![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kaya Ataberk
Parvus Efendi olayı Her şey Tayyip’in, Nazi kongrelerini aratmayan AKP 3. Olağan Kongresinde yaptığı konuşmayla başladı. Tayyip, kongrede yaptığı konuşmada Türkiye’nin değerleri olarak tam on dört tane isim saymıştı. Bu isimlerin arasında andığı Said-i Kürdi’nin, bu konuşmanın yapılmasının tek nedeni olduğunu Türkiye’de kimse anlamakta gecikmedi. Bunun ardından CHP’liler bir cevap vermeleri gerektiğini düşünmüş olmalılar ki, Kemal Kılıçdaroğlu, Tayyip’i eleştiren bir açıklamada bulundu. Kılıçdaroğlu açıklamasında bazı başka isimlerin de sayılması gerektiğini belirtiyordu: “Bunların sayısını on dört sayısıyla sınırlamak doğru değil. Belki bunları saymaya kalkışsak yüzlerce binlerce isim saymak mümkündür. Örneğin bir Sabahattin Ali’miz var, Nihal Atsız’ımız var, Agop Dilaçar, Parvus Efendi gibi pek çok değerli isimler var. Bu isimleri sınırlamak doğru değil.” Konuşmayı okur okumaz şaşırdık. Kılıçdaroğlu, birbiriyle çok ilgisiz isimler saymakla kalmamıştı sadece. Özellikle; Türkiye-Osmanlı ekonomisi ve emperyalist sömürü mekanizması üzerine ilk fikir üreten kişilerden birinin adını da saymıştı. Ayrıca bu kişi Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nde ve Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde yıllarca militanlık yapmış, adı Lenin, Troçki ve Lüksemburg’la birlikte anılan bir sosyalist teorisyendi… Biz acaba CHP’lilerin böyle şeylerden haberleri var mıymış; emperyalizm, sosyalizm, sömürü, “mali tutsaklık”, ekonomik bağımsızlık gibi kavramları bilirler miymiş diye düşünürken boyut değişti. Bir AKP tetikçisi Kılıçdaroğlu’nu değil de Parvus Efendi’yi hedef alan bir saldırı kampanyası başlattı. Hem de nasıl bir saldırı! Liberal-Fethullahçı saldırı Engin Ardıç, köşe yazısında Parvus Efendi hakkında ipe sapa gelmez iddialarda bulunuyordu. Parvus Efendi’nin ne Alman ajanlığını ne silah kaçakçılığını bırakıyor, aklı sıra bir solcuyu iftiralarla kolayca karalayacağını sanıyordu. Ardıç, her zamanki düzeysiz, küfür üslubunu koruduğu için yazısının bazı kısımlarını eleştiri yelpazesinin dışında tutmayı yeğledik. Bakın Ardıç ne inciler yumurtlamış: “Bu adamın esas adı Alexander Helphand. Türk olmadığı gibi ‘Osmanlı tebaı’ falan da değildir. Kendisi bir Alman ajanıdır. Silah taciridir. O dönemin Alman gizli servisi tarafından sosyalist rolü oynamakla görevlendirilmiştir. Hani bizim Mahir Kaynak gibi... Nitekim 1917 yılında Rusya’nın daha da karıştırılması, büsbütün savaştan çekilmesi için Lenin ve arkadaşlarını Zürih’ten hani o ünlü ‘mühürlü trenle’ Almanya’yı dikine geçerek İskandinavya üzerinden Petersburg’a götüren de bu adamdır”. Bilenler bilir. Bir zamanlar Engin Ardıç da Türkiye’de “solcu rolü” oynayanlardan biriydi. Bugün faaliyetini açıktan yapıyor. Fakat amaç değişmiyor: Sola, devrimciliğe saldırmak, zarar vermek… Nitekim Ardıç’ın yazısının ardından tüm Fethullahçı AKP basını bir anda Parvus düşmanlığına başladı. Ama ne Ardıç ne de Fethullahçı-liboş kalem arkadaşları, Parvus’un fikirlerinden, ne savunduğundan, o dönemde Türkiye ile ilgili neler söylediğinden bahsetmediler. Bundan özellikle kaçındılar. Oysa Parvus’un Türkiye için esas önemi, zamanın milliyetçi dergisi Türk Yurdu’nda yazdığı makalelerinde savunduğu fikirlerdi. Bu yazılar İleri Yayınları tarafından Ekim 2005’te “Türkiye’nin Mali Tutsaklığı” başlığıyla basılmıştı. Ardıç başta olmak üzere tüm liboş-Fethullahçı zevat bu kitabın ve Parvus’un fikirlerinin üzerinden atlamayı tercih ettiler. Bu fikirleri ayrıca tartışmalıyız. Fakat önce Parvus kimdir bir görmek gerek. Sahi Parvus Efendi kimdi? Ne yapmıştı, nasıl yaşamıştı?
Parvus: Sosyalist eylemci ve teorisyen Parvus, onun takma adıydı. 1867 yılında Beyaz Rusya’da Yahudi bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Adı da Alexander İsrael Lazaroviç Helphand’dı. Çocukluğunu Ukrayna’nın Odessa kentinde geçirdi. Burada çok genç yaşlarda Rusya Yahudi İşçileri Federasyonu “Bund”da devrimciliğe başladı. Yani Ardıç’ın sandığı gibi Almanların ya da başka birinin sosyalist olma görevi vermesi bu on beş yaşlarındaki çocuk için mümkün değildi… Parvus, on dokuz yaşına geldiğinde Zürih’e giderek üniversite eğitimi aldı. İktisat ve maliye doktorasını gene burada tamamladı. Öğrencilik yıllarının ardından Almanya’ya taşındı. Devrimci faaliyetlerine burada Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde devam edecekti. Tabii, o zamanların “sosyal demokratları” Baykal, Kılıçdaroğlu gibi isimler değil Rosa Lüxemburg gibileriydi. Zamanla yolları ayrılacaktı ama Parvus bu yıllarda Alman Komünist Partisi-Spartakistlerin liderleri olacak olan Lüxemburg ve Liebknecht’le beraber çalıştı. 1900 yılında da Münih’te bir toplantıda Lenin’le tanıştılar. İkisi de birbirlerinin teorik çalışmalarından haberdarlardı. Burada Parvus, Lenin’in meşhur gazetesi Iskra’nın çıkışına destek olacağına söz verdi. Parvus uzun yıllardır Almanya’da yaşamasına karşın devrimci etkinlikleri dolayısıyla vatandaşlığa kabul edilmemişti. Bu sıralarda Parvus yazdığı yazılarda “sürekli devrim” tezini ortaya attı. Bu tartışma sonraki yıllarda Rus sosyalistlerinin iki önemli grubu arasında yaşanacak tartışmanın da temel konularını içeriyordu. Bu tartışmada Lenin ve Bolşevikler, işçi sınıfının önderliğinde demokratik ve sosyalist devrimi gerçekleştirmeyi önerdiler. Menşevikler ise devrimin sosyalist aşamaya gelebilmesi için önce burjuvazinin duruma hakim olarak kapitalizmi geliştirmesi gerektiğini savundular. Böylece Menşevik anlayış devrim için harekete geçmeyi burjuvazinin ulaştığı aşamaya bağlı belirsiz bir tarihe erteliyorlardı. Parvus, bu yıllarda Troçki ile birlikte Menşeviklerin sol kanadında yer almıştı. İlerleyen yıllarda yolları Lenin’le bazen birleşecek bazen de ayrılacaktı. 1905 devrimi sırasında Petersburg’a dönen Parvus, devrimin yenilgisinin ardından Çarlık polisi tarafından Troçki’yle beraber tutuklandı ve üç yılını Sibirya’da geçirdi. Sibirya’dan döndüğünde Türkiye’ye, İstanbul’a gidecek ve burada beş yıl kalacaktı. Parvus, bundan sonraki yıllarında bir taraftan sosyalist hareketle bağlarını korurken diğer taraftan da ticaret ve sanayiyle uğraştı. Örgütlenmeden koptu. Fakat sosyalist harekete destek olmayı da sürdürdü. 1917 yılında devrim sırasında Rusya’ya dönmek istediyse de Menşevik geçmişi yüzünden Lenin tarafından kabul görmedi. 1924 yılında Almanya’da zengin bir adam olarak öldü. Bizim Parvus Efendi olarak tanıdığımız bu sosyalist devrimcinin yaşam öyküsü kısaca böyle. Ama bizim açımızdan esas önemli kısım onun Türkiye’de geçirdiği yıllar… Parvus Efendi Türkiye’de Parvus Efendi Türkiye’ye bir sürgün konumunda gelmişti. Fakat burada önemli bir ilgi görecekti. 1908 hareketinin ardından Türkiye’de iktidar artık İttihatçıların elindeydi. İttihatçılar işe İngiliz taraftarlığıyla başlamışlardı. Ardından da Dünya Savaşı’na doğru Almanya’ya yanaşıp Osmanlı Devleti’ni savaşa sokacaklardı. İttihat Batıcılığının sonu Türk milleti için bir felaket olacaktı. Aslında Batıcılığın başlaması ve ülkeyi ele geçirmesi daha da eskilere dayanıyordu. 1838 yılında İngiltere’yle imzalanan Baltalimanı Serbest Ticaret Anlaşması Türk ekonomisini tam olarak felç etmişti. Gümrük duvarlarının kaldırılması ve liberalizm sonucunda oluşma aşamasındaki Türk sanayisi çöktüğü gibi bir süre sonra tarım da çökecekti. Emperyalizm, Türkiye’ye tarım ülkesi rolü bile biçmemişti. Tam da bu dönemde dış borç sarmalına girildi. Günden güne daha çok dış borç alarak dışa bağımlılığı artan Osmanlı maliyesi kısa süre içerisinde çöktü. En sonunda Muharrem Kararnamesi olarak bilinen kararla Osmanlı Devleti borçlarını ödenme düzenini Düyun-u Umumiye adı altında Batılı devletlerin temsilcilerinden oluşan bir meclise bıraktı. Artık Osmanlı, kendi maliyesini bile yönetemeyen bir sömürge durumundaydı… Bugün liberaller tarafından devletçi olmakla eleştirilen İttihatçılar da aslında liberal ekonomiden asla vazgeçmediler. İttihatçıların değişmez maliye bakanı Cavit Bey de Türkiye’de liberalizmin ilk şampiyonu olarak akıllara kazınmıştır. Fakat ülkenin durumu böyleyken sessiz kalmamayı, çözüm bulmak için çalışmayı deneyen insanlar da çıkacaktı. Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi ilerici aydınlar Türkçülük hareketini oluşturarak Türk Yurdu dergisi çevresinde bir araya gelmişlerdi. Bunlar henüz Atatürk’ün milliyetçi ve Ulusal Kurtuluşçu anlayışına erişememişlerdi ama önemli bir çabanın içindeydiler. Sömürüden en çok zarar gören kesimin Türk köylüsü olmasının bilinciyle sola yatkın bir noktada konumlandılar. Türkçülük ve halkçılık kavramları birbirinin yerine kullanılır olmuştu. Bu durum İttihatçıların tepkisini çekmelerine de neden oldu. Türkçülerin attığı bu adımda çok etkisi olan bir isim aranırsa Parvus karşımıza çıkar. 1912 yılı itibariyle Türk Yurdu’nda Türkiye’nin mali ve ekonomik bağımlılığını analiz eden Parvus, Türk aydınının gözünün açılmasında rol almıştı. Parvus, “Türkiye’nin mali tutsaklığı”na Türk Yurdu sayfalarında ışık tutacaktı. “Türkiye’nin mali tutsaklığı” Parvus, Türk Yurdu’nda yazdığı yazılarında Türk köylüsünün Düyun-u Umumiye’nin soygun düzeni, aşar vergisi ve Gayrimüslim tüccar tarafından defalarca sömürüldüğünü vurgulamıştı. Bu tezler zamanla Mustafa Suphi gibi Türkçülerin, Milli Komünist çizgiye varmasına kadar etkili olacaktı. Parvus, Türkiye’nin dışa bağlanma sürecini mali bağımlılık ve borçlanma ekseninde ele almıştı. Fakat bunun gerisinde de ekonomik geriliğin ve sömürünün olduğunu da belirtiyordu. Bunun sebebinin de Türkiye’nin içine girdiği liberal ekonomik düzen olduğu ortadaydı. Esas sorun kaynağı olan serbest ticaret; Parvus’ta ikinci planda kalmıştı. Bu bakış açısını savunan ve karşıtı olan devletçiliği hayata geçiren Atatürk olacaktı. Parvus, Türkiye’de sömürünün temelinde Batı için yapılan üretimi ve bu ürünlerin eşitsiz değişimini görmüştü. Ucuza hammadde üretilmesinden kaynaklanan değer aktarımı Türk ekonomisinin belini büküyordu. Bunun yarattığı durum da borçlanmayla, Düyun-u Umumiye ve Tütün Rejisi uygulamalarına yol açmıştı. İş o boyuta ulaşmıştı ki bir Fransız şirketi olan Reji; kendi silahlı adamlarıyla köylerde kol gezer durumdaydı. Artık devlet diye bir şey kalmamıştı. Düyun-u Umumiye, borçların ödenmesini sağlamak adına Osmanlı gelirlerine el koyuyordu. Fakat bu işin görünen kısmıydı. Aslında Batılılar sistemi Türkiye’nin daha da çok borçlanarak bu bataktan kurtulamaması üzerine kurmuşlardı. Parvus, makalelerinde yaptığı hesapları açıklayarak Düyun-u Umumiye’nin elindeki vergi gelirlerinin toplam borcun anaparasının ve faizinin üzerinde olduğunu göstermişti. 1913 yılında Batılılar Osmanlı bütçesinin beşte ikisini ellerinde tutuyorlardı. Bu araçla da sömürülerini çok rahat sürdürüyorlardı. Parvus şöyle diyecekti: “Herkes yabancı sermayenin Osmanlı ülkesine çekilmesinden söz ediyor. Halbuki borç ödemek için yabancı ülkelere akıtılan paraların, dışardan yabancı sermaye olarak gelenden çok olduğu da açıktır.” Tüm bunların karşısında Parvus Efendi, çözüm olarak Düyun-u Umumiye’nin kaldırılmasını, Tütün Rejisi gibi Batılı tekellerin tasfiye edilmesini, Osmanlı gümrük duvarlarının yeniden yükseltilmesini önermişti. Bu uygulamalar bugün de gündeme alınabilecek ulusal ve korumacı iktisat politikalarıdır. Parvus, Türkiye için halkçı-devletçi bir ekonomi ya da sosyalizm önermedi. Onun fikri Rusya için de savunduğu gibi, ulusal kapitalizmin gelişmesini beklemek yönündeydi. Bu da onun Menşevik fikirleriyle örtüşüyordu. Parvus’u aşmak Atatürk ve Türk Devrimi’ne düşmüştü. Bununla beraber Parvus, aydınlara şöyle seslenecek kadar da onurluydu: “Eğer siz ülkenizin kanının son damlasını akıtmakta olduğunu duymuyor ve başkentinizin kapıları önünde yaklaşmakta olan top sesleriyle sarsılmıyorsanız, eğer siz düşman yönünden çevrilmiş ve bir av hayvanı gibi sıkıştırılmış olduğunuzu fark etmiyorsanız, size bir makale hacmi içinde ne söylenebilir? Amerika’da mahvedilen yerli halk gibi ortadan kaldırmak istiyorlar sizi…” Sığ politikacı, tetikçi ve devrimci teori İşte Parvus Efendi gerçeği kısaca böyle. Türkiye için dışa bağımlılıktan kurtulmayı, korumacılığı, ulusal ekonomiyi öneren bir sosyalist eylem ve fikir adamı var karşımızda. CHP’li Kılıçdaroğlu’na sormuşlar, “Neden Parvus efendi?” diye. O da yanıtlamış: “Sorulunca hemen aklıma ilk gelen isimleri saydım. Parvus Efendi’nin yazılarından derlenen ‘Türkiye’nin Mali Tutsaklığı’ diye bir kitabı vardı. Bana göre önemli bir kitap. Orada ileri sürülen düşünceler, o dönem Türk solcularını, milliyetçilerini etkilemiştir”. Evet, Kılıçdaroğlu! Gerçekten de önemli bir kitap ve solcu-milliyetçi düşünceler… Peki, sen ve partin CHP bu fikirlerin neresindesiniz? IMF’ye karşı mısınız? Ya da Dünya Bankası’na? Türkiye’nin günümüzdeki mali tutsaklığı konusunda partinizin herhangi bir halkçı, korumacı iktisat politikası var mı? Madem Parvus Efendi ve fikirleri o kadar önemli buyurun uygulayın. Herhalde size engel olacak bir ABD yoktur karşınızda… Ya da lütfen savunamayacağınız, arkasında duramayacağınız insanları ve fikirleri rahat bırakın. Daha da sığlaşmayın. Engin Ardıç’a gelince… Ardıç, Parvus Efendi’ye “silah kaçakçısı” demiş… Bugün öyle olsa bile bunun anlamı kaldı mı? Sen istediğin kadar kara çal, tüm dünya sosyalistleri, iktisatçıları Parvus’u, mücadelesiyle, fikirleriyle tanıyor, biliyor, tartışıyor… İnsanlar “silah kaçakçısı”yla, tetikçi arasındaki farkı da çok iyi biliyor… Parvus Efendi, bu yazıları yazalı neredeyse bir asır geçti. Ama hala gündemde... Senin gibi birisi bile onun hakkında yazı yazmak zorunda kalıyor. Küfür ve iftirayla dolu olsa da… Fakat yüz yıl sonra seni kim hatırlayacak be Ardıç? Hatta bugün bile Türkiye’de senin hakkında yazı yazan kimse var mı? Bak bu yazı bile bir bakıma senin sayende yazıldı ama yine de bahsettiğimiz şey, Parvus’un hayatı ve fikirleri oldu. Kısacası… İnsanın kendini bilmesi en büyük erdemdir. Sen de en iyisi haddini bil de bir daha baltayı taşa vurma!
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||