine getirmek için yeterli vergi bile toplanamıyor. Öte yandan, aynı devletin 1949’dan bu yana herkes yararına güttüğü siyasetle günümüzde aldığı birtakım önlemler de var. Örneğin, eğitimde yapılanlar. Faşist Çiang Kay-şek yönetiminin devrildiği 1949 yılında azınlıkların %90’ı okuma-yazma bilmiyordu. Sonra okur-yazar olduktan başka, büyük çoğunluğu Han kökenli Çinli olan bu büyük toplumda yarışmaları, tutunmaları ve yükselmeleri için Çin dilini iyi bilmeleri ve ötekiler gibi iyi eğitim görmeleri gerekiyordu. Buna çoğunluğun arasında bütünleşme, bir tür özümleme ve benzeşme de denebilir. Ama göreceli olarak geri bölgelerde yaşayan azınlıkların yetişmeleri için gerekli donanım yer yer düşüktü. Bu nedenle, özellikle 1982’den sonra, azınlıkların da yüksek ve meslek öğrenimi yapabilmeleri için ilgili okullara giriş dereceleri bilerek düşürülmüştü. Azınlık bölgelerindeki eğitim kurumları da artırıldı. Dış ülkelere yüksek lisans ve doktora için yollananlar içinde azınlık oranları da arttı. Kimi azınlık topraklarında öğrencilik yaşında olanların eve para getirmek amacıyla bir de çalışmaları gerektiğinden, hele belirli süremlerde, okul olan yerlerde bile eğitime katılma tam zamanlı olamıyordu. Özellikle kızların üçte-birinden azı okula gidiyordu. Devlet bu sorunu yaygın burslarla çözmeğe çalıştı. Ne var ki, özellikle azınlık bölgelerinde nüfus daha hızla arttığından, eğitimden uzak kalan çocuklar gene onların genç kuşağı oluyor. Bu durumda, azınlıkların geleceği parlak olamaz. Varlıklı bölgelerde yaşam pahalı olsa da, oradaki aileler kendi çocuklarının iyi yetişmelerini sağlayabiliyorlar. Ama kırlık bölgelerde, özellikle Uygurlar gibi azınlıkların oldukları yerlerde, yeterli donanımdan yoksun ve düşük maaşlı öğretmenlerin bulundukları okullardan çıkanların üniversite olanağı neredeyse yok. Azınlıklar nüfusundaki artışın genel ortalamanın neden üstünde olduğuna bakmak gerek. Kimi geçici özel koşullar bir yana, genelde her yerde, Türkiye’de de, büyük kentlerde bir ya da iki, ama kırlık bölgelerde çok çocuklu aileler olur. Çin’deki durum değişik. Orada devlet “her ailede bir çocuk” siyasetini yasalara bağladı. İlk çocuk sakat ya da kırlık bölgede ilki kız olursa, ikinci çocuk olabilir. Çocuk aldırma yalnız serbest değil, zorunlu. Hele resmen evli olmayanlarda kesinlikle zorunlu. Ama, elde olmayarak doğan ikinci çocukta aile başkanı “ikinci çocuk vergisi” ödüyor. Yoksa, nüfus iki milyara doğru tırmanır ve en başta yiyecek daha da kıtlaşır. Ama ilk bakışta olumlu görünen bu yöntem başka sonuçları da birlikte getiriyor. Örneğin, genç nüfus azalır, yaşlılar artar ve azalan gençler üretime katkısı olmayan büyüklerini doyurmak ve yaşatmakla görevli olurlar. Bu bağlamda konumuz yönünden önemli olan bir nokta, daha doğrusu bir kural-dışılık var. O da şu: Bu “tek çocuk” sınırı nüfusu on milyondan az olan azınlıklara uygulanmıyor. Buna “olumlu ayrımcılık” denebilir. Uygur nüfusu da on milyonun altında. Onlar daha fazla artıyor. Ama yiyecek, iş ve eğitim sorunları ve merkezle anlaşmazlık nedenleri de o oranda büyüyor. Uygurlar gibi Türkî ve Müslüman olup bu azınlık özelliklerinden ötürü fazla çocuk ayrıcalığına sahip olanlar Han kökenli Çinlilerin ayrıca tepkisini de çekiyor. Bilmeli ki, Tibetliler de böyle bir ayrıcalığı sahip. Ayrıca, Hıristiyan dininde de “doğum sınırlanamaz” diye kimi inançlar da var. Yukarıda Çin’deki düzenin günümüzde küresel ölçüde yaygın serbest pazar ekonomisi olduğunu söyledim. Bu ülke yöneticileri “ekonomide liberalizm” ile Çin Komünist Partisinin siyasal denetimini birlikte sürdürmeye, olabilirse dengelemeğe çalışıyorlar. Bu durumda, arada daha çok sıkışan azınlıklar oluyor. Başkaldırma kaynağı olarak da onların daha önde bir konumu var. Hele bu koca ülkenin Uygurlar gibi uçlarında yaşayanların yetkili kurumlara coğrafya açısından komşulukları da yok. Bu nedenle, kendi haklarını ve çıkarlarını yeterince koruyamıyorlar. Öte yandan, kimi görevlilerin onların yarış dışında kalmalarını istememelerinin yanı sıra, bir ölçüde danışma görevi yapan siyasal kurumlar da var. Bunların işlemediğini düşünmek doğru olmaz. Örneğin, Ulusal Halk Kongresi ile yerel kongrelere tüm elli beş azınlığın temsilcileri katılıyor. Ülkedeki azınlıklar üstüne bilgi ve belge bugün bile sınırlı. Kimi azınlıkların geçmişten gelen töre ve törenleri 1949’dan sonraki ilk yıllarda yasaklanmıştı; bunlara şimdi özgürlük verildi. Bu farklılıklar destekleniyor bile. Bu yüzden, kimi Han kökenliler birden fazla çocuk ve eğitim olanakları gibi azınlık ayrıcalıklarından yararlanmak için kendilerini azınlıkların birinden gösteriyorlar. Kısaca, kimi Çinliler Tibetli, Yo, Koreli, Moğol, Kazak, Kırgız, Tacik, Özbek, Tatar görünümünde. Gene de, budunsal azınlıkların ekonomik düzeni ve eğitim durumları çoğunluk Han ekonomisinden daha geri. Bu durumda, Han Çinlilerinin “çağdaşlaşmaktan” anladıklarına onların da erişmeleri gerek. Azınlıklar yararına yapılanların uzun erimde ne ölçüde yararı olduğunu zaman gösterecek. Çin’deki yöneticilerin, azınlıkların hakları bir yana, kendi çıkarları için gözden ırak tutmamaları gereken bir gerçek daha var. Çin uluslararası ilişkiler alanında büyük oynama ve genel çerçeve içinde bölgesel ticaret gibi dallarda başarılı, giderek başat olmak istiyor. Uygur bölgesindeki son olaylar onun bu gündemine de zarar verir. Hangi temel nedenler, önceden kestirilemeyen iç çelişiler, kimi yurttaşların sıçrattıkları kıvılcım, yerel uygulayıcıların yanlışları ve ABD gibi rakip bir gücün dışta kotarabileceği oyunlar hangi oranda etkili olmuşsa, böylesine olayların yinelenmesi insan kanı akıtır, acılar yayılır, yabancılaşma yaygınlaşır ve bütün bunlar Çin’in saygınlığına da çok gölge düşürür. Yazının başında güneydeki komşu ülkelerde önemli Çin azınlıklarının olduğunu söyledim. Çin yüzyıllarca güney Asya ile bağlantılar kurdu. Birçok Çinli daha çok deniz yoluyla güneylere indi ve oralarda yerleşti. Amaçları ticaret yapmaktı. Yeni yurtlarında çalışkanlıkları ve yaratıcılıklarıyla sivrildiler. Yunancadan üretilmiş olan “diaspora” sözcüğü “yurtları dışında yaşayanlar” anlamına gelir, ama Çinlilerin durumu Yahudilerin, Filistinlilerin, Lübnanlıların ya da Ermenilerin konumlarına benzemez. Çinliler ticaret için yola çıkmışlardır. Yüzyıllar öncesinin (yüksek bir olasılıklı Türkî kökenli) ünlü Müslüman Çin amirali çok sayıda tekneyle güneye tam yedi sefer yaptı, bu arada Cava gibi büyük adaları Çin’e katma yollarını araştırdı. Hint Okyanusu’nu aşıp Afrika kıyılarına bile vardı. Çinli kalabalık da daha çok bu limanlara böylece en az 300 yıl önce yerleşmiş oldular. x x x Çin kökenliler dışarıda bile kimi yerlerde çoğunluktadırlar. Örneğin, bugün dünyanın sayılı ticaret merkezlerinden biri olan (ve “Aslan Kent” anlamına gelen) Singapur’da. Malaya’da %30’u Çinliydi. Malaya 1955’de bağımsız olduktan sonra, başka topraklarla da birleşerek “Malezya” adını aldı. Yoksa, yerli sayısı Çinli göçmenlerle eşit olacaktı. Sarawak ile Sabah eklenince, başka bir denge kuruldu. Bu birlikten Singapur ayrılınca, bir Çinli kitle daha kopup gitmiş oldu. Tayvan’da da, Hong Kong’da da Çinliler var. Tayland (eski Siam) ve Endonezya’da 2.5 milyonun üstündedir. Filipinler’dekiler bir milyonu aşar. Sayıları ne olursa olsun, ülke ekonomisinde onlar ağır basarlar. Bu yüzden, saldırılara da uğradılar. Endonezya ve Filipinler’deki Çinliler yerlilerle kaynaştılarsa da, genelde, çoğu kendilerini sürekli “Çinli” sayar ve çok varlıklı sermaye sahibi olsalar da Asya’daki komünist büyük Çin’in başarılarıyla övünmüşlerdir. Bunların kimilerine (doğru ya da yanlış) “küçük kaplanlar” gibi adların takıldığını anımsamakta yarar var.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||