![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım Merhaba Sağdıç, nasılsın? Şimdi de duygularımda bir barkodun olduğunu duyuyorum. Duygular, kâlbimden geçtikçe, dıt dır ötüyor kâlbim. Duygularımı kâlbime tutuyorum :Dıt. Örneğin, mutluluğu tutunca, dıtlamıyor kâlbim. Dıtlardan geçmiyor kâlbim. Zaten kâlbim oldu o dıtlar. Kâlbim yerine o dıtlar atıyor artık. Velhâsıl, konuşmamız gerek... Şu Suphi Bey gelene dek, birâz daha konuşalım en iyisi. Kâlbimdeki dıt sesleri uyutmuyorlar beni. Çektiğim her duyguyu, kâlbime onaylatmak zorundayım sânkiyse. Ya da tam tersi. Duygularımın barkodu kâlbime de geçti. Kâlbim de barkotlu artık. Kâlbimin barkodunu her duygulara tutuyorum. Dıt. Dıt. Dıt. Ve dıt. Onaylanıyor ya da red olunuyor. Geceleri uyuyamıyorum. Sürek bir duygu durumu içresindeyim. Uykudayken bile bir duygu kuşatmasındayım. Uykudayken bile hüzünlüyüm. İnsan, uyurken bile, hüzünlü olur mu? Oluyor işte. Oluyor, Sağdıç. Barkodlu bir kâlple birini sevmek güç. Sevdiğinin kâlbine okuturken kendi kâlbini, o dıt sesini duyma süresi uzadıkça uzuyor. Kâlbi, benim kâlbimi okumadı. O kadar da beklemiştim oysa ki. Kader utansın. Keder utansın. Yapacak bir şeyim yok. Kâlp benim. Barkod benim. Barkodlu duygular benim. Bu, neden oldu bilemiyorum ancak. Duygularım ne zaman barkodlandı? Sevilmedikçe, duygular barkodlanıyor sanırım. Bir düzenekten onay alma zorunluluğu doğuyor duyguların. Sevilmedikçe, duygular kendinin olmuyor artık. Ortak duygular hâline dönüşüyor. Sevilmedikçe, o duygularımızın kullanma hakkı alınıyor elimizden. Her duygular barkodlanıyorlar ve izin verilen duyguları duyumsayabiliyoruz sonra. Ne acı! “Ne konuşuyordunuz?” “Duygulardan, Suphi Bey.” “Bence duygu diye bir şey yok.” “Nasıl? Anlamadım.” “Yalnızca gereksinimler var, Sağdıç Bey.” “Bunu daha önce de konuştuk ancak ‘duyguların olmadığını’ birden demek çok güç bence.” “Bence de.” “Duygular yok gereksinimler var çünkü duygular gelip geçici, gereksinimler kalıcı.” “Peki, duygular gereksinim değil mi?” “İyi dedin, Sağdıç.” “İyi dediniz ancak, Sağdıç Bey, yalnış dediniz. Duygular değil, huylar bir gereksinim.” “Nasıl böyle kesin konuşabiliyorsunuz?” “Bilmediğim için doğrusunu.” “Efendim?” “Yahu diyorum ya deminden beri :İnsan, bilmediği hakkında konuşur ve düşünür diye.” “Siz de hep bu deyişinize saklanıyorsunuz.” “Saklansam, ne olacak ki? ‘Nasıl böyle kesin konuşabiliyorsunuz?’ diyebiliyorsunuz. Nasıl böyle konuşabiliyorum? Kendim konuştuğum için böyle kesin konuşabiliyorum. Sizin düşüncelerinizi konuşsam, kesin olmayacaktı konuşmalarım. Ayrıca, katılmak zorunda değilsiniz, Sağdıç Bey.” “Haklısınız.” “Şu barkod olayına ben de katılıyorum özünde. Ben de sık sık duyumsamışımdır o dıt dıtları. Deliresim gelmiştir. Ancak dayandım. Zaten bir süre sonra o dıt dıtlara alışıyor kulaklar. En kötüsü de budur zaten :Alışmak. Dünyadaki en kötü ruh durumu :Alışmışlıktır.” “Nesi kötü ki alışmışlığın?” “Bir durguya (statüko) düşersin. Tehlikelidir.” “Nesi tehlikelidir?” “Bir süre sonra duygularının hangisinin gerçek, hangisi değil; ayırt edemezsiniz. Duygunuz bir durgu mudur, değil midir; anlayamazsınız.” “Sizin Hâtice’yi sevmeniz bir durgu mudur?” “Değil.” “Nasıl ayırt ediyorsunuz?” “Çünkü Hâtice’yi sevmeye alışacak kadar zamanım olmadı. Bu âşk bir durgu durumuna dönmedi. Dönemezdi de zaten. Bir alışmışlık yok. Keşke olsaydı bir bakıma. Hâtice’yle daha çok zaman geçirirdim o zaman. Bundandır ki, Hâtice’yi hep sevdiğimi biliyorum. Durguya düşseydim eğer, Hâtice’yi sevmesem bile, alışmışlıktan, sevmeyi sürdürebilirdim. Çok tehlikeli.” “Peki, âşkın kendisi bir durgu değil mi?” “Olabilir. Bilmiyorum.” “Bence öyle Suphi Bey, yâni, insan, bir durgudan kurtulmak için âşık olabiliyor, âşka sarılabiliyor. Bu da, âşkın kendisini bir durgu yapıyor.” “Bütün huylar ve gereksinimler birer durgu özünde. Âşk da bir huy olduğuna göre, âşk da bir durgu.” “Ya Hâtice?” “Hâtice değil. Hâtice’yi sevmek hele hiç değil.” “Nasıl yâni? Hem âşk durgu oluyor, hem Hâtice’yi sevmek durgu olmuyor. Çelişki yok mu sizce?” “Âşk, bir durgudur diyorum ancak Hâtice değil çünkü durgu olabilecek bir durum olmadı. Zamansal ve mekânsal bir geçmiş, bir birikim olmadı. Benim Hâtice’yle olan durumum geçmişle ilgili değil, gelecekle ilgili bir şey. Geleceğin de durgusu olmaz.” “Belkiyse.” “Olmaz çünkü geleceğin bir alışmışlığı olmaz. Neyse... Sizin bir durgunuz oldu mu, Sağdıç Bey?” “Birden bu konuları konuşunca, olup olmadığını düşünemiyorum özünde.” “Böyle demeniz bile olduğunun bir göstergesi.” “Belkiyse.” “‘Belkiyse’ deyip işin içresinden çıkabileceğinizi mi düşünüyorsunuz?” “Belkiyse.” “Bakın yine dediniz.” “Belkiyse.” “Motor su kaynatmaya başladı anlaşılan. İsterseniz...” “Gerek yok, Suphi Bey, devâm edebiliriz konuşmaya.” “Oldu. Sizin durgunuzdan söz ediyorduk.” “Belkiyse. Evet, belkiyse olmuştur böyle bir şey. Bir zamanlar birini sevmiştim. Sanırım, hâlâ da seviyorum. Neyse... Birgün beni seviyordu, birgün beni sevmiyordu. Bu, âşkın daha uzun sürmesini de sağladı özünde. Örneğin, 2 yıl sürecekken, 4 yıl sürmesi gibi bir şeyin; ya da yaşı 34 olan birinin :‘Geceleri saymazsak 17 yaşımdayım’ demesi gibi. Bu âşkında geceleri yoktu sânkiyse, ya da daha doğru deyişle gündüzleri yoktu. Hep gece geçti. Birgün beni seviyordu, birgün beni sevmiyordu. Günlere ad takmıştım :‘Beni sevme günü’, ya da ‘Beni sevmeme günü’ diye. Beni sevme gününde dediklerini, sevmeme gününde unutuveriyordu. Bende de tepki olarak mıdır nedir buna :Beni sevme gününde O’nu sevmiyor, beni sevmeme gününde O’nu seviyordum. Bu, bir durgu mudur? Bilmiyorum, Suphi Bey.” “Bu, durgu olsa bile, durgu denemeyecek denli kanserî bir durum. Sonra ne oldu?” “Beni, bir beni sevme gününde terketti. Sanırım başka bir sevgilisi de vardı. Tam emin değilim. Yarızamanlı bir âşktan, tamzamanlı bir âşka geçmek istedi belkiyse. Belkiyse. Bilmiyorum. Birgün iyi davranıyordu bana, bir kötü. Kötü davranmalarını bile özledim. Bana artık kimseler O’nun gibi kötü davranmıyor.” “Sağdıç Bey, bu, iyi bir şey mi ki?” “Alışkanlık olunca, iyi bir şey tabi O’nun kötü davranması. Yaşamımda büyük bir eksiklik hissediyorum. Bana kötü davrandığı zamanlar iyi bir insandım. Şimdiyse kötü bir insan hâline geldim.” “Size biri kötü davranmıyor diye kötü bir insan hâline mi geldiniz şimdi? Ne saçma şey bu?” “Nedenini açıklayamam ancak böyle işte. Belkiyse, O, bana kötü davrandığı için iyi bir insandım. İyi bir insan olmak zorundaydım belkiyse. Şimdiyse, öyle bir zorunluluğum yok. İyi bir insan olma zorunluluğum yok. Hele bu dönemde.” “Bence, çok saçma. İnsan, iyi olup olmayacağını başkasına göre konumlandırmaz ki.” “Herkesler ne olup olmayacaklarını başkalarına göre konumlandırırlar, Suphi Bey. Örneğin, siz, Suphi Bey olduğunuz için, ben Sağdıç’ım. Siz, Hâtice diye biri olduğu için, Hâtice’yi sevebiliyorsunuz. Önemli olan, örneğin, Hâtice diye biri olmadan Hâtice’yi sevebilmektir. Hâtice’nin varlığına göre konumlandırdınız kendinizi yâni. Konumunuzun gereği olarak da : Ya O’nu sevecektiniz, ya da sevmeyecektiniz. Siz, sevmeyi yeğlediniz, Suphi Bey. Bu denli bâsit özünde.” “Ne kadar da bâsite indirgediniz olayı! Bence siz yaşadığınız olaydan ötürü bu denli mekanik konuşuyorsunuz.” “Hayır. Yaşadığım olaydan ötürü hiçbir şeyi bilmediğimi anladığım için böyle konuşuyorum.” “Bakın, bu, bir olasılıktır işte. Burada, haklısınız.” “Belkiyse.” “Özünde, bu konumlandırma konusunda haklı olduğunuz bir yön de var.” “Nasıl?” “Bir vatan, vatan hâinleri olduğu için, kahraman evlâtlar yetiştirir. Gerek İstiklâl Savaşı yılları olsun, gerek 68 olsun... Hâinler olduğu için bizler vardık. Hâinler olduğu sürece, bizler de olacağız. Yâni, hâinlerin varlıkları, varlığımızın teminatıdır. Buna, deli oluyorlar zaten. Bitiremiyorlar bizi. 7 Düvel el ele veriyor, yine bitiremiyorlar. Çünkü bilmiyorlar ki, varlığımızı, O’nların varlıklarına borçluyuz. Genç kuşaklar da bunun ayırdında. Özünde, vatan hâinleri olduğu sürece de, yaşımızın kaç olduğu fârketmez, hep genç kalacağız çünkü biz bir varolma savaşımı veriyoruz. Varolma savaşımı verenler hep genç ve dinç kalırlar. Velhâsıl, O’nlar varsa, biz de varız. Bizi yok etmek istiyorlarsa, önce kendilerini yok etmek zorundalar. Hodri meydân!” “Çok afili oldu bu dedikleriniz.” “Afili değil, harbi oldu. Cidden böyle. Bir yokuş çıkarken, kendimi artık yaşlı duyduğum zamanlar oluyor. Ancak, ‘Vatan!’ dendi mi... Yokuşlar kendilerini yaşlı duymaya başlıyorlar benim yanımda. Bu, çok başka bir şey. Bunu, anlamak için ciğerli olmak gerek. Başkasının ciğerini kullanmaman gerek.” “Kâlbinin kendinin atması gerek...” “Çok doğru dediniz, Sağdıç Bey. Atmaya zorunluğu olduğu için, atmayı istediği için, kâlbinin atması gerek. Yâni, tam bağımsızlık! Yâni, Ya İstiklâl, Ya Ölüm!” “Çok duygulandım.” “Duygulanmanız için demedim, Sağdıç Bey, gerçek olduğu için dedim.” “Sağolun.” “Bence de çok güzel ve doğru dediniz.” “Biz sizi unutmuştuk.” “Önemi yok. Rica ederim.” “Siz ne yapıyordunuz bu arada.” “Sâhi, ne yapıyordun?” “Sizi dinliyordum.” “Hiç fârketmedik bile sizin burada olduğunuzu.” Önemli değil. Bir dahakine daha bol konuşurum. Neyse, sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||