Eykan Can - Dizgin cambaz elinde, cambaz cebinin derdinde
TÜRKSOLU
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi   |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv: 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Türkler'in çevreci sosyalizmi
 
ÖZGÜR ERDEM
Diyap Ağa diyor ki: Ben Kürt değil Türk'üm!
 
ALİ ÖZSOY
Liberal teori eylemde
 
ONUR YAMAN
Uğur Mumcu: "Cuntacı, holding soytarısı liberal tosunlar Çetin, Ahmet, Mehmet Altan"
 
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Güleriz ağlanacak halimize
 
TÜRKKAYA ATAÖV
"Ufak ufak bölünme" hastalığı
 
ERGİN KONUKSEVER
12 Eylül - 3
"Analar doğurur faşistler öldürür" yürüyüşü ve cenazeler
 
YUNUS YILMAZ
Obama mı sosyalist Chavez mi?
 
UMUT YALIM
...Ve ömrümüzün
en güzel günleri (10)
 
OKAN İŞBECER
Şeyh Sait'in torunu öldü
 
TUĞRUL ÇELİK
Latin Amerika-Afrika entegrasyonu
 
MUSTAFA İZBERK
Bolu adı 'polis'ten mi bozma? "Acaba"?!
 
TEVFİK KAYMAZ
Glasnost ve Perestroyka
 
EYKAN CAN
Dizgin cambaz elinde, cambaz cebinin derdinde
 
BAYRAM BAYRAKTAR
"Hakimiyet-i siyasiye"den açılıma
 
M. ÇINAR ÇETİNKAYA
Aç! Aç! Aç!
 
 

Eykan Can
Dizgin cambaz elinde,
cambaz cebinin derdinde

Dizgin cambaz elinde, cambaz cebinin derdinde“Ben derim ki,” diye girdi söze muhtar Kerim. Her zaman böyle başlardı konuşmaya. Sanki herkesi dinlermiş, son sözü söylermiş gibi bir hava katardı hem sözüne, hem sesine. Aslında ilgisi yoktu, çok değil, bir iki kişi konuşsa ardından lafa karışırdı.

“Ben derim ki, mezarlığa götürüverince mevtayı, orada çok durmayız. Dursak bir türlü durmasak bin. Duasını ediverir, ardından meydana ineriz.”

“Doğru der muhtar emmi, ama Halimgiller şeherden gelirlermiş. Duydum. Çok kalabalık olur orası şimci. Biz şeherden geldik, ama köylüsü dayanamadı, gidiverdi dimesinler.”

“Doğru ya,” sesleri yükseldi kahveden. Muhtar Kerim, Mahir’e baktı göz ucuyla.

“Mahir, hısmından bize ne! Biz görevimizi yaparız fazlasına karışmayız. Hakkımızı helal edicez daha ne edek!”

“Hoş herkesler de edecek mi orası belli değel,” dedi usulca hacı Sabri.

Kahvedekiler birbirine baktı. Kahveci Hasan çayları tazeledi o sıra. Yeni çaylar konarken önlerine, Hasan’ın uyarısı geldi.

“Halimgiller büyük ailedir. Ama Serhat dayıya sahip çıktıkları yoğudu. Ölmese gelmezlerdi. Bırakın ölenin ardından konuşmayı da, üstünüze düşeni yapıverin.”

“Yapmıycez mi deriz biz Hasan!”

“Yapmaktan beter ettiniz bre muhtar Kerim. Sabah ışıdığından beri mevtayı sokmadığınız kefen kalmadı mübarek! Adam dünden bu yana kaç kere gömüldü farkında mısın?”

“Tövbe estağfurullah...” Tespihini şaklattı ardından köyün imamı Nurullah.

“Biz burada en uygun yolla, hakkı rahmetine kavuşmuş bir faninin, nasıl defnedileceğini konuşuyoruz. Başka niyetimiz de yoktur. Allah bilir ya...”

“En uygun yol diyin de, kaç yolu var ki bunun hoca efendi?”

“Hasan, lafa limon sıkıverme durup dururkene! Sen çok mu bilirsin imam efendiden?”

“Bilmem tabi, nerden bilcem muhtar Kerim. Siz devam edin. Yalnız dikkat ediverin, Serhat dayı doğru yere gönderilmiş mi emin olun. Belli mi olur yanlış yere postalanmıştır, iade olmasın sonra!”

Kahveci Hasan topladı son kalan bardakları da tepsiye. Kahvedekilerden, başta imam Nurullah olmak üzere büyük bir ‘Tövbe’ yükseldi. Aldırmadı Hasan ocağın başına geçti.

Serhat dayının ölümü köyde büyük yankı uyandırmıştı. Esasen bu şaşılacak bir durum da sayılmazdı Karasulak köyü için. Köyün ileri gelenlerinden biriydi. Yapmadıkları yaptıklarından daha çok konuşulurdu. Ama ne hikmetse konuşulduğu kadar sevilmezdi. Oysa neler yapmamıştı ki köyü ve köylüsü için; Devlete yazılar yazıp su yolu mu açtırmamıştı, aşağıdaki dereye köprü için para mı toplattırmamıştı, köye elektrik getirmek için yıllarca mı uğraşmamıştı. Hatta banka kredi faizlerini artırınca vekile kadar çıkmıştı. Ama Serhat dayının bir hatası vardı köylü için. Caminin yolunu bilmez, beynamaz, içkisinden ramazanda dahi geri kalmaz bir insandı. İmam Nurullah’ın onu görünce yolunu çevirmeye başlaması da bir ramazan gününden sonra olmuştu zaten. O gün olanların dilden dile dolaşması, uydurulan eklemeler sayesinde artması da o ölene kadar devam etmişti...

“Hoca efendi nereye böyle, ördek gibi sekerek?”

“Nereye olsun Serhat dayı, camiye.”

“Doğru ya namaza da daha iki saat var.”

İmam Nurullah kaçış yolu olmadığını düşünüp içinden, bari onun işi olsa da yakamı bıraksa bir an önce, diye geçirken, Serhat dayı devam etmişti sözlerine.

“Fitreleri camiye toplattırmışsın gene, duydum hoca efendi. İzin var mı sana böyle, kafana göre camiye toplattırıyon!”

“Nereye toplanacaktı!”

“Bu köyün idari heyeti kim? Devletin temsilcisi kim burada! Elleri armut mu topluyor onların, yoksa sen başımıza idari sorumlu mu kesiliverdin!”

“Bu hayır işi, dini görev bu hemi de. Cami bunun için en uygun yer, yalan mı?”

“Bu hayır işi kaça mal oluyor peki köylüye, sen onu diyiver bakem. Duydum geçen gün, kafa başına on lira fiyat biçmişsin. Yahu efendi, kafa başı on lira verecek durumu mu var köylünün!”

“Kim demiş haşa, yalan, külliyen yalan!”

“Kalıbından utan yahu, fatura gibi bişey bile kesmişsin. Gözümlen gördüm. Zahit emmi elinde gösteriverdi bana. Bu sene de yapıverdim görevimi, oh rahatladım diyordu. Kazığın üstüne oh çektiriyon ya birde, helal olsun sana!”

“Onu nerden bulmuş sana göstermiş benim haberim yok. Vallahi, billahi bu işle benim ilgim de yok. Kim yaptırdıysa ben bulurum onu. Böyle iş olur mu! Ben kim, milletin kanına girmek kim, günahımı alıyorsun bak!”

“Ben senin günahını alıyorum, sen gidiyorsun kazada kendine arsa alıyorsun. Ne alışveriş ama! Ondan da haberim var. Bilmiyorum sanma. Gözüm üstünde hoca efendi. Bu toplanan paraların her kuruşunun nereye gittiğini sorcam sana. Caminin duvarına iki boya çalıp, paralarla camiye tadilat yaptırdım deme bu defa da, ona göre!”

“Dökülüyor cami, kışın damı akıyor, sıvası dökülüyor, içerisi de buz gibi, gelen giden donuyor kışın. Çok eksiği var camimizin. Bunları yaptırmak gerek...”

“Milletin gıçı donar tabi, sen ve o pek mühim heyet başlarında olduktan sonra sade camide donmaz hem. Öyle bir açtınız ki milleti, üstüne başına alacak can bırakmadınız!”

“Sen şimdi camiye bir şey yaptırmaya karşısın yani, öyle mi!”

“Karşıyım efendi. Elbirliği ile kılıf uydurup milleti soyacaksanız, hepsine karşıyım!”

Haydi şimdi bu söylediklerini de yalanla bakalım, diye iç geçirmişti imam Nurullah. Ardından:

“Ben çok geç kaldım Serhat dayı, sonra devam ederiz,” demişti

Serhat dayı elini kaldırıp arkasına dönerken, mırıldanmıştı sadece.

“Kaçacağını sanıyor uyanık.”

Bu konuşma, tüm köylüye Serhat dayının dinsiz, imansız, camiye karşı olan birisi olarak aksettirilmişti. İmam Nurullah olayı muhtar Kerim’e anlatmış, o da gereğini yapmıştı zaten. Köylünün adım başı konuştukları konu, amaca ulaşana kadar bu olmuştu.

“Duydun mu, Serhat dayı camiye karşıymış!”

“Deme! Kimden duydun?”

“Bana da Hayri söyleyiverdi, o da Latif’ten duymuş.”

“Demek Serhat dayı dinsizmiş hakkatten!”

“Sade dinsiz miymiş, daha neler yapmış şeherde de bizim haberimiz yok!”

“Serhat dayı namaza da karşıymış!”

“Tövbe tövbe, daha neler duyucez!”

“Namaz kılanların gıçı açıkta dermiş, ne faydasını görüverdiler namazın bugüne kadar dermiş!”

“Fitre toplanır mıymış, o ne biçim işmiş dermiş!”

“Daha neler!”

“Vallahi öyle diyivermiş. Yalanım varsa aha burada...”

“Oruç da tutmasınlar zaten hepsi aç, ne gerek var demiş.”

“Allah’tan korkusu da yok bunun yahu! Yaşı geçti, içi çürüdü getti eyicene!”

“Selam bile verilmez derler, öyle mi yapsak ki?”

“Versek günaha gireriz...”

Selamı sabahı kesse de köylü, Serhat dayı ölene kadar selamını esirgememişti onlardan. Şimdi ise ölümü de yaşamı kadar konuşulmaktaydı.

“Baba, köyün internet sitesine koysak mı Serhat dayının ölüm haberini?”

“Koyalım koymasına da köççük bişiy olsun, fazla göze çarpmasın Mehmet,” dedi küçük oğluna muhtar Kerim. Ne internetten ne siteden haberi olmayan Hayri, hemen sordu.

“Bizim sitemiz mi var, hemi de bilgisayarda!”

“Tabi, ne sandın. Bizim oğlan yaptırıvermiş geçen hafta. Her bişiy bulunuyor köyümüz hakkında. Tıklıyon, aha köy karşına çıkıveriyor.”

“Çok moderin olmuşuz biz muhtar emmi.”

“Olduk ya. Sağolsun Sadi Bey, getirdi interneti de köyümüze, teknolocik olduk sayesinde.”

“E nerden bakıvercez biz sitemize.”

“Birazdan getirir Mehmet bilgisayarını. Ordan bakarsınız.”

“Para vercez mi muhtar emmi.”

“Şimci ne kadar para gelcek bilmiyoz. Ay başında fatura gelince ona göre belirleycez. Kim tıkladıysa parasını ödeyiverir.”

Mehmet yarım saat içinde elinde diz üstü bilgisayarı koşarcasına geldi kahveye. Bilgisayarda yine Sadi Bey’in köye hediyesi idi. Köyün tek bilgisayarıydı. Haberi siteye koydurmuştu Mehmet. Masalardan birinde bilgisayarı açtığında köylü başına toplandı. Hemen herkesin ağzı kulaklarındaydı sayfalar açıldıkça. Köyün resimlerini görünce köylüler, daha bir sevindiler. Serhat dayının ölüm ilanı küçük de olsa sayfanın bir köşesine konmuştu. Meraklı bakışlar, heyecanlı sesler yükseldi kahveden epey bir süre. Mehmet, Serhat dayının mezarına gitmek istemeyenler için bir yol olduğunu söyleyene kadar dikkatler bilgisayar üzerineydi.

“Aslında var ya, internetten de dua yollayabiliriz.”

“Nasıl oluyor o yahu!” dedi imam Nurullah anında. İrkilmiş, yerinden zıplamıştı hatta.

“Şimdi şöyle oluyor. Dua grupları var. Giriyon oraya istediğin duayı iletiyon. Orada dualar okunuyor. Hatta ses dosyaları da var. Gerçek imamın sesinden hayır duası mesela. Dinleteyim mi?”

“Olur mu öyle şey, kutudan dua okunacak!”

İmam Nurullah’ın beti benzi atmıştı. Bu internet belli ki onun işine göz dikmişti. Ne yaparım internetten dua olursa ben, diye iç geçirdi.

Mehmet o sırada sesi açmış, internetten dua dinletmeye başlamıştı bile.

“Güzel de okuyor yahu,” dedi kahvedekiler.

“Yapmayın etmeyin, böyle iş olur mu, günaha giriyorsunuz ahali!”

“Bu bişiy değil ki, daha neler var internette. Feysbukta dua, mesene de namaz gurupları var. Giriyon duanı namazını yapıyon, bitiyor. Yeni nesil...”

“Başlatma neslinden Mehmet. Yüce dinimiz ayaklar altında demek! Vay başımıza gelenler!”

İmam Nurullah, Mehmet’in sözünü bıçak gibi kesince, muhtar Kerim fark etmişti onun telaşının nedenini.

“İmam efendi haklı. Kapat şunu Mehmet. Dini bütünün bunla işi olmaz! Sizde oturun yerinize yahu!”

Köylü toparlanıp yerine geçmişken kahveci Hasan yine çayları tazeliyordu.

“Ne meraklı adamlarsınız ya. Kim ne derse onu yaparsınız. Aklınıza sizin...”

“Doğru diyor Hasan,” dedi cılız bir sesle imam Nurullah.

“Bugünleri de gördük, benimle aynı şeyi düşünüyon demek hoca efendi. Benim de yolum yakın galiba,” dedi, güldü Hasan.

“Ben derim ki,” diye başladı Muhtar Kerim.

“Zamanımız az kaldı. Eli kulağında gelcek Halimgiller. Yavaş yavaş toparlanalım.”

“Ben camiye gideyim orda görüşürüz,” dedi imam Nurullah. Beklemeden fırladı arkasından. Biraz zaman geçince köylüler de camiye ulaştılar. Saflar tutuldu, dualar edildi. Haklar helal edildi. Mezarlığa yola çıkıldığında beş kişi haricinde kimse tabutu taşımaya istekli değildi. Ki onlardan sadece ikisi köyden, diğerleri Serhat dayının şehirden gelen akrabalarıydı.

Mezarı başındaki dua bitip Serhat dayı gömülünce, köylü yavaş yavaş dağıldı. Akrabaları bir süre daha mezarlıkta kaldılar. Sonra onlarda uzaklaştı.

Köylü mezarlıktan sonra istikameti yine kahveye vermişti. Kahvede toplananlar bir süre ağır bir sessizliğin etkisinde kalıp sonra konuşmaya başladılar.

“Biz görevimizi yaptık,” dedi Latif.

“Fazlasıyla hemi de,” dedi hacı Sabri.

Kahveci Hasan’ın babası Fahri emmi, girdi içeriye. Yavaş ve ağır adımlarla bastonuna dayanarak ilerledi.

Fahri emmiye yer verdi Latif. Masaya oturttu. O gelince bir sessizlik oldu.

“Dut yemiş bülbüller sizi. Neler konuşuverdiniz kim bilir, ben gelince de sustunuz deyuslar!”

“Deme öyle Fahri emmi, sana saygımızdan susarız bilirsin.”

“Bilirim Kerim, her bir pohu bilirim , saygınızı da bilirim. Alırım elime gene tüfeğimi diye korkarsınız da, neyse konumuz o değil şimci.”

Hasan babasına baktı gülümsedi. Ocağın başından o da yanlarına geldi.

“Sizler çil yavrusu gibi dağılınca Halimgillerin ağabeyi Mustafa yanıma yanaştı. Bana şu zarfı veriverdi. Emmi sen bunun gereğini yapıver, dedi. Nedir bu dedim. Okut kavede anlaşılır dedi. Aldım getirdim kaveye. Hasan, gel bakem, okuyuver şunu bi.”

Hasan aldı babasının elinden zarfı, açtı. İçinden çıkan kağıdı okumaya başladı yüksek sesle; pür dikkat köylü de onu dinlemeye.

‘Karasulaklılar, nasılsınız? Ben gittim ya, pek bir iyisinizdir. Hatta kırkıma kadar düğün bayram bile yaparsınız. Olsun yapın, ben ağıtı sevmem zati. Yakacağınız ağıt da sahte olcağından hiç yakmayın boşuna. Kemiklerim sızlıyor, daha çok sızlatmayın.

Hoş suç sizin değil, başınızdaki o muhtarın ve diğerlerinin. Sizin kafanız çok çalışmadığından size kızmak da içimden gelmiyor. Aranızda aklı başında adamlar var, olmaz mı? Ama onların da sonu benim gibi, bilirim.

Bunu niye yazıyorum, ona gelem hemen. Benim iki zeytinlik ile evi köylüye bırakıyorum. Köylü bunu ne yapcak peki? İki yılda bir zeytini iyi verir bilirsiniz. Onları fabrikaya toplayıp taşıyıverceksiniz. Ordan yağı alınacak, satılacak ve her köylüye kafa başı eşit pay edilecek. Küspeleri de kim ihtiyaç bellerse o alsın.

Evi de, köye gelecek öğretmenlere lojman olarak verilsin diye devlete yazı yazdım. Onlar gereğini yapar. Muhtarın ahırdan bozma, lojmandır bu diye devlete kakaladığı dam altından daha iyidir neticede. Rahat etsin öğretmenler de.

Kimim kimsem yok. Kimse de oturmayın, çıkın, almayın, satmayın demez bu saatten sonra size. Sorarlarsa da başınızın çaresine bakıverin. Buradan yetişmem zor olur bilesiniz. Hem zamanında yetiştim de ne oldu! Yaptıklarımı yanıma bırakmadınız...

Ama yine de sizi severim. Mangalda kül bırakmayan diliniz kadar, mangal gibi yüreğiniz olsa yeğ idim ama. Bize de bu düşmüş artık, çare yok bu saatten sonra.

Sizlere başkaca sözüm yoğudur. Anladıysanız bu sözleri yazın kafanızda bir kenara. O da zor ya, ben yine de söyleyiverdim işte.

Dünya malı ile dünyada, sizle de öbür tarafta... En çok da hasretlen beklediğimse muhtar ile hoca efendidir. Yerlerini ayırttım şimciden haberleri ola.

Ayrıca, bu kağıdı okuma dedim Mustafa, ama eminim okumuşsundur. Senden de o beklenir zati. Neyse, içinde sana göre bir şey olmadığına göre koy gerisin geri zarfa, ver köylüme. Aferin, adam olacaksın ama ben göremedim işte...’

“Bu kadar,” dedi Hasan. Kağıdı katladı, zarfa geri koydu. Babası ile göz göze geldiler. Fahri emmi konuşmaya başladı.

“Yeğit adamdı Serhat. Hiçbiriniz onun tırnağı etmezsiniz ya!”

“Öyle deme, nettik sana Fahri emmi.”

“De hâlâ mı konuşuverin Kerim! Adamın önünden arkasından yapmadığınız kalmadı, yüzünüz bile kızarmaz şunlar okunuverince!”

Sonra bastonunu salladı muhtar ve azalarının üzerine sıra ile.

“Biz onu pek bir severdik ki, niye böyle diyon emmi?” dedi muhtar Kerim.

Diğerleri de onu onayladılar.

“Mekanı cennet olsun,” dedi imam Nurullah.

“Seni yanına beklediği için korktun mu yoğsa hoca efendi, cennet duası edersin!”

“Tövbe Fahri emmi, şu fani dünyada kendim için bir şey istemem ben, herkes bilir.”

“İstemez, din adamı ister mi hiç!”

Kahvede sesler alçaldı yükseldi sonrasında, her kafadan bir sesle. Hasan ocağının başındayken kulağına çalındılar.

“Ben, derim ki, Serhat dayının bıraktıkları için ne kadar minnettar olduğumuzu hemen Halimgillere yazalım.”

“Yazalım tabi, adamlar da bilsinler bizlerin ne kadar hakkaniyetli olduğumuzu.”

“Ne büyük adammış ama şu Serhat dayı.”

“Büyük adamdı tabi, köylüsü için ölürdü.”

“Nur içinde yatsın.”

“Amin, amin.”

“Hane başına mı yağları pay edivercez muhtar.”

“Kafa başına diye hatırlıyom.”

“Mezarının taşını da yaptırıversek aslında.”

“Toprak çöksün önce bir, taş mı durur şimci.”

“Doğru ya, bekleyelim.”

“Büyük adamdı zati, onun için ne yapsak azdır...”

“Hemi de çok azdır...”

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


İşine geldiği gibi davranmayı alışkanlık haline getiren, kişiliksiz, değersiz yetişen gençliğin yüzüne bir sille olsun bu yazı!!!
Edebiyatınıza sağlık efendim..

Sait Yenikomşu, K. Maraş
13 Ekim 2009


Sizi  çok seviyorum.

Ilgın Güner, İstanbul
07 Ekim 2009


Farklı bir çalışma olmuş. Toplum olarak kendimizi nasıl konumlandırdığımız, anadolu insanın gözlerinden aksettirilmiş.Gerçekten hoşuma gitti.İki yüzlü bir toplum olmaya doğru giderken biz bunun tüm toplumsal katmanlarda ki yansımasının gösterilmesi bunun da misah öğeleriyle desteklenmesini beğendim. Teşekkür ederim böyle bir hikaye okuttuğunuz için.

Murat Bahadır, Ankara
05 Ekim 2009


Sitenin surekli izleyicisiyim yeni bir imza yeni bir soluk farklı bambaşka bir tarzda güzel bir yazı. Hoş geldiniz ya da ben mi hoş bulduk desem yazınıza.

Cengiz Atılgan, İstanbul
05 Ekim 2009



 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40