![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kimi Batı kaynaklarında “Türk” adının olumsuz çağrışımları var. Bu tavır aynı kavramı tanımlamağa çalışırken birçok ünlü Batı sözlüklerine bile ön yargılı biçimde yansıyor. Bu türlü yaklaşımların kapsamlı eleştirisi ancak bir kitap konusu olabilir. Böyle bir ele alış geçmişteki güç çatışmasını, uygarlıklar arasındaki kopukluğu ve türlü kökleri olan düşmanlığı gereği gibi değerlendirmek zorundadır. Kuşkusuz, Türkleri yansız biçimde, dahası olumlu yönleriyle, giderek övücü biçimde değerlendiren kaynaklar da var. Bunların tanıtımı da bir kitap konusu olur. Yabancı yazarların arasında, ünlü İngiliz tarihçisi Arnold J. Toynbee gibi (hemen hemen tümü bizden yana) yorum değiştiren de eksik değil. Benim bu konuyu açmamın nedeni, son zamanlarda, birtakım yurttaşlarımızın da yukarıda sıralananlar içinde ilk kümeye girme yatkınlığı göstermeleridir. Kuşkusuz, kişi kendi ulusunun geçmişini, tarih biliminin kendine özgü bilimsel ölçüleri içinde, eleştirebilir de. Bu noktada “bilimsel ölçüler” sözcüklerinin altını çizmek gerekir. Gene burada “tarihçilikte yöntem” tartışmasını öne çıkarmak istiyor değilim. Ancak, kendi tarihini bilmek de bir uzmanlık gerektirir. Böylesine geniş bir konuda yayımlanmış olanlar bir yana, basılmamış ya da gizlenmiş olan gerçekler de bulunabilir. Uğraşı araştırma olan kişinin yalnız kendi ulusunun değil, ilgili öteki devletlerin belgeliklerine de ulaşması her zaman kolay olmayacaktır. Böylesine bir uzanmada belli başlı birkaç yabancı dili okuyup anlama bilgisi çok yararlı, giderek gereklidir. Ama bu kaynaklardan habersiz ve onları değerlendirmek için gerekli beceri ve birikimden yoksun olup da, tarih üstüne dedikodu yapar gibi yargılar sergilemek ve bunu yaparken kimilerinden, bu arada yabancı çevrelerden sırtı sıvazlanmak, onaylanan bir yöntem değildir. Kaldı ki, bu (hafif bir deyimle) özengen (amatör) yaklaşım başka birtakım amaçlar ve hesaplarla temelde birleşebilir de. O zaman, konunun birilerinin çıkarı için, bilerek ya da bilmeyerek, “siyasallaştırıldığı” haklı olarak söylenecektir. Her ülkeye ilişkin tarih yazımında bunun çok sayıda örnekleri var. Ortaya çıkan dengesizliğe karşı tepkiler de o noktaya vardı ki, kimileri, örneğin Leo Huberman ve Howard Zinn ABD tarihini yepyeni biçimde ele aldılar. Ya da tüm Hıristiyanlık tarihini yeni baştan yorumlama gereksinimi duyanlar, daha da öte “İsa diye biri yaşadı mı?” diye soruşturan yazarlar çıktı. Ülkemizde de işitene ilk bakışta çekici gelecek olan “açılım” başlığı altında birtakım arayışlar ve uygulamalar var. Bundan kimlerin neler kazanacağına ve kimlerin yitireceklerinin neye patlayacağına ilişkin değerlendirmeler de yapılmaktadır. Olduğu ve olacağı kadarıyla “açılım”ı da az gören çok az sayıda birkaç yurttaşımız da ırk, din, mezhep, dil ve düşünülebilen her yönden büyük çoğunluktan, az ya da çok, farklı olanların tümünün, ayrı ayrı, bu açılımdan kendilerine pay çıkararak yalnız kendileri için okul, eğitim, basın, yayın ve benzeri haklar istemesi gerektiğini söylediler. Onlardan birinin bu yoldaki açıklamasını bir günlükte ben de okudum. Bu “ufak ufak bölünme” eğiliminin ardında küçük çıkarlardan tarih bilgisinde eksiklik ya da “demokratikleşme” yaymacasından çarpıcı düşünce üretme isteğine değin birçok itici neden olabilir. Ben bunların içinde şimdilik yalnız ruhbilimsel ve sonra da tarih gerçekleri açılarından kimi değerlendirmeler yapmak istiyorum. Sanırım, bu yazıya yalnız ruhbilimsel anımsatmaları sığdırabileceğim. x x x Her devletin içinde birbirine her yönden tıpatıp benzemeyen yurttaşlar vardır ve her zaman olacaktır. Dil, din, mezhep, geçmiş ve ileriye bakışta ortak olan evli çiftlerin arasında bile benzeşmeyen yanların bulunması doğal sayılır. Giyim kuşamdan törelere ve halk oyunlarından öykülere değin, farklılıklar ne olursa olsun, onlara bağlı kalmak, hele gerginliğin ağır bastığı koşullarda onlara daha fazla sarılmak olağandır. Aynı devlet içinde, örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nde, bir yöre insanıyla öteki çevrenin ürünü olanlar arasında konuşurken vurgu ve yerel dansı sergilerken davranışlar ister istemez değişiktir. Ama üstünde anlaştıkları ortak yönler ağırlıktadır. Öyle ki, yaşamları sabah yedikleri zeytin tanesinden akşam yatağa giriş biçimlerine değin, o ortak yönler sayesinde sürüp gitmektedir. Geniş Arap dünyasında her yerde konuşulan Şam Arapçası değildir, ama onları Atlantik kıyısındaki Fas’tan ve Moritanya’dan Hint Okyanusuna açık Somali’ye ve Umman’a bağlayan bu dildir. O ortak dil olmasaydı, kahvaltıdaki zeytini satın almakta bile güçlük çekerlerdi. Ortak yönlerle birlikte farklılıklar da yaşar. Ancak, bu farklılıkları olduklarından daha fazla büyütme üstüne söylenmesi gerekenler var. Belirli koşullarda uyuşmazlığa dönüşen farklılıklar kimi kümelerin “iç dayanışmasını ve dışa karşı birliğini” güçlendirmek için dost yanında “düşmana da sahip olma gereksinimini” gündeme getirir. Bu nedenle, “düşman”ın da varlığını abartır. Abartmanın bir dayanağı kuşaktan kuşağa aktarılan geçmişteki yaralı olaylardır. Bunların en az bir bölümünün tarihsel gerçeklerle bir bağlantısı olmayabilir, ama dayanışmaya ve birliğe yardımcı olduklarından, gerçekçi bir değerlendirme olanaksız ya da çok zordur. İşte, kendi ölçüsünde tutulması gereken bu küçük farklılıklar büyütülürken, o farklılıklara bir tür “aşık olmak” diye bir oluşum da söz konusudur. Kişisel rahatsızlıklara bakan ruhbilimsel ağırlıklı sağlık merkezleri bu oluşuma, bir tıp deyimi olarak, “küçük farklılıklar narsisizmi” tanısını koymuştur. Bu durum kişisel düzeyde bir hastalıktır ve uzman doktor yardımını gerektirir. Kişiler düzeyinde olduğu gibi, küçük ya da büyük kümeler, halklar, uluslar ya da uygarlıklar arasında da olabilir. Birbirine zaman ve uzaklık yönlerinden benzemeyen Çin Seddi, Berlin Duvarı ve İsraillilerle Filistinli Araplar arasındaki çimento-demir karışımı yükseklik kendine “Biz” diyenlerle “Onlar”ı elle tutulur biçimde ayırmağa yarıyordu. Böylesine kümeleşme Hıristiyanlıkla İslâm, Katoliklerle Protestanlar ve kapitalistlerle komünistler arasında da yaşandı. Kiminin farkı az, kimininki çoktu. Ayrımı, çoğu kez, Çin Seddi gibi upuzun bir duvar da belirlemiyordu. Arada gözle görülmeyen ruhsal duvarlar da vardı. Berlin Duvarı yıkıldı, ama ardından ortaya daha önce bir arada yaşamış olanların çatışmaları çıktı. Örneğin, eski Yugoslavya toplulukları din ve mezhep farklılıklarını öne sürerek kanlı olaylar yaşadılar. “Biz” ve “Onlar” yeni anlamlar kazandı, çatışanlar acımasız yöntemlere tanık oldular. Sözde kimlik arayışı kimilerini ilkel düzeylere çekti. Mezhep farkı gibi eskide kaldığı varsayılan düşmanlıklar “sınıf çatışması” gibi bir süredir temel ve çağdaş sayılan farklılıkların önüne geçti. Farklılıkların bir bölümü ufaktı. Ünlü ruhbilimcilerden Sigmund Freud (1856-1939) bu yabancılaşmaya “küçük farklılıkların narkisizmi” diye bilimsel bir ad koydu. Bilindiği gibi, “narkisizm”in sözlük anlamı “kendine hayran olma”dır. Başka bir deyişle, başkalarından farklı olan küçük yanlarını gerçek özelliklerini çok aşar biçimde abartmak, öne sürmek ve onlara bir çeşit aşık olmaktır. Freud bu eğilimi “farklılık ve düşmanlık duygularının temeli” diye tanımlar. Dostluk duygularının önüne geçen de budur. Kişilerin kimi rahatsızlıklarını buna bağlayan bu Viyanalı ruhbilimci kendi kliniğinin kapılarını dışa açarak, bu çatışmanın içine uluslar arasındaki düşmanlığı da sokmuştur. Freud bu tanımıyla bir rahatsızlığa bilimsel bir giysi biçmiştir. Oysa, yazın dünyasının ünlülerinden Jonathan Swift (1667-1745) aynı konuyu daha çok çocuk okuyucuların iyi bildiği bir yapıtında daha önce ileri sürmüştü. Güliver’in Gezileri başlıklı yergisel (satirik) romanında Lilliput ve Blefuscu adındaki iki devletin aralarında çok uzun sürmüş olan savaşın nedenini şu anlaşmazlığa bağlar: Yumurta neresinden kırılmalı? Sivri ucundan mı, daha yassı olan gerisinden mi? Bu yüzden çıkıp aylar süren savaşta gemiler batar, askerler ölür, sıradan yurttaşlar acınası durumlara düşerler. İngiliz düzyazı tarihinin bu başyapıtında bile, çatışan iki küme saçma bir görüşü göz ardı etmek yerine bu uğurda kan dökmeyi yeğlerler. Swift kendi yıllarının bir sürü acımasızlığını böylesine küçük nedenlere bağlar. Yakın ve uzak tarihte bu saçmalıkların türlü örnekleri var. Din savaşları geçirmiş olan Hıristiyanlık içinde bir sürü akım, mezhep ve kilisenin oluşu da bundandır. Lâtin Katolikleri İsa’nın çarmıha gerilerek ölümünün simgesi niteliğinde göğüslerinde haç biçiminde istavroz çıkarırken, ellerini önce sola, sonra sağa götürürler; Bizans Katolikleri ise, önce sağa, sonra sola dokunurlar. “Küçük” fark buradadır, ama bu yüzden kişiler arasında kavga çıkabilir ve dine inanan kiliseler ya da uluslar da silâha sarılabilirler. Tüm İtalyanlar İtalyanca konuşur ve Katoliktirler, ama kuzeydeki (daha endüstrileşmiş) azınlık bölgecidir ve Avrupa Birliği’ne inanır; güney ise merkezci yönetimden yanadır ve daha fazla İtalyan milliyetçisidir. Sovyet döneminde (şimdi adı Moldovya değişmiş olan) Moldavya’daki Rumenler bir Lâtin dili olan Rumenceyi (Slav dillerine uygun) Sirilik abeceyle yazmak istemiyor, fakat bunu Ruslara kabul ettiremiyorlardı. Sovyetler Birliği 1991’de dağılınca Moldova da bağımsız oldu ve şimdi Moldova’da yaşamayı sürdüren Rus azınlık bu kez Sirilik temelli dillerini yazarken Lâtin abacesini kullanmaya zorlanmaktan yana değiller. Sırplar ve Hırvatlar aynı dili konuşuyor ve yazıyorlar, ama ilki Ortodoks Hıristiyan ve ikincisi de Katolik Hıristiyan; ayrıca, Sırplar Sirilik ve Hırvatlar da Lâtin abecesini kullanıyorlar. Aynı dil ve din onların savaşmalarını engelleyemedi. Kuzey İrlanda Britanya’nın bir parçasıdır; Britanya İngilizler, Galliler, İskoçlar ve Kuzey İrlandalılardan oluşur. Bir İskoç Britanyalıdır, ama İngiliz değildir. Kuzey İrlanda’nın güneyinde kendinden daha büyük ve bağımsız bir İrlanda Cumhuriyeti vardır. Kuzey İrlanda’da hem Katolikler, hem Protestanlar yaşarlar. Ancak, ilki kapısını yeşile, ikincisi maviye boyar. Müslümanların büyük bölümü Sünnî, geri kalanı da Şiîdir. İkisini de birleştiren birtakım inançlar ve ilkeler varsa da, ikisi de kendilerine öz ve kutsal saydıkları geleneklere sahiptirler. Bu nedenle, Sünnî Suudî Arabistan’da nüfusun %14’ünü oluşturan Şiîler İranda 1979’da yer alan büyük değişimden sonra daha fazla tartaklanmaktadırlar. Öte yandan, Basra Körfezi’nin petrolü zengin ufak sultanlıklarından biri olan Bahreyn’de El-Halife yönetimine karşı çıkanların ön sıralarında Şiîler yer almaktadır. Afganistan’da savaşan yerlilerin hemen hemen tümü Sünnî Müslüman’dır, ama özellikle geçmişte daha çok birbirilerine karşı silâh kullandılar. Somali’de Afrika anakarasında hiç görülmeyen bir özellik vardır. Nüfusun tümü Sünnî Müslüman ve %97’si de budunsal olarak Somalilidir. Ancak, 1991’de merkezdeki yönetim ortadan kalkınca yıllarca birbirilerine karşı savaşıp durdular. Müslüman Cezayir’deki çatışmalarda ölenlerin sayısı da çoktan 50.000’i aştı. Aynı dili konuşup aynı dinden olan ve Emevî, Abbasî ve Osmanlı yönetimi altında yüzyıllarca birlikte yaşamış olan Irak ile Kuveyt’te 1990’da kanlı bir çatışma yaşadı. Sıradan Kuveytli bunun şaşkınlığını hâlâ üstünden atamamıştır ve toplu ekinsel birikimi de bu yüzden değişime uğramıştır. Ama Iraklı Arap kardeşlerinin saldırısına uğradığını söyleyen petrol zengini Kuveytliler yurttaşlığı yalnız Arap babaları oraya 1921’den önce yerleşmiş olanların erkek çocuklarına tanımaktadırlar ve kadınların oy hakkı bile yoktur. Moritanya’da her ikisi de Arap Berber olan ve nüfusun %60’ını oluşturan Beydan ve Haratin kavimleri kırsal bölgede bugün de “köle-sahip” ilişkisini sürdürüyorlar. Pakistan İslâm Cumhuriyeti’nde Müslüman Doğu Bengallilere ayrımcılık uygulandığı için nüfusu daha kalabalık olan bu bölge 1971’de ayrılıp Bangladeş’i kurmuştu. Gene Müslüman Baluçilerin ayaklanması Pakistan’ın toprak bütünlüğünü tehlikeye sokuyor. Britanya sömürgeciliğinin 1947’de sona ermesiyle Hindistan’ın ikiye bölünmesi sırasında Pakistan’a ayrılan topraklara göçen (ve yerel siyasette “Muhacir” diye anılan) büyük kalabalıklar bu Müslüman toprağında ötekilere eşit olarak kabul edilmemekte ve her türlü baskıyla karşılaşmaktadırlar. Gene Pakistan’da (1891’de kendini yeni peygamber olarak tanıtan ve İslâm, Hıristiyanlık ve Hinduluğu birleştirme amacında bir kuram ileri süren Mirza Gulam Ahmed’izleyerek (onun adından ötürü) “Ahmedîler” diye bilinen topluluk da baskı altındadır. Ürdün Kralı Hüseyin 1970’te Arap ve büyük çoğunluğu Müslüman olan Filistinlileri güçlü ordusuyla ezmiş, Suriye de onları Suriye’den attırmış ve Lübnan’dan uzaklaştırılmalarında da bir rol oynamıştı. Suriye nüfusunun yalnız %11’ini oluşturan Aleviler, Fransız sömürgeciliğin azınlıklara dayalı yönetim biçiminin bir sonucu olarak, o ülkede iktidara gelmiş olup bugün de büyük çoğunluğa karşı iktidardadırlar. Cezayir ‘in bağımsızlık savaşımında Fransız sömürgecilerinin yanında yer alan yaklaşık yüz bin Müslüman Arap daha sonra güney Fransa ‘ya yerleştirilmişti. Onlardan ve çocuklarından şimdi yalnız Fransızlar değil, Müslüman Cezayirliler de tiksiniyorlar. Hindistan’da Guceratî ve Maharaştran kadınları Hindudur ve iki ayrı ama birbirine yakın dil konuşurlar. Genel görünümleri ve sari denilen giysileriyle birbirinden ayırt edilemezler. Ancak, birinciler sarinin üst bölümünü sağ omuzdan, ikinciler de sol omuzdan geçirirler. Bu ufak farkı kimse çiğnemez ve bu uğurda belki de her türlü özveriyi göze alırlar. Gene Hindistan’da nüfusun %2’sini oluşturan, ama tarımsal yönden çok zengin sınır bölgesi Pencap’ta üslenmiş olan Sikhler’in çok belirgin özellikleri kesmedikleri ve yuvarlak özel çubukla tarayarak turbanlarının içine yerleştirdikleri saçları ve sakallarıdır. Hinduizmle İslâm’ı bağdaştırmak amacıyla ortaya çıkan bu yeni inanç Amritsar’daki kutsal tapınağın bombalanmasını, ülkenin kadın başbakanı İndira Gandhi’nin iki Sikh koruması tarafından öldürülmesini ve ardından sokaklarda Sikh kıyımını yaşamıştır. O denli ki, ortaya çıkışlarından bu yana traş olmamış olan Sikhler tanınmamak için saçlarını ve sakallarını kesmek zorunda kaldılar. Hindistan’ın güney-doğusunda yer alan Sri Lanka Adasında Sinhalese çoğunlukla Tamil azınlık arasında 1977’de çıkan çatışmalar dünyanın ilgisini çekti. Adayı ikiye bölmek isteyen Tamiller’in kendileri Seylânlı ve Hindistan’dan gelenler olarak ikiye bölünmüşlerdi. Anadolu’da, Doğu Trakya’da, Kafkaslar’da ve Orta Asya’da Türk ve Türkî halkların yakınlığı bilinen bir gerçektir. Bugünkü Rusya Federasyonu’nda da Uzak Doğu’ya değin geniş toprak parçaları üstünde yüzyıllardır yaşamakta olan başka Türkî halklar da vardır. İklim yönünden çok soğuk, ama geniş toprakların kimi yörelerinden Türkî halklar çoğunluktadır. Ama bunların içinde Türkî Müslüman Kazaklarla gene Türkî Müslüman Özbekler ve gene budunsal ve dinsel farklılığı olmayan Özbeklerle Türkmenler arasında sınırlar konusunda görüş ayrılıkları çıkmış, T.C. topraklarına çok yakın yerlerde yaşamış olan Ahıska Türkleri Stalin yönetimince 1944’te Orta Asya’ya sürüldükten sonra, Özbeklerle aralarında 1989’da sınırlı, ama kanlı olaylar olmuştur. Bu ve benzeri olaylar içinde kimilerinin anlaşılabilir nedenleri bulunabilir. Ama kuşku yok ki, kimilerinin ardındaki itici güçler de incir çekirdeğini doldurmaz. Türkiye’de şimdi sürümü yaygın “açılım” tartışmasının içine bir de geri kalan tüm yurttaşların da ayrılıkçılığa yelken açacak yeni ama yapay haklarla donanmalarını savunan şu birkaç kişiye önce Swift’i ve Freud’u alıcı gözlerle okumalarını öneririm. Ancak, kendilerinin nasıl olup da bilmem kaçıncı kuşaktan Anadolulu olduklarını bir kez daha öğrenmeleri için, gene kısa da olsa, başka bir yazı tasarlıyorum. Dedelerinin, hattâ onların dedelerinin hangi seçeneklerle karşı karşıya kalıp, bu topraklara niçin, ne zaman, nerelerden ve nasıl geldiklerini ve devletin güvenli yerlerine neden yerleştirildiklerini bir kez daha anımsamaları yerinde olur.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||