![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Bayram Bayraktar
Tarihçiler ve diplomatlar arasında, yaygın olarak bilindiği şekliyle, özellikle İngiltere önderliğindeki Batılı güçler ile Rusya arasında kalan Türkiye üzerine yürütülen paylaşım siyaseti Büyük Oyun olarak da nitelendirilmiştir.1 Rudyard Kipling’in “Kim” adlı romanında yansıttığı şekliyle, İngiliz İmparatorluğu ve Çarlık Rusya’sı Asya’da üstünlük kurmak için aralarında kıyasıya mücadele ediyorlardı. Söz konusu rekabetten esinlenmiş olsalar gerek, günümüz diplomat, siyasetçi ve stratejistlerinin bölgesel ve küresel olayları değerlendirirken yalnızca Batılı kaynakları referans göstermelerinin sağlıklı bir yöntem olduğunu düşünmüyorum. Bu bağlamda, hâlâ, günümüzde büyük güçlerin bölgesel iradelerini yakalamak için 19 ve 20. yüzyıl dönemecindeki emperyal siyasetlerini, tarihî kaynaklara inerek anlamak suretiyle günümüzdeki küresel siyasetlerin izini sürmenin kimi ipuçlarını görebileceğimizi düşünüyorum. Osmanlı’dan günümüze Türkiye tarihi, devletlerarası hukukun işleyişinin özünü kavramamız açısından çarpıcı örneklerle doludur. Devletlerarası hukukun yüzyılların deneyim ve birikimiyle meydana gelen gelenek kurallarının, olumlu, olumsuz veya istisna şeklinde çeşitli örnekleri bulunmaktadır. Nitekim uluslararası ilişkileri en azından 500 yıldır ilgilendiren Boğazlar rejimini incelemek için Türkiye’nin imzaladığı antlaşma ve sözleşmelerden daha güvenilir kaynağı Osmanlı belgelerinden başka nerede bulabiliriz? Benzer şekilde 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na sık sık yapılan uluslar arası müdahaleleri anlamak için yapılacak değerlendirmelerin, tarihten ve tarih metinlerinden bağımsız olarak incelenebilirliğini ileri sürmenin olanaksızlığını belritmem gerekmektedir. Bu nedenle Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü, “millîyetler prensibi”nin sonuçlarıyla birlikte kavramamız gerekmez mi? Böyle bir çözümlemeyle meseleye yaklaşacak olursak Osmanlı İmparatorluğu, 18 ve 19. yüzyıllarda Batılı devletler ailesine katılmak için yoğun çaba harcamıştır; fakat, sistem, Batılı ve tabii ki Hıristiyan olmayan ve halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bu büyük devleti parçalamak suretiyle küçülterek zaman içinde tasfiye etmiştir. 19-20. yüzyıl dönemecinde büyük güçler’in rekabetinin Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki etkilerini yansıtırken Batılı bir gözlemci; Büyük Devletler arasındaki rekabetin, Osmanlı İmparatorluğu’nun hayatını bir süre daha uzattığının kanıtlarını Kırım Savaşı’ndan (1854-56) ve Paris Antlaşması’ndan (1856) önceki olaylarda aramak gerekir,2 saptamasını yapar. Osmanlı İmparatorluğu’nun Rus nüfuzu altına girmesi Batılı güçler için ilgisiz kalınabilecek bir durum değildi. Bu çabalar Şark Meselesini, yani Osmanlı İmparatorluğu’nun gelecekteki akıbetinin, tamamen, Büyük Güçlerce ortaklaşa ele alınması zorunluluğunu da kendiliğinden doğurmuş oluyordu. Batılı Güçler, söz konusu politikalarını gerçekleştirmek, yani tarihçilerin bildiği şekliyle Şark Meselesi’ni sonuçlandırmak için Türkiye’deki azınlıkları tahrik ve teşvik etmişlerdir. Mayevski, Ermeni probleminin uluslar arası nitelikte ortaya çıkışını açıklarken,3 “… anlaşılıyor ki Şark Hristiyanları ve kiliseleri Hıristiyanlığın esasât ve ananelerini bir tarafa bırakarak din yerine millîyet propagandasını kendilerine meşgale ittihaz etmişlerdir. Garp diplomatları da kendi nokta-yı nazarlarına göre bu millîyet kavgasından pek gaddarane suretde istifadeye kalkmışlardır. Ermenilerin hissiyatı milliyelerini tahrik ederek hiç sıkılmadan Türkiye’de bir Ermeni Meselesi icat etmişlerdir.” şeklinde bir değerlendirme yapar.
Mayevski’ye göre Ermeni Meselesi, 19. yüzyılda Asya’da meydana gelen bir dizi olaylarla ilgili olduğu içindir ki, bu olayı yalnız başına bir hadise gibi incelemek ve değerlendirmek doğru değildir. Ermeni Meselesi, birçok tarihî vukuâtın ve Türkiye ahvâl-i dahiliyesiyle Rusya da dahil olduğu hâlde Garp Düvel-i Muazzamasının/Büyük Güçlerin Türkiye ile olan münasebetinin neticesidir.4 Bu bağlamda Ermeni Meselesi’nde yalnızca hükûmet güçleri ile eşkıya arasındaki çarpışmalardan söz etmek, çeşitli yörelerdeki olayların ayrıntısına girmek, sonuç olarak ana problemin tabiatını kavramaktan ziyade hikâyeci bir anlatımı yansıtmaktan başka bir anlama gelmez.5 Böyle bir süreçte Osmanlı İmparatorluğu’nun devletler dengesindeki konumunu belirlemek açısından baktığımızda, 19 ve 20. yüzyıl dönemecinde uluslararası ilişkilerde belirleyici bir işlevselliği olan “hakimiyet-i siyasiye sistemi”ni anlamamız gerekecektir: Şöyleki; imparatorluğun milliyetleşmelere ve millî kültürlerin gelişmesine uygun siyasal iklim içerisinde ayrılık isteyen bir etnik unsur, özerklik/muhtariyet ve/veya bağımsızlık talebiyle merkezle çatışmasını son kerteye getirince; genellikle Balkanlar’da düzenleyici bir rol üstlenen Batılı devletler derhâl harekete geçerler; sonunda Osmanlı İmparatorluğu’nu bu ayrılma konusunda bazı koşullar karşılığında razı ederlerdi.6 Ayrılıkçı ülke teorik olarak Osmanlı’ya bağlı kalacak, zamanla ikili ilişkiler iç hukuk sisteminden çıkarak uluslar arası hâle getirilecekti. Bu işleyişin garantörü de Batılı devletler olacaktı.7 Türkiye’nin yüzyıl dönemecindeki uluslararası siyasetteki yerini saptamak açısından Türkiye, Ruslara karşı durabildikçe Avrupa kendisine dost idi; fakat Türkiye’nin bu iktidarı/gücü zayıfladıkça ve Avrupa’nın arzusuyla istenilen zamanda Rusya ile savaşa girmek istememesi sonucu Avrupa, Türkiye’yi gözden çıkardı. Nitekim, zaman geçtikçe diğer Balkan hükûmetleri, Rusya’ya karşı Türkiye’nin yerini tutabileceklerini Avrupa’ya gösterdiler. Balkan hükûmetlerinin Osmanlı’nın mirası üzerinde topraklarını genişletmeleri, Rusların Boğazların kontrolünü ele geçirmesi korkusunu da ortadan kaldırıyordu. Karadeniz’in Batı kıyılarında güçlü engeller meydana getirileceğinden Türkiye tarafından da bir zarar gelmesi düşünülemezdi.8 Balkan hükûmetinin Boğazlara yaklaşması, Rusya için daha tehlikeliydi; çünkü, Rumlardaki İstanbul hayali, bütün Rumların ve Doğu Hıristiyanlarının Rusya’ya değil Avrupa’ya yönelişini beraberinde getirecekti.9 Aynı değerlendirmede yansıtıldığı biçimiyle 1881’de suikastle öldürülen II. Aleksandr’ın yerine geçen III. Aleksandr, Avrupa’nın izlediği politikalara tepki niteliğinde Osmanlı-Rus çatışmasından kaçınmıştır. Avrupalı güçlerin Balkanlar’daki “prenslikler” kurma girişimine karşı, Aleksandr, Osmanlı Devleti’nin bütünlüğünden yana bir siyaset izlemiştir. Batılı Güçlerin perspektifleri açısından söz konusu yaklaşımda belirtilen amaç, Balkanların yerel hükûmetlere bölünmesiyle Rusya’ya yaklaşan güçlü bir Osmanlı’nın tercih edilmemesiydi. Batı diplomasisi Türkiye üzerine 1890’dan itibaren iki ana temada özetlenebilen bir tutum geliştirdi: -Türkiye’nin Rusya ile birleşmesine meydan vermemek. -Türkiye’yi yıkarak yerine Rusya’ya düşman olmak üzere daha emniyetli bir Hıristiyan hükûmeti ikame etmek. Doğu’da Avrupa bakış açısı ile Rusya bakış açısı genelde birbiriyle çatışmaktadır; çünkü, Avrupa’ya göre Boğazlar, genelde Rusya’nın düşmanı elinde bulunmalıdır. Bu tez Avrupa’da ahengi düvel-devletler dengesi-combominium denilen bir siyaset ortaya çıkarmıştır; yani hiçbir devlet tek başına Türkiye ile dost olmamalıdır teorisi geliştirilmiştir. Böyle bir açıdan bakıldığında, Türkiye’yi parçalamak, Avrupaca icrası oldukça ciddî sorunlar doğuracak bir meseledir. O nedenle bu işi Rusya’nın yapabileceği gibi tatlı bir ümit Avrupa’da hep vardır.10 Osmanlı tarihinde “hakimiyet-i siyasiye” diye tanımlanan bu sistemin örnekleri ve modelleri az değildir. Özel ayrıcalıklar/imtiyazat-ı mahsusa verilerek özel statülü konuma kavuşturulan uygulamalarla, yaklaşık iki yüz yıllık bir sürede Osmanlı’nın içi boşaltılmış bir egemenliğe zorlandığı ve hattâ egemenliğinin, söz konusu sistemce sıfıra indirildiği gözlenmiştir. Bu bağlamda en etkili operasyon Girit üzerinde yapılmış; Şarkî Rumeli Vilâyeti, Bulgaristan Prensliği, Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı, Kıbrıs ve Mısır’ın elden çıkması hakimiyet-i siyasiye modeliyle dayatılarak kopartılmıştır.11 Geniş bir tarihsel perspektifle günümüzü anlama açıklama ve değerlendirme yaparak konuya açıklık getirmek gerekirse; 19. yüzyıl dönemecinde Batılı devletlerin tıpkı Osmanlı İmparatorluğu’na dayattıkları adına reform denilen uygulamaları sonucu Balkanlar’da Osmanlı’nın eliyle kurdurdukları Bulgaristan, Karadağ, Sırbistan devletleri gibi, Türkiye Cumhuriyeti’ne önce Irak’ın Kuzeyinde bir Kürdistan kurduracakları ve yirmi-otuz yıllık bir sürede Güneydoğu bölgesinin Irak’taki söz konusu oluşumla birleşmesinin temelleri atılmış olacaktı. Türk toplumunun ülkemizin gündemindeki en önemli bir olay olarak görülen söz konusu gelişmeleri algılarken; son zamanlarda kimi yandaş yayın organlarında çıkan “Atatürk’ün Güneydoğu’ya özerklik vaat ettiği” biçimindeki, tarihî gerçeklerle bağdaşmayan kamuoyunu istedikleri yönde ısındırma girişimleri, Kuzey Irak oluşumunu yasallaştırmak ve PKK’ya meşruiyet kazandırmak amacına yöneliktir. Bu anlayış çerçevesinde değerlendirdiğimizde, ülkedeki ABD ve AB iradesine karşı çıkabilecek yurtsever tüm odaklar susturulmak istenmektedir. Bu birbirleriyle bağlantılı olaylar silsilesinin, genelde bir toplumsal hareket şeklinde başlamadığı görülür. Bu hareketlerin ayırımsız hemen hemen tamamı, Büyük Güçlerin, Türkiye’yi parçalamaya yönelik girişimleri sonucu organize edilmiş, Türkiye’yi nüfuz alanlarına bölerek bağımsızlığına son vermek şeklinde plânlanmıştır. Bu amaca ulaşmak için Misyonerler, konsoloslar, basın ve terör örgütleri kullanılarak Türkiye’nin uluslar arası arenada saygınlığı aşağılanıp küçük düşürülerek parçalanması hızlandırılmak istenmiştir. Bilindiği gibi, zor oyunu bozar ilkesi gereği Modern Türkiye’yi kuran irade; son dönem Osmanlı ümerasının teslimiyetçi/idare-yi maslahatçı siyasetine tepki olarak ve Büyük Güçlerin paylaşım projelerine başkaldırarak Sevr’in Altıncı Bölümünde Ermenilerin Türkiye’de devlet kurmaları şartını görmezden gelip, uluslararasılaştırılmak suretiyle Türkiye’ye dayatma aracı biçiminde kullanılan söz konusu Ermeni Meselesi’ni-beraberinde Kürt Meselesi’ni de-Lozan’da kökünden çözümlemiştir. Büyük Güçlerin küresel siyasetlerini anlamak açısından bugünkü Ermeni Meselesi ve Kürt Meselesi gibi sorunların arkasına sızarak olayları anlamaya çalıştığımızda, yaşadıklarımızın yine dış dayatmaların yansımalarından başka bir amaca hizmet ettiğini iddia etmenin sağlıklı bir yaklaşım olduğunu düşünemiyorum. Tarihî süreçte değerlendirdiğimizde bilindiği gibi tarih, işbirlikçi zihniyetlerin akıbetlerini hayırla kaydetmemektedir. Görünen o ki, şimdilik Türkiye’nin dış politikasına yön vermek isteyen güçlerin mücadelelerinde maratonun kısa etabını, Ortadoğu’da ABD çıkarlarına hizmet edecek biçimde, adına Neo-Osmanlıcılık denen ve Türkiye Cumhuriyetinin anayasal sitemiyle hesaplaşmayı göze almış, tüm kurum ve kuruluşları kilitlemeye ve tasfiyeye odaklanmış ABD’ci ve AB’ci bir hizip önde götürmektedir. Burada şu soruyu sormak gerekmez mi? Anayasal düzeni hırpalayanları, tahrip edenleri ve Türkiye’yi etnik ve dinî “cemaatler” kalabalığına dönüştürenleri kim yargılayacak? Cemaatler anlayışı ile etnik ve dinî mozaikçi yapılar Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkan ana nedenler değil miydi? Sonuç olarak; Soğuk Savaş sonrası süreçte ABD’nin Irak’a yerleşmesi, PKK’nın eylemleri ve Kuzey Irak’ta, Türkiye’yi ve bölgeyi tehdit eder nitelikte otonomi yönetiminin kurulması sonucu Türkiye’ye verilecek yeni uluslararası görevde, ülkenin bağımsızlığı konusunda duyarlı kadroların susturulmasına şaşılamazdı! Tüm bu olumsuzluklara karşın enseyi karartmaya da gerek yok; çünkü Cumhuriyeti kuranlar, bir başka ifadeyle Atatürkçü duruş sergileyenler ulusunun onuru, devletinin bağımsızlığı ve bireysel onuru en yüce değer olarak algılamışlardı. Onlar Millî Mücadele sürecinde büyüklü küçüklü 22 (yirmi iki) -çoğunu İngilizlerin tahrik ve teşvik ettiği- isyanlarla boğuştular. Ülkeyi parçalanmaya götüren dış güçlerin reçeteleriyle değil kendi öz iradeleriyle bağımsız devletlerini kurdular. İmparatorlukta ezilmiş, horlanmış ve siyasal kadrolardan tasfiye edilmiş Türk’ü ve Türklüğü yeniden inşa ve ihya ettiler; ama Türk Ocağı gibi Cumhuriyet’in kuruluşuna harç olmuş teşkil’in, yazık ki bugün üst yöneticilerinin hükûmetin açılım politikasına destek veren tesbih-bıyık milliyetçileriyle sakal-şalvar müslümanları yansıttığım ulusal ve evrensel realiteyi nasıl farketsin ki? Büyük Atatürk’ün Nutuk’ta adeta kazıyarak belirttiği gibi kuvvet ve kudretten yoksun olanlara iltifat edilmez kuralı tüm zamanlar için söylenen hem ulusal hem evrensel nitelikte bir atasözüdür. Tarihin bize bir emridir; iç cepheyi mutlaka güçlü tutmak gerekir. Düşman cephesinin değirmenine su taşıyanlar da düşmanla işbirliği hâlindedir. Bu bağlamda Atatürk’ün; Sivas Kongresi’nde Amerikan mandacılığını isteyen grubun başkanı Kara Vasıf Bey’e söylediği “En büyük şerr ehven-i şerrdir” sözünü hatırlatmakta yarar var. Dipnotlar: (Bayram Bayraktar: Erciyes Üniversitesi Öğretim Üyesi) 1. Peter Hopkirk, İstanbul’un Doğusunda Bitmeyen Oyun, (Çev. Mehmet Harmancı, Sabah Yayınları, İstanbul 1995, s. 4; Lutz Kleveman, Yeni Büyük Oyun Orta Asya’da Kan ve Petrol, (Çev. Hür Güldü), Everest Yayınları, İstanbul 2004, s. 2-3.; Ayrıca bkz., Ahmed Raşid, Orta Asya’nın Dirilişi İslâm mı Millîyetçilik mi?, (İng.’den Çev. Osman. Ç. Deniztekin), Cep Kitapları, İstanbul 1996, s. 29-30. 2. Nihat Erim, Devletlerarası Hukuku ve Siyasî Tarih Metinleri I, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1953, s. 315. 3. Bayram Bayraktar, 20. Yüzyıl Dönemecinde Rus General Mayevski’nin Türkiye Gözlemleri, İnkılap Kitabevi, İstanbul 2007, s. 120 . 4. Bayraktar, 20. Yüzyıl Dönemecinde…, s. 120-121. 5. Bayraktar, 20. Yüzyıl Dönemecinde…, s. 121. 6. Mahmud Muhtar Paşa, Maziye Bir Nazar, s. 46; Şeyhülislam Cemalettin Efendi, Hatırat-ı Siyasiye, s. 46-50. 7. Mahmud Muhtar Paşa, Maziye…, s. 46; Şeyhülislam Cemalettin Efendi, Hatırat-ı…, s. 46-50. Hâkimiyet-i Siyasiye Kuramıyla ilgili detaylı bilgi için bkz., Erim, Devletlerarası Hukuku ..., s. 544-546. 8. Bayraktar, 20. Yüzyıl Dönemeci’nde…, s. 121. 9. Bayraktar, 20. Yüzyıl Dönemeci’nde…, s. 121. 10. Bayraktar, 20. Yüzyıl Dönemeci’nde…, s. 123. 11. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasal Partiler İttihat ve Terakkî III, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul 1989, s. 395-396. Hâkimiyet-i siyasiye’nin devlet adamları ve siyasilerce iki yönlü bir algılaması bulunuyordu. Devlet adamı bu uygulamayı bir ıslahat olarak algılayıp kendini oyaladığı gibi halkı yeni düzenlemeler yapıyorum diye aldatmaktaydı. Şöyleki, Şubat 1914 tarihinde Ermeni toplumuyla ilgili, Ayastefanos ve Berlin Antlaşmalarınca dayatılan Doğu Anadolu ıslahatları adı altında bölgeye Hollandalı ve Norveçli iki sömürge valisinin atanmasıyla ilgili Sait Halim Paşa, İngiliz hayranı Kâmil Paşa gibi, Doğu Anadolu’da Ermenilere yönelik yapılacak ıslahatın nazır olarak atamak istediği Ermeni Bogoz Nubar Paşa’ya yazdığı Fransızca belgede kullandığı üslûp günümüz kuşakları için düşündürücü niteliktedir: “…başkanlığı ettiğim hükûmette bir nazırlık kabul etmek suretiyle kararlaştırılmış ıslâhâtın yürürlüğe konulması için bana yurtsevercesine bir surette yardımda bulunacak olursanız ekselansınıza minnettar kalırım.” Bkz., Bayur, Türk İnkılabı Tarihi, (C. 2. Kısım 3), s. 181. Şubat 1914’te Ermenilere yönelik yapılması dayatılan Doğu Anadolu Islahatları ve buna tepki olarak benzer taleplerle Bitlis’te 1914 Mart-Nisan aylarında çıkan 1914 Bitlis Ayaklanması’yla ilgili bakınız, Bayram Bayraktar, “1914 Bitlis Ayaklanması”, V. Askeri Tarih Semineri, Ekim 1995, Genelkurmay ATASE Yayını.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||