Gökçe Fırat - Türkler’in çevreci sosyalizmi
TÜRKSOLU
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi   |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv: 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Türkler'in çevreci sosyalizmi
 
ÖZGÜR ERDEM
Diyap Ağa diyor ki: Ben Kürt değil Türk'üm!
 
ALİ ÖZSOY
Liberal teori eylemde
 
ONUR YAMAN
Uğur Mumcu: "Cuntacı, holding soytarısı liberal tosunlar Çetin, Ahmet, Mehmet Altan"
 
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Güleriz ağlanacak halimize
 
TÜRKKAYA ATAÖV
"Ufak ufak bölünme" hastalığı
 
ERGİN KONUKSEVER
12 Eylül - 3
"Analar doğurur faşistler öldürür" yürüyüşü ve cenazeler
 
YUNUS YILMAZ
Obama mı sosyalist Chavez mi?
 
UMUT YALIM
...Ve ömrümüzün
en güzel günleri (10)
 
OKAN İŞBECER
Şeyh Sait'in torunu öldü
 
TUĞRUL ÇELİK
Latin Amerika-Afrika entegrasyonu
 
MUSTAFA İZBERK
Bolu adı 'polis'ten mi bozma? "Acaba"?!
 
TEVFİK KAYMAZ
Glasnost ve Perestroyka
 
EYKAN CAN
Dizgin cambaz elinde, cambaz cebinin derdinde
 
BAYRAM BAYRAKTAR
"Hakimiyet-i siyasiye"den açılıma
 
M. ÇINAR ÇETİNKAYA
Aç! Aç! Aç!
 
 

Gökçe Fırat
Türkler’in çevreci sosyalizmi

Göğü Delen Adam-Papalagi

Samoalı kabile şefi Tuiavaii ve eşi. Tuiavaii’nin kabilesine yaptığı konuşma Ayrıntı Yayınları tarafından “Göğü Delen Adam-Papalagi” adıyla yayınlandı. Samoalıların yaşamı ile ilgili olarak da Erich Scheurmann’ın “Göğü Delen Adam Samoa’yı Anlatıyor” isimli kitabı yine Ayrıntı’dan çıktı.

Papalagi

“Papalagi, tıpkı bir midye gibi, sert bir kabuğun içinde oturur. Toprak kurdu gibi, taşların arasında lavların çatlaklarında yaşar. Sağı, solu, altı, üstü hep taşlarla örtülüdür. Barınağı dikine duran taş bir sandığı andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandığı.

Bir Samoalı bu kutularda hemen boğuluverir, çünkü hiçbir yerinden içeri bizim kulübelerimizde olduğu gibi taze hava giremez. Ama çok zaman dışardan gelen havanın daha iyi olduğu söylenemez. İnsan nasıl olup da bunların ölmediklerini şaşar. Ama Papalagi, bu taş kutuları sever ve artık zararlarını ayrımsamaz.

Bu taş kutular, omuz omuza duran insanlar gibi birçoğu bir arada dururlar, aralarında ne bir ağaç ne de bir çalılık vardır onları ayıran.

Şimdi bunların hepsi: Kalabalık taş kutular, taş yarıklar, oraya buraya uzanan binlerce ırmak içindeki insanlar, gürültü, kargaşa, ağaçtan, gökyüzünün mavisinden, temiz havadan, bulutlardan yoksun kapkara kumlar ve dumanlarla kaplı yerler. İşte Papalagi’nin kent adını verdiği şey budur. Ömründe ne bir ağaç ne bir ırmak ne bir gökyüzü görmüş ne de büyük bir ruhla yüzyüze gelmiş insanların yaşadığı ama yine de gurur duydukları yaratıları. Lagune’deki mercanların arasına yuvalanmış sürüngenler gibi insanlar. Ama o sürüngenlere bile denizin berrak suları, güneşin sıcacık soluğu ulaşır. Acaba Papalagi yarattığı bu taşla övünüyor mu?

Ama biz güneşin ve ışığın özgür çocukları, Büyük Ruh’a sadık kalmalı, böyle taşlarla onun kalbini kırmamalıyız. Yalnız yolunu şaşırmış, hastalıklı ve Tanrı’nın elini elinde hissetmeyen insanlar bu taştan yarıklar arasında güneşten, ışıktan ve yelden yoksun kalarak mutlu olabilirler. Papalagi’nin sözde mutluluğu kendinin olsun. Ama bizim güneşli kıyılarımıza taş kutularından dikmeye kılkıştığında hepsini başına yıkmalıyız. Mutluluğumuzu taştan kutular, gürültü, duman ve yarıklarla yok etmeye çalıştığında karşısına dikilmeliyiz.”

Tuiavaii halkına böyle seslenirken, bundan 100 yıl öncesiydi. Büyük Okyanus’taki Polinezya adalarından biri olan Samoa Adası’nda bir kabile şefiydi kendisi. Önce sömürgeci Avrupalılar gelmişti adalarına, sonrasındaysa her şey değişecekti. Tuiavaii, Avrupa’ya gidecek ve orada beyaz adamı (Papalagi) ve uygarlığını görecekti. Gördükleri karşısında şaşkınlıkla yukarıdaki sözleri söylerken Papalagi’nin uygarlığının kendi adasını ve halkını da yutacağını sanki seziyordu.

Tuiavaii’nin beyaz adam ve onun uygarlığını eleştirisi son derece kapsamlı ve çok vurucudur. Ama taş kutularda yaşam dediği kent yaşamı ve konut anlayışına karşı çıkışını belki bugün Samoalılar daha iyi anlıyordur, çünkü geçtiğimiz hafta 8.3 büyüklüğünde bir deprem Samoa’yı vurdu. Deprem Samoalının eski kulübelerini enkaza çeviremezdi ama taştan sağlam binaları yıkıp geçiyor.

Türk çadırı Samoa'da bir kulübe

Orta Asya’da bir Türk çadırı ve Samoa’da bir kulübe

Türklerin göçebe yaşamı

Bizim ülkemizde Marmara’yı vuran büyük deprem hatırlarımızdadır, en son geçtiğimiz ay İstanbul’daki sel felaketi ise henüz çok yeni.

Dayanıklı konut sistemi, planlı şehirleşme en çok sözü edilen ve istenen şeyler.

Ama biraz daha derinden düşünsek, yarattığımız ve kendimizi içine hapsettiğimiz bu uygarlık ne kadar dayanabilir depremlere, sellere?

Samoalı kendisini doğanın bir parçası sayıyordu. Doğanın ürünleri ile besleniyor, barınaklarını doğayı yok etmeden yapıyor, yaşamını doğanın bir parçası olarak sürdürüyordu. Ve elbette mutluydu. Ama Samoalı böyle yaşayan ilkel bir kabile değildi. Avrupalı için ilkellik olan bu yaşam biçimi çok daha temel bir tercihin sonucuydu.

Aynı tercihi Türkler çok daha kıtasal bir alanda ve çok daha kalabalık bir halk ile yapmıştı. Atalarımız Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında yaşam sürerdi. Bugünkü kavramlara göre onlar göçebeydi ve göçebelik ise yerleşik yaşam öncesi ilkel bir yaşam düzeyini simgeliyordu. Çünkü çağdaş sosyolojiye göre uygarlık ancak yerleşik kent yaşamında var olabilirdi.

Türkler içinse yerleşmek diye bir şey söz konusu değildi. Çadırlar kurulur, hayvanlar otlağa salınırdı, sonra iklim değiştiğinde çadırlar toplanır ve daha uygun bir yere göçülürdü.

Batılılara göre böylesi bir göçebe yaşamı, ilkel ve talancı bir iktisadın ürünüydü. İlkelliğinin en önemli göstergesi doğanın esiri olması, doğaya egemen olamaması, talancı olmasının göstergesi ise tarım yerine hayvancılığı benimsemesiydi.

Su, hava, toprak ve ateş

Ancak her iki seçimin de çok daha farklı bir anlamı vardı. Türkler Gök Tanrı’ya taparlardı o zamanlar. Gök Tanrı inancı ise insanı doğanın sıradan bir parçası olarak görürdü.

İnsan tek canlı değildi, hayvanlar ve bitkiler de canlıydı, hatta ve hatta suyun, toprağın, ateşin ve havanın bile canı vardı.

Böylesi bir inanışta insan kendisini doğanın efendisi olarak göremezdi. Doğayı denetim altına almak yerine onunla uyum içinde yaşamak zorundaydı. Çünkü doğayı kızdırırsa, doğa intikamını alırdı.

Böylesi bir inanç sistemi elbette toplumsal yaşamın örgütlenişini de biçimlendiriyordu. Su, hava, toprak ve ateş, yanı yeryüzünü var eden dört temel element, korunması ve karşı çıkılmaması gereken doğal güçlerdi. Toprağı, suyu, ateşi ve havayı kızdırmak olmazdı.

Şimdi doğal çağın büyük afetleri olan deprem, sel, yangın ve fırtınaları gözümüzün önüne getirirsek, atalarımızın ne dediğini çok iyi anlayabiliriz.

Çadır yaşamı günümüz Batılı anlayışı için elbette büyük bir geriliğin simgesidir. Ama çadır insanın kendisini doğanın efendisi değil bir parçası olarak gördüğü bir uygarlığın da simgesidir. Toprağın parsellenmediği, özel mülkiyete geçirilmediği, binalarla doldurulmadığı, kısacası canlı toprağın öldürülmediği bir uygarlığın.

Doğanın dengesi suyun ve toprağın diyalektiğinde bulunabilirdi. Gökyüzünden yağan suyu toprak emecek ve doğa çiçeklenecek, ürün verecekti. Bu ürünlerle ise hem insanlar, hem hayvanlar rahat rahat beslenecekti.

Eğer doğal döngüyü bu şekilde kavrarsanız, toprağa sahip olmak istemezsiniz. Fakat Batılı uygarlık tam tersini yapmış toprağı parsellemiş ve imara açmıştır. İmara açılan toprak demek, toprağın suyla artık buluşamaması demektir. Betondan inşa edilen kentlerde su toprağa kavuşamaz, lağım mazgallarından süzülür gider.

Böylesi bir kent yaşamının kendisi doğal olarak sele de depreme de dayanıksızdır. İstediğiniz kadar güçlü binalar kurun, insanoğlunun bina inşa etme, ev sahibi olma hırsı dizginlenmedikçe, su akacak yatağını bulacak, deprem yarıp geçecektir bu uygarlığı.

Voltaire ise daha bu Batı uygarlığı kurulurken dönüp Türkleri şu şekilde eleştiriyordu:

“Göçebe halinde başıboş yaşama zevkini tabiattan almışa benzeyen o kavimler, şehirlere krallar tarafından yapılmış esir kampları gözü ile bakarlardı.”

Yıllar sonra Samoalı kabile şefi de Avrupa’nın büyük kentini gördüğünde o kente bir esir kampı gözü ile bakacaktı. Çünkü gerçekten de insan inşa ettiği kentlerin esiri olmuştu.

Tarımla gelen açlık!

Toprağın konut olarak talan edilmesi ile birlikte bir diğer ekonomik tercih olan tarımsal üretim temelli uygarlık da yok edici bir dinamik halini almıştır.

Türkler tarımla uğraşmaz mıydı?

Elbette uğraşırlardı ama tarım merkezli bir geçimi tercih etmemişti atalarımız. Çünkü tarım alanı olarak ayrılacak toprak demek, yani tarla demek, doğaya kaçınılmaz bir müdahaleyi gerektirirdi. Yani ya otlakları yok edecektiniz ya ormanları. Atalarımız ise bunu yapmadılar. Çünkü doğanın düzenine saygılıydılar.

Onun yerine otlaklarda hayvanlarını beslediler, önceliği hayvanların doyurulmasına verdiler, kendilerinin değil. Zaten kendileri hayvan ürünleriyle yeterince beslenebildiklerini görüyorlardı.

Bunun yanında tarım az bir yer tutuyordu. Genel olarak orman ürünleri ise zaten sınırlıydı.

Bozkır yaşamını bu şekilde düzenleyen Türkler şehirleşirken de aynı doğa merkezli yaşam anlayışlarını sürdürdüler. Şehirler doğayı yıkarak değil doğanın içine yerleşerek yapıldı. Dağları, ovaları, ırmakları, ormanları talan ederek şehirleşme Batılı uygarlığın seçimi olacaktı.

Batılıların ilkel dedikleri ekonomik sistem içinde Türkler ve diğer kabileler hızla çoğalıyordu ve hiç de aç kalmıyordu. Sadece Türkler değil benzeri bir doğacı anlayışa sahip Amerikan yerlileri, Afrikalılar da gayet mutlu bir yaşam sürüyorlardı ve açlık denilen olgu henüz ortaya çıkmamıştı.

Açlığın ortaya çıkışının tarihi ise ancak Batılı uygarlık tercihinin yükselişi ile birlikte olacaktı. Batılı toprağı parseledi ve konut yapmaya başladı, bunun yanında kırlar tarlaya dönüştürüldü ve sanayi ölçekli tarıma geçildi, bir taraftan sanayi devreye girdi.

Peki sonuç?

İnsanoğlu daha önce doğadan sadece faydalanıyordu ve karnı doyuyordu ama artık insanoğlu doğayı egemenliği altına almış ve her tür doğal kaynağa el koymuştur ve insanlığın %25’i açlıkla pençeleşmektedir. Kitlesel tarımın, sanayinin, kent yaşamının getirisi bu olmuştur.

Günümüz tarımı insanı değil hayvanı beslemek için yapılıyor

Kutular şeklindeki binalara yerleşen Batılı azınlık daha fazla et yemelidir.

Ama eti nereden bulacaktır?

Otlaklar çoktan yok edilmiştir, hayvanlar narede büyüyecektir?

Batılı kendi taş kutularına benzer taş çiftlikler kurarak hayvanları da buraya hapseder. Hayvanlar artık kırlarda değil hayvan üreme çiftliklerinde büyür ve oracıkta kesiliverir sonra marketlere gönderilirler.

Bu hayvanların yemesi için taze ot yoktur ama devasa tarımsal çiftliklerde hayvan yemi üretilir. Çünkü günümüz tarımı insanları değil hayvanları beslemek için yapılmaktadır.

Hayvanların beslenebileceği yemi üretmek için elbette tarımsal araziye ihtiyaç vardır. Ama tüm otlaklar parsellendiği için sıra orman arazilerine gelmiştir. Ormanlar yok edilir ve tarım alanlarına dönüştürülür.

Ama ormanların yok edilmesiyle hayvan türleri de yok olmaya terk edilir.

Batılı öylesine karmaşık ve çarpık bir düzen kurmuştur ki insan uzaktan bunları gözlemledikçe bu akılsızlığa bir akıl veremez!

Batılı uygarlık neden bunu yapmaktadır?

Neden kendisini ve doğayı bile bile ölüme götürmektedir?

Çünkü Batılı adam markette alışveriş yapmalıdır.

Daha fazla yemelidir.

Daha fazla arabası olmalıdır.

Bu arabalar için daha fazla petrol bulmalıdır. Bu petrol için yine doğanın canına okumalıdır.

Arabalar için yollar yapmak için bu defa akarsu yataklarını bozmalı, dağları delmelidir.

Ondan sonra da her depremde, her selde, her fırtınada yok olan insanlara ağlamalıdır...

Modern insanın çektiği uygarlığın fotoğrafıAtalarımız çevreciydiler

Ama insanlığı yok eden zaten bu uygarlık seçimi olmuştur...

Batılının küçümsediği göçebenin basit yaşamı -elbette o günün ölçülerine ve şartlarına göre- insanları mutlu etmeye yetiyordu. Ve bu mutluluğun temelinde ilkellik değil bir seçim yatıyordu, çünkü atalarımız bu günün terminolojisiyle gerçekten de çevreciydiler.

Dünyanın ekosistemine zarar vermiyorlardı, bu sistemin bir parçası olarak yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ama insanoğlu, doğal yaşamdan kopmaya başladığı andan itibaren ekosistemi de yok etmeye başladı.

Atın sırtında yolculuk eden, öküzün ardında sabana koşan insan, toprağa da, hayvana da, doğaya da, tanrısına da şükrediyordu. Şükrediyor ve yaşamını sürdürüyordu.

Fakat daha sonraları insan kendisine üstünlük vehmettikçe, kendisini tanrının biricik yaratığı gördükçe, tanrının dünyayı ve kendisini yarattığını düşünmekten vazgeçip bu dünyanın kendisi için yaratıldığını düşündükçe, her şeye sahip olma egosu kendi yatağını buldu.

Modern çağlar bu anlamıyla ikili bir sistemi ortaya koyar. Bir yanda milyonlarca yıllık ekosistem yok olmakta ama yanında birkaç yüz yıllık koca bir egosistem yükselmektedir.

İnsanoğlu, önce tanrının dünyayı kendisi için yarattığını iddia etmiş ondan sonra da bu dünyanın tanrısı olmuştur. Ama tanrılar yaratıcıdır; yok edici değil. Tanrılaşan insansa sadece tüketici ve yok edici bir güçtür. Daha fazla tüketmek için dünyanın tüm kaynaklarını tüketen bir vampirdir modern insan.

Kim demiş Cengiz Han kan dökücüydü diye?

Onlar dünyaya hükmediyorlardı belki ama doğaya değil.

Cengiz Han, öldüğünde cesedini bile bırakmayacaktı geride. Cesedi gömülecek ve üzerine mezar değil otlak yapılacaktı. Çünkü insanların Cengiz Han’ın mezarında dua etmesi değil, hayvanların otlamasıydı önemli olan.

Ama günümüzün masum vampir insanı bir ego abidesidir.

Bu insanın bir konutu vardır. Bu konut için toprak yok edilir.

Günümüz insanının arabası vardır. Bu arabanın gitmesi için yollar açılır, toprak yok edilir.

Günümüz insanının arabasının çalışması için petrol gerekir, ısınması için doğal gaz gerekir, bunlar için toprağın altı üstüne getirilir.

Günümüz insanı televizyon izlemeli, telefon kullanmalı, bilgisayar başında oturmalıdır. Bunlar için elektrik gerekir. Elektrik içinse daha fazla doğal kaynağın yok edilmesi.

Günümüz insanı moderndir ama bugüne kadar dünyaya hiçbir insanın veremediği zararı vermekte, verdiği zararı televizyondan izlemektedir.

Hatta en son İstanbul’daki sel felaketinde olduğu gibi, selin ortasında cep telefonu ile resim çekmektedir, sele kapılanların yardımına koşacağına.

Modern insanın çektiği uygarlığının fotoğrafıdır.

Toprağı parselledik, suyu şişeledik, deprem ve sele artık karşı duramayız...

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 

 

İnsanların kendi rahatı için "insanlık" larından çıktıkları bir dönemde yaşıyoruz. bilinçsizce.. Doğanın bize verdiği cevap bizim ona yaptıklarımızın yanında hiçbirşey değil... Herşeyi anlatmışsınız açık seçik. Insanlığı aydınlatma yolundaki çabalarınızda sizlere kolaylıklar dilerim... Teşekkürler...

Sait Yenikomşu, K.Maraş
13 Ekim 2009


Bu yazıyı yazmak için harcadığınız emeğe ve zamana saygılarımı sunarım. Çok güzel ve anlamlı bir metin.
TEŞEKKÜRLER

Ercan Ceber, İstanbul
11 Ekim 2009


Sayın Gökçe Fırat

Atatürkçü parti girişimleriniz ne durumda acaba. 2 sene sonra ki seçimlerde yer alacakmıyız, parti hakkında bilgiler verirseniz çok seviniriz. Sabırsızlıkla bekliyoruz. Saygılar.

Kaan Bilge, Ankara
08 Ekim 2009


Sayın Gökçe Fırat;

Zaten dünyanın başına ne geldiyse bu papalagi denen beyaz adam ortaya çıktıktan sonra geldi. Beyaz adam sadece insanlar arasında eşitsizlik yaratmakla kalmadı, aynı zamanda doğanın dengesini de bozarak bugün yaşadığımız doğal felaketlere de bir anlamda zemin hazırlamış oldu. Aynı beyaz adamlık ya da özentilği o kadar içimize işlemiş ki bizim insanımız bile son sel felaketinde insanlara yardım eli uzatacağına vatandaşın boğulmasını seyretti ki, ondan kalan bir iki parça eşyaya konabilsin.
Son olarak  kendilerini oraya buraya zincirleyen "çevrecilere" bir şey söylemek istiyorum:

En büyük çevreci eylem, kapitalizmi yıkmak için yapılan eylemdir, yani devrimcilik.

Günay Yıldız, İstanbul
07 Ekim 2009


Harika yazmışsınız Gökçe abi...

Ahmet Karadağ, Sivas
07 Ekim 2009


Dwarmish Yerlilerinin reis "SEATTLE"in mektubunu hatırladım. Keşke imkan olsa gelecek sayıda basılabilse,bilge Reis'in o ünlü mektubu.

Yıldırım Kuzay, İstanbul
07 Ekim 2009


Ben Ilgın, sizi cok seviyorum Gökçe abi.

Ilgın Güner, İstanbul
05 Ekim 2009


 

Türküz çevreciyiz barışçıyız .kürtlerin sorunlarınıda biz çözecegiz.herkesi çevreci  yapacagız.

Adem Kabacılı, Erzincan
05 Ekim 2009


Sayın Gökçe Fırat.
Öncelikle, "Papalagi-Göğü delen adam" kitabından yola çıkarak, Samoa'dan Türk tarihine uzanan ve Beyaz adamın sözde medeniyetine ustaca vurduğunuz yazınız için teşekür ederim. En kısa zamanda kitabı okumayı düşünüyorum.
Medeniyeti sadece sömürü anlamına gelen Papalagi'nin sadece ama sadece tüketmeye yönelik talancı sisteminde Samoalı yerliler ve Türkler aynı kategoridedir. Tıpkı Batı dışındaki tüm mazlum milletler gibi...
Doğal olarak Papalagi, onlara "göçebe-barbar" damgası vurmayı da kendisine hak olarak görmektedir.
Ama yazınızda bahsettiğiniz tarihsel gelişim, Türk'ün özündeki sosyalizmi birkez daha günışığına çıkarıyor.
Yaşantısında metaya yer olmayan, doğayla uyum içinde yaşayan ve herşeyden önce ona saygı duyan Türkler mi barbar, yoksa sırf daha fazla toprak, daha fazla altın, daha fazla ... diyen Batılı beyaz adam mı?
Bir diğer önemli nokta da günümüzün modern Papalagileri...
Yüksek katlı taş kutular içinde yaşayan, arabası için taş kutular içinde açılan nehirlerde sırf tüketmek için çalıştığı işine giden, en üst teknolojiyle dontılmış yeni cep telefonuyla yaşanan felakette boğulan insanların fotoğrafını çekecek kadar vahşiliği ile bir asır öncesinin Papalagi'sini aratmayan ve gün geçtikçe daha da Papalagileşen günümüz insanının çok çarpıcı bir fotoğrafını çekmişsiniz.
Saygılarımla...

Ekber Babüroğlu, İstanbul
05 Ekim 2009


Ne oldu bize? bu toplum büyük medeniyetler yaratan bu millet ne oldu da sel olduğunda yağma yapar hale geldi. Sayın Gökçe Fırat bu konu üzerinde biraz daha durmanızı istiyorum.

Cengiz Atılgan, İstanbul
05 Ekim 2009


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

 

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40