![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Okan İşbecer Şeyh Sait’in torunu öldü
Hak-Par’ın (Hak ve Özgürlükler Partisi) kurucusu ve onursal başkanı olan Abdülmelik Fırat, geçtiğimiz hafta Ankara’da tedavi gördüğü hastanede öldü. Abdülmelik Fırat’ı Türk kamuoyu Şeriatçı ve bölücü kimliği ile tanıyordu. Kurduğu partinin siyasi arenada esamesi okunmamasına rağmen ne zaman Kürtçülük mevzusu açılsa malum zevat mikrofonlarını hemen ona çevirirdi. Çünkü Abdülmelik Fırat, Kürtçülükte çok önemli bir gelenekten geliyordu. Bilindiği gibi kendisi aslen Şeyh Sait’in torunuydu. Daha iki yaşında iken dedesinin Cumhuriyete karşı işlediği suçlardan dolayı sürgüne giden Fırat, henüz 23 yaşındayken 1957 seçimleri öncesinde siyasete atıldı. Fırat’ın siyasete atılmasına vesile olan isim ise yine Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir kara leke olan Adnan Menderes’ti. Seçimler öncesinde Fırat ailesinden bir aday isteyen Menderes’in teklifi kabul edildi ve Abdülmelik Fırat DP listesinden milletvekili seçildi. Ancak Meclis’e girmesinin önünde bir engel vardı, o da yaşı. Mahkeme kararıyla yaşı 7 yaş birden büyütüldü ve 30 yaşında gösterilerek DP saflarına katıldı. Abdülmelik Fırat, Menderes’in kendisini DP saflarına davet etmesini daha sonra şöyle açıklayacaktı: “Menderes’in amacı, bizim aileden birinin Parlamentoya girmesi ve kopma aşamasına giren Kürt-Türk diyaloğunu yeniden kurmaktı.” Aslında Menderes’in amacı Kürtçülük yapmak ve Kürtlerin desteğini de kazanmaktı. Bunun için ise Şeyh Sait’in torunu bulunmaz bir vitrin olacaktı ve öyle de oldu. Menderes bir taraftan Şeyh Sait’in ailesinden milletvekili çıkarırken bir taraftan da Said-i Kürdi ile dirsek temasındaydı. İşte Menderes’in DP’si böyle bir partiydi ve en genç milletvekili de yaşı normal yaşının üçte biri büyütülen Abdülmelik Fırat’tı. 27 Mayıs ihtilalinden sonra Menderes asılırken, Abdülmelik Fırat da tutuklanarak Yassıada’da idam talebiyle yargılandı. Uzun yıllar siyasi yasaklı olan Abdülmelik Fırat, 1991 yılında DYP’den milletvekili seçildi. 2 yıl sonra DYP’den de istifa eden Fırat, bir PKK itirafçısının “Bize yardım ediyordu” şeklindeki beyanından sonra terör örgütüne yardım ve yataklıktan tekrar tutuklanarak cezaevine kondu. 2001 yılında Hak ve Özgürlükler (siz bunu Kürt hakkı ve özgürlüğü diye okuyun) Partisi’ni kuran Abdülmelik Fırat hakkında 5 yıllık genel başkanlığı döneminde yaptığı açıklamalar ve faaliyetlerden dolayı 200’ün üzerinde dava açıldı. 2006 yılında aktif siyaseti bırakan Abdülmelik Fırat, Hak-Par’ın onursal genel başkanı oldu. Her ne kadar aktif siyaseti bırakmış olsa da son döneme kadar görüşlerine sık sık başvurulan Kürtçülerin başında geliyordu. Son röportajlarında bile Atatürk’ün Kürtlere verdiği sözü tutmadığı zırvasını tekrarlayan Abdülmelik Fırat, Şeyh Sait’e ise sahip çıkıyordu. “Şeyh Sait isyanı, inkâra karşı tepki gösteren bir harekettir. Merkezi hükümet tarafından, ‘Biz bir anlaşma yapmıştık. Bu inkar, aldatma ve hile nedeniyle oldu’ demelerine fırsat verilmeden katliama tabi tutulmuşlardır.”, “Kemalist sistem var olduğu sürece, Kürt sorunu da ortadan kalkmaz, yine bu sistem var olduğu sürece Türkiye, AB’ye de giremez.” gibi inciler onun son röportajlarından birinde sarf ettiği sözleridir. Kürt meselesinde çözümü ise federasyondu: “Biz Kürt sorununu öncelikli sorun kabul eden bir partiyiz. Federalizmi talep eden bir siyasi hareketiz.” Abdülmelik Fırat, ihanetin genetik olabileceğine dair bir örnek olarak yaşadı ve son nefesine kadar bunu elden bırakmadı. Ama her ihanetin bir sonu var. Kimi sehpada kimi eceliyle.
Doğan medyada operasyon
AKP’nin Doğan Medya’ya yaptığı rekor ceza operasyonundan sonra Doğan Medya da kendi içinde bir operasyona gitti. Ancak bu operasyon bir-iki yazarın gelip gitmesi gibi basit bir dönüşümden ziyade Doğan Medya grubunda taşları yeniden oynatacak nitelikte. Yapılan operasyon özetle şöyle: Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin, yerini Vatan’ın Genel Yayın Yönetmeni olan Tayfun Devecioğlu’na bıraktı. Sedat Ergin bundan sonra Hürriyet’te köşe yazarlığı yapacak. Devecioğlu ise Vatan’dan yanında Güngör Mengi ve Ruşen Çakır’la geliyor. Vatan’ın akibeti ne olacak derseniz, Vatan’ın başına da Mehmet Tezkan getiriliyor. Doğan grubunun iki büyük gazetesinde taşları yerinden oynatan operasyon ile birlikte çeşitli iddialar da ortaya atıldı. Bir iddiaya göre Aydın Doğan, AKP belasından kurtulmak için grubu küçültmeye karar verdi. Bunun için de Hürriyet ve Kanal D dışındaki tüm medya organlarını Zafer Mutlu’ya devredecek. Milliyet’in başına Zafer Mutlu’ya yakın olan Tayfun Devecioğlu ile Güngör Mengi’yi getirmesinin nedeni de bu. Hatta Doğan’ın planına göre tüm bu gazete ve televizyonlar, Zafer Mutlu vasıtasıyla yabancılara satılacakmış. En masum iddia ise Milliyet’te son zamanlarda önü alınamayan tiraj kaybı nedeniyle böyle bir değişime gidildiği. Bu iddia bir bakımdan bir doğruluk payı içeriyor. Gerçekten de Milliyet son yıllarda durdurulamaz bir tiraj kaybı yaşadı. 2005’te genel yayın yönetmeni olan Sedat Ergin de bunu durduramadı. Çizgisi, duruşu belli olmayan, renksiz, ruhsuz bir gazete haline gelen Milliyet, bu durumda daha fazla gidemezdi. Anlaşılan son dönemde iyice PKK’nın yayın organı haline gelen Milliyet, artık Hasan Cemal çizgisinden Güngör Mengi çizgisine geçerek biraz muhalifçilik oynayacak. Medyada bu konuda yer alan yorumlarda en çok dikkati çeken şeyse Doğan’ın bu değişiklikle AKP’ye meydan okuduğu ve Doğan ile AKP arasında savaş başlayacağı. Örneğin Doğan’ın yan kuruluşlarından Oda tv ile Akşam’dan Oray Eğin, hemen hemen aynı kelimelerle aynı yorumu yaptılar. Oda tv’nin yorumunun daha önceden yayımlandığını bildiğimiz için Oray’ın o yorumu kendi yorumu imiş gibi alıp köşesine koyduğu söylenebilir. Hadi Oda tv’yi anladık, adamlar patronlarına halel getirmemek için böyle bir yorum yaptılar diyelim. Sana ne oluyor Oray? Yoksa Soner’in derdi seni de mi gerdi? Neyse. Bu tür yorumları yapanlara iki örnek daha verelim. Birisi Fethullahçı Bugün gazetesinden Hakan Aygün. Aygün de Aydın Doğan’ın AKP ile sıkı bir kavgaya tutuşacağını belirtiyor. Bir diğer yorum ise Doğan Medya’dan Habertürk’e geçip hızla Tayyipçiliğe evrilen Yiğit Bulut’tan geldi. Yiğit’e göre Doğan grubu uzlaşma ile meseleyi çözemeyeceğini anlayınca savaş pozisyonu alarak güçlü toplara güçlü kalemler atamış. Yiğit Bulut’un son dönemdeki Aydın Doğan düşmanlığı göz önüne alındığında bu yorumu hedef gösterme olarak ele alınabilir. Milliyet’e yapılan son operasyonla birlikte gazetenin çizgisinin değişeceği aşikar. En azından Melih Aşık’ın yanına bir-iki tane daha muhalif görünümlü yazar gelecek. Ancak bu değişikliği Aydın Doğan’ın AKP ile bir savaşa hazırlandığı şeklinde yorumlamamak gerek. Bu olsa olsa yeni bir uzlaşma adımı olabilir. Yani Doğan, sen benim üstüme gelirsen ben de üç tane büyük muhalif gazetemle senin üstüne gelirim demeye getiriyor. Hem Aydın Doğan AKP’ye savaş açacak olsa şimdiye kadar açardı. Niye rekor cezayı almayı bekledi ki? Bu değişimden zarar görecek olan AKP olmayacak. Kulislerde dönen bir iddiaya göre, Sedat Ergin Hürriyet’te Oktay Ekşi’nin yerine başyazarlık yapacakmış. İster misiniz Doğan-Tayyip uzlaşmasında kabak Oktay Ekşi’nin başına patlasın?
İnönü ve Özal’ın izinde!
“İktidar mührünü AKP’den almak” iddiasıyla yola çıkan Sarıgül, büyük medya tarafından parlatıladursun, ilk büyük toplantısında, “Bu toplantı yakın gelecekteki iktidarımızın işaret fişeğidir. Tek bir hedefimiz var. O da iktidar olmak. Yurttaşlarımızın iktidarını sağlamak.”, “Bugün Türkiye tıkanmıştır, Türkiye mutsuzdur. Türkiye’nin beklemeye tahammülü yok. Bugünkü muhalefet, iktidara alternatif olamıyor. Halkımız artık değişim istiyor. Bugün cesur adımlar atmazsak yarın Türkiye çok şey kaybedecek”, “Muhalefet laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’ni koruyamıyor, koltuklarını korumaya çalışıyor. İktidar partisine oy verenler pişman. Muhalefete oy verenler ’Elim kırılaydı’ diyor. Çünkü bugüne kadar halkımızın önünde alternatif yoktu. Ama artık var.” gibi parlak laflar ediyor. Ancak TDH ve Sarıgül iktidar alternatifi olarak ortaya çıktıklarına göre Türkiye’nin sorunlarına bugünkü iktidardan ve muhalefetten farklı bir yaklaşımının olması gerekir. Sarıgül’ün Atatürkçüler açısından bir alternatif olup olamayacağını belirleyecek şey de kuşkusuz TDH’nin programıdır. TDH nedir? Türkiye’nin temel sorunları ile ilgili yaklaşımı nasıldır? Çözüm önerileri nelerdir? Bu ve benzeri soruların cevabı bu konuda bir fikir verebilir. “Biz, ‘ne ezen ne ezilen, insanca hakça düzen’ diyen bir çizgiden geliyoruz. Herkes dilini, kültürünü, inancını özgürce yaşamalıdır, diyoruz. İnançlara saygılı laikliği savunuyoruz. Geniş anlamda bir sosyal demokrasiyi, 21. yüzyılın sosyal demokrasisini yaratacağız. Bayrağımıza ve toprağımıza bağlı, ulusal birlikten yana herkese kapımız açıktır. Sosyal demokrat kökenli bir merkez siyasetini halkımızla birlikte inşa edeceğiz. Dil farkı, din farkı, inanç farkı, bölge farkı gözetmeden, bütün halkı kucaklayacak bir yaklaşımla hareket edeceğiz. Bizim ötekimiz olmayacak. Doğulu da bizim, batılı da bizim. Başı açık olan da bizim, başı kapalı olan da bizim.” Yukarıdaki alıntı, Sarıgül’ün “siyasi çizgimiz” olarak ortaya koyduğu maddelerin bir özeti. Bu bile aslında Sarıgül ve TDH’nin, her ne kadar sosyal demokrasiden bahsetse de, klasik liberal anlayışta bir parti olduğunu ortaya koyuyor. Yukarıda söylenen şeyleri AKP de CHP de söylüyor zaten. Sarıgül’ün farkı ne diyecek olursanız, herhalde türbancı, etnikçi, ABD’ci, AB’ci, kısacası herbirşeyci olması diyeceğiz. Ekonomik çözüm konusundaki görüşleri ise daha da ilginç. “Serbest girişimin, üretken yabancı sermaye yatırımlarının, istihdam yaratan özel sektör faaliyetlerinin önemini biliyoruz. Piyasa ekonomisinden yanayız. Ama son ekonomik kriz de gösteriyor ki tek başına piyasa ve özel sektör sorunları çözmüyor. Özel sektörün daha verimli olduğu alanlarda devlet işletmeleri özelleştirilmelidir. Stratejik sektörlerde devlet bir aktör olarak kalmalıdır. Devlet bölgesel kalkınma, teknolojik öncülük gibi konularda üretici ve yatırımcı olmaya da devam edebilir. Doğu ve güneydoğu’nun makus talihini başka türlü değiştiremeyiz.” Buradan da anlaşılıyor ki TDH, klasik piyasacı ve özelleştirmeci bir hareket. Devletçilik ise ancak doğu ve güneydoğuyu kalkındırmak için var. Yabancı sermayeye ise kapılar sonuna kadar açık. Gelelim en yakıcı sorunumuz olan Kürt meselesindeki yaklaşıma. Gerçi Kürt sorunu yerine Güneydoğu sorunu tabiri kullanılıyor ama olsun. “Güneydoğu sorunu ulusal bir sorundur. Siyaset üstü bir sorundur. Siyaset malzemesi yapılmamalıdır. Siyaset, Kürt yurttaşlarımız üzerinden elini çekmelidir. Kürt sorununu a veya b partisi değil, bütün partiler bir masa etrafında toplanıp, toplumsal mutabakat ile çözmelidirler. Çözümün anahtarı ekonomiktir. Bununla birlikte insan hakları ve özgürlükler en üst standartta olmalıdır. Herkes dilini ve kültürünü özgürce öğrenebilmeli ve kullanabilmelidir. Devlet bu konularda cesur adımlar atmalıdır. biz bu anlayışla hareket edeceğiz.” Anlaşılan bu konuda da farklı bir yaklaşımı yok Sarıgül’ün. Sarıgül, herhalde başka bir ülkedeki güneydoğu sorunundan bahsediyor. DTP’liler avaz avaz bağırıyorlar “Bizim meselemiz ekonomik değildir” diye ama duyan kim? “Herkes dilini ve kültürünü özgürce öğrensin ve yaşasın” diyor. Bunu da, Genel Kurmay Başkanı da dahil olmak üzere, demeyen kimse kalmadı maalesef. “Devlet bu konuda cesur adımlar atsın” deniyor. Devletten kasıt iktidar partisi ise, zaten yeterince “cesur” adım atıyorlar. Yok eğer kastettiği Devlet Bahçeli ise o başka. “AB, Türkiye’nin kalkınma ve demokratikleşme yürüyüşündeki hedeflerinden birisidir. Türkiye’nin bu birliğin üyesi olması lehinedir.” Bu da AB ile ilgili temel yaklaşım. Hoş biz Sarıgül’ün AB’ye karşı çıkmasını falan beklemiyorduk ya. ABD mevzusuna ise hiç girilmemiş. Demek ki Türkiye’nin ABD ile ilişkilerinde bir sorun görmüyor. Bahsedilmeyen başka şeyler de var. Örneğin Atatürk’ten bir yerde bahsediyor. Orada da “Atatürk herkesin Atatürk’üdür” gibi ne anlama geldiği bilinmeyen bir cümle var. Atatürkçülüğün ve Altı Ok’un ise esamisi okunmuyor. Bahsedilmeyen şeyler arasında milliyetçilik ve devrimcilik de var. Değişim hareketi ama devrimcilikten eser yok. Bunlar da herhalde AKP’nin ABD eliyle “değişmesi” gibi değişecekler. Temmuz ayında TDH’nin ilk mitingi olarak Kastamonu’nun Daday ilçesinde halkın karşısına çıkan Mustafa Sarıgül, Erdal İnönü ve Turgut Özal’ın izinden gideceğini söylemişti. Eğer İnönü gibi fizikçi olmaya karar verdiyse çok çalışması gerek. Bu kafayla iktidar olmak için yola çıktıysa kendisine tavsiyemiz hemen bu sevdadan vazgeçsin.
Askerden Meclis açılımı
Soldaki kare, 4 Ağustos 2007 tarihinde çekildi. 22 Temmuz seçimlerinden sonra TBMM’de toplanan milletvekilleri yemin töreni yaptılar o gün. Aralarında DTP’li milletvekilleri de vardı. Resimdeki boş koltuklar ise askerlere ayrılan bölüm. O gün tarihi diye yorumlanan bir gün yaşanmıştı. Yemin etmek için DTP’liler Meclis’e geldiler. Herkes MHP ile aralarında bir maraza çıkacak diye beklerken MHP’liler başta Bahçeli olmak üzere DTP’lilerle el sıkışmışlardı. Askerler ise 12 Eylül’den bugüne ilk kez Meclis’e gelmemişlerdi ve boş koltuklar boykot mesajı veriyordu. O günlerde askerin türbana, bölücüye, gericiye göstermelik bile olsa bir tavrı vardı. Ancak bu tavır iki yıl içerisinde git gide yumuşadı. Önce Cumhurbaşkanına, sonra türbana, en sonunda ise bölücüye. Bir Genel Kurmay Başkanı düşünün ki, kendi ülkesinde yaşayan bir vatandaşıyla tercüman vasıtasıyla konuşuyordu. Sağdaki kare ise 1 Ekim 2009 tarihinde yine TBMM’de çekildi. Meclis’in yeni dönem açılış töreni. Kürsüde Abdullah Gül konuşuyor, konuşmanın sonunda herkes Gül’ü ayakta alkışlıyor. İki yıl önce askerin boş bıraktığı koltuklar ise bugün dolu. Soralım şimdi: Ne değişti? Cevabı da biz verelim: Boykot, hatırlayacaksınız ilk kez Obama TBMM kürsüsüne çıktığında kırılmıştı. Anlaşılan Obama etkisi devam ediyor!
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||