![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Okan İşbecer
“Mustafa” filmi Yunanistan’a promosyon oldu
“İnsan Atatürk” adı altında bugüne kadar sadece Şeriatçıların ve Kürtçülerin gündeme getirdiği tezleri dillendiren Can Dündar, Atatürk antipropagandasının adını da belgesel olarak değiştirmişti. İşte Can Dündar’ın bu yalanlarla süslü “belgesel”i geçtiğimiz günlerde büyük bir Yunan gazetesi tarafından promosyon olarak dağıtıldı. Yunanistan’ın saygın olarak nitelenen gazetelerinden Elefterotipiya, “Mustafa” filmini okurları Atatürk’ü yakından tanısın diye dağıttı. Gazetede yayımlanan promosyon ile ilgili tanıtım yazısındaşöyle deniyor: “Mustafa Kemal Atatürk’ün biyografisi ile ilgili filmde, dağılmış Osmanlı İmparatorluğu’nu, Batı görüşlü bir Cumhuriyet’e dönüştürmeyi ve ülkesinin en popüler kişiliği olmayı başarabilmiş fakir ve öksüz bir çocuğun öyküsü konu ediliyor. Karizmatik bir lider olduğu kadar çağdaş tarihçiler tarafından 20. yüzyılın en etkileyici liderlerinden biri olarak kabul edilen Mustafa Kemal; ‘Türklerin Babası’ anlamına gelen “Atatürk” adını almıştı. Filmde Atatürk’ün hayatındaki dönüm noktaları, basmakalıp söylemlerden uzak bilinmeyen insani yönleri ve zaafları da işleniyor.” “Mustafa” filmi ilk gösterime girdiği dönemde ortaya çıkan tartışmayı bir hatırlayın. Bilumum Şeriatçı ve Kürtçü zevat ne diyerek filmi parlatmaya çalıştıysa bugün Yunan gazetesi de promosyon olarak dağıttığı filmi tanıtırken aynı cümleleri kullanmış. Neymiş efendim, basmakalıp söylemlerden uzakmış... Can Dündar’ın “Mustafa”sı tam da Yunanlılara göre bir film. Çünkü “Mustafa”da boynunda idam fermanıyla Milli Mücadeleyi örgütleyen, bu uğurda tüm rütbelerini söküp atan, İzmir’de Yunanlıları denize döküp Megali İdea hayallerine son veren Atatürk yok. Peki ne var? Ezik bir çocuk, başta silah arkadaşları olmak üzere muhalefeti ezen bir diktatör ve karanlıktan bile korkan bir korkak, bir ruh hastası var. Can Dündar, “Mustafa” filmiyle Türkiye’de yakalayamadığı başarıyı Yunanistan’da yakalayacak gibi görünüyor. Türkler Ata’sını yeterince tanıdığı için Can’ın önlerine koyduğu yeni Atatürk’ü pek tutmamışlardı ama anlaşılan o ki, Yunanlılar Can’ın “Mustafa”sından oldukça memnun kalacaklar. Hem bakarsınız Can oralarda ödül falan da alır. Can’ın filmi Atatürk’e zarar veremez ama Can bu gidişle Yunanlılara daha çok promosyon olur.
Habertürk’ten “Amiral Gemisi” olur mu? Altaylı öyle atmış ki, duy da inanma derler ya o hesap. Söyleşinin en dikkat çeken noktası ise Fatih Altaylı’daki Hürriyet ve Ertuğrul Özkök takıntısı. Aslında kompleksi desek daha doğru olur. Hürriyet’ten ayrıldığından beri bilinçaltında oluşan bu kompleksi bir türlü atamayan Altaylı, röportajın yarısından fazlasında Hürriyet’i nasıl geçip amiral gemisi olacaklarını anlatmış. “Bu gazete çıkarken, ‘En az 250 bin satarız, bir-iki yıl içinde de birinci gazete oluruz’ demiştim. Habertürk, medyanın amiral gemiliği konumuna doğru ilerliyor! Hürriyet medyanın amiral gemisi ama, Yavuz Zırhlısı da Osmanlı Donanması’nın en büyük gemisiydi, çağdışı kalınca yerine yeni gemiler, yeni kaptanlar, yeni personel geldi. Amiral gemisi unvanı artık el değiştirecek, dileğim Hürriyet’in jilet olmaması. Müze olarak korunabilir!” Habertürk’ün tirajı şu aralar 200-300 bin arasında değişiyor. Tirajdaki bu artış ve düşüş ise promosyona bağlı olarak değişiyor. Tirajı promosyona bağlı bir gazete belki ayakta durabilir ama amiral gemisi olabilmesi çok zor. Hürriyet’i Yavuz zırhlısına benzeten Fatih Altaylı “umarım jilet olmaz” demiş ama eğer amiral gemisi olmak istiyorsa bunu göze almak zorunda. Çünkü Osmanlı donanmasının tümü Yavuz kadar şanslı değildi. Fatih Altaylı’ya hatırlatmak isteriz ki, II. Abdülhamit döneminde padişah, kendisine karşı ayaklanırlar diye donanmayı Haliç’te çürümeye terketmişti. Gerçi Fatih Altaylı’nın anladığı tarzda gazetecilik de çürümüş bir gazetecilik olduğundan onun için fark etmez. Ne demek istediğimizi anlamayanlar Can Dündar’ın sevgilisiyle yakalanma öyküsüne bir göz atsınlar. Bildiğiniz gibi Can Dündar’ın sevgilisiyle fotoğrafları Habertürk’te yayımlandı. Can Dündar da yaptığı açıklamada “Eğer Habertürk’ün yaptığı teklifi kabul etseydim bu fotoğraf yayımlanmazdı.” dedi. Şantajla yazar sahibi olmak bir gazete için pek alışık olunan bir yöntem değil. Bizim asıl merak ettiğimiz Habertürk’ün kaç yazarını bu yolla elde tuttuğu olabilir ancak. Amiral gemisi meselesine geri dönecek olursak, bildiğiniz gibi Habertürk’ün yazar kadrosunun yarısına yakını eski Hürriyet çalışanı. Bu toplama kadroyla amiral gemisi olacaksa buyursun olsun. Gelelim Ertuğrul Özkök kompleksine. Fatih Altaylı Hürriyet’te çalışırken Ertuğrul ona her ne yaptıysa Fatih’in canı çok acımış olmalı ki, yıllardır eline geçen her fırsatta Hürriyet’e ve Ertuğrul’a acımasızca saldırmasına rağmen hırsını bir türlü alamıyor. En büyük amacının Hürriyet’i geçmek olduğunu söyleyen Altaylı, bunu yaparken Hürriyet’in başında Ertuğrul Özkök’ün olmasını çok istiyor: “Ben başında Özkök’ün olduğu bir Hürriyet’i geçmek isterim. Herhangi biri olduğunda geçmek benim için bir şey ifade etmez!” Maşallah beyimizi Ertuğrul’dan aşağısı da kurtarmıyor. Fatih’te bu hırs, Ciner’de de bu Tayyip yandaşlığı olduğu sürece gün gelir Habertürk de amiral gemisi olur ama Altaylı’nın sonu da Hürriyet’ten farklı olmaz.
Yargısız infaz şimdi mi aklınıza geldi? Zaman tarzı gazeteciliğin belli başlı özelliklerinden birisi de ikiyüzlülük ve çifte standarttır. Bunun en güzel örneklerinden birini ise önceki hafta bizzat Zaman gazetesinin kendisi verdi. Hatırlanırsa, Mart ayının başlarında Fethullahçı medya Kayseri’deki 2. Hava İkmal Bakım Merkez Komutanlığı, Kayseri Garnizon Komutanı Tümgeneral Rıdvan Ulugüler ve Hava Kuvvetleri Askeri savcıları aleyhine bir kampanyaya başlamıştı. Güya Kayseri Garnizon Komutanı, Kayseri halkını fişlemiş ve askerlerin belli mahallelere girmesini yasaklamıştı. Hatta bu fişleme olayına karışanlar Karargah Evleri olarak adlandırılmış ve Ergenekon’la bağlantı kurulmuştu. Askeri savcılığın yaptığı soruşturmada ise çok farklı bir sonuca ulaşılmıştı. Hava Kuvvetleri Askeri Savcılığının yaptığı soruşturma neticesinde Kayseri’deki garnizonda bir ışık evi ortaya çıkarılmış ve operasyon kapsamında astsubaylar Ali Balta ve İsmail Dağ tutuklanırken, astsubay Orhan Güleç serbest bırakılmıştı. İşte Zaman’ın haberi bu tutuklu astsubaylarla ilgiliydi. 18 Eylül Cuma günkü Zaman’da yer alan habere göre yasadışı sorguyla ifadesi alınarak tutuklanan Astsubay Ali Balta, hakkındaki suçlamaları bilmeden 6 aydır cezaevinde tutuluyormuş. Zaman’ın haberi özetle şöyle: “Müvekkilinin soyut iddialarla halen tutuklu bulunduğuna dikkat çeken avukat Mustafa Dokumacı, dosyada bulunan kısıtlılık kararı sebebiyle Balta’nın ne ile suçlandığını aradan geçen 6 aya rağmen bilmediklerini vurguladı. Israrla ‘Müvekkilim Ali Balta hangi emirde itaatsizlik yapmış ve ısrar etmiştir? Ne şekilde ve hangi ast üst münasebetini zedelemiştir? Amir veya komutanlara karşı güven hissini yok etmeye matuf hangi hareketlerde bulunulmuştur? Hangi sahte resmi belgeyi kullanmak suretiyle resmi belgede sahtecilik yapmıştır?’ sorularını yöneltmelerine rağmen bu hususların açığa kavuşturulmadığını anlatan Dokumacı, Ali Balta'nın telafisi mümkün olmayan şekilde mağdur edildiğini belirtti. Aynı soruşturma dosyasında tutuklu bulunan İsmail Dağ ve Orhan Güleç hakkında yapılan itirazın kabul edildiği ve serbest bırakıldığını ifade eden Dokumacı, tutuklama kararının tedbir amaçlı olduğunu belirterek, ‘Müvekkilin tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurulduğunda tutukluluk halinin tedbir olma niteliği de ortadan kalkmış yargısız infaz şekline bürünmüştür.’ diye konuştu.” Zaman gazetesinin yargısız infazdan bahsetmesi kadar komik bir şey olamaz herhalde. Yıllardır bu ülkede yargısız infaz yapılıyor, hangi birine ses çıkardınız? Çıkaramazsınız çünkü yargısız infazın alasını siz yapıyorsunuz. Şu Ergenekon sürecinde yapılan hukuksuzluğun haddi hesabı yok. Hangi birine karşı çıktınız da şimdi kalkmış yargısız infazdan bahsediyorsunuz? Haklarında herhangi bir iddianame hazırlanmadan yıllardır cezaevinde yatan insanlar var. Hatta bunlardan biri iddianamesini göremeden öldü. Hangi gün bu insanların hakkını savundunuz da şimdi kalkmış adalet istiyorsunuz? İşkenceden, yasadışı sorgulamadan bahsediyorsunuz, Fethullahçıların başı derde girince ortalığı ayağa kaldırmayı biliyorsunuz da başkaları için niye aynı duyarlılığı göstermiyorsunuz? Biz bu soruları Zaman’a soruyoruz ama bu soruların cevabını ne Ekrem Dumanlı ne de Fethullah verebilir. Ha ahirette Allah sorarsa ne derler orasını da bilemeyiz...
Özel hayat özel mi, değil mi?
Can Dündar’ın evli olmasına rağmen “sevdiği kadın”la fotoğrafının çekilmiş olması hızlı bir tartışma yarattı. Yazanların çoğu “herkesin başına gelebilir, biz de masum değiliz, belki eşini de, birlikte görüntülendiği kadını da seviyordur” benzeri açıklamalar getirdiler olaya... Ki ben diyorum ki “Bize ne?.. Size ne?..” Öyle ya üç yetişkin insan arasındaki olay (büyük bir hata bile olsa) sadece onların üçünü, belki bir de çocuklarını ilgilendirir. Kimsenin ileri geri konuşma hakkı yoktur ki, Can Dündar neden açıklama yapma gereği duydu onu bile anlamıyorum. Herhalde “Eşini seven bir erkek, mutlu bir aile babası” imajının zedelenmesini istemedi ama “eşinin haberinin olduğunu” söylemesi de bence eşi açısından haksız bir açıklamaydı. Her neyse, adı üstünde “özel hayat” kişilere özeldir, başkalarının burnunu sokma, değerlendirme yapma hakkı hoş görülmez. Ama işte bu Atatürk için de geçerlidir, hem de bir ülkenin kurtarıcısı, kurucusu, önderi, kahramanı olarak çok daha fazla geçerlidir. Eğer onun hiçbir özeli kalmamalı; tüm ilişkileri, aşk mektuplarının detayları, korkuları, insani zaafları ortaya dökülmeli, o da sıradanlaşmalı ve hatta bazı konu ve konuşmalar “senaryo yazarının yorumları ve hayal gücü katılarak, saptırılarak verilmeli” diyor, bunun aksini düşünenleri ise “tabulaştırmakla” suçluyorsanız o zaman kendi özelinize müdahale olduğunda “Gazetecinin görevi özel hayatlara girmek olmamalı” sözünüz havada kalır. Bunları zamanında iyi düşünmek lazım. (Not: Yeri gelmişken söylemek istiyorum: Geçen pazar, zaman nedeniyle Her Açıdan’ın sonunda kısaca değindik, Can Dündar’ın “kendi yorumlarını kattığını, bazılarında hata yaptığını, maksadını aştığını” söylemesine rağmen Yunanistan’da “Mustafa” filminin DVD’leri çok satan bir gazete tarafından dağıtılarak izlendi. Can Dündar’ın “Turgut Özakman’a verdiği ‘hataları düzeltme’ sözünü tutarak filmi hemen düzeltmesi, hatalı olan DVD’leri ve film bantlarını ise bugünden itibaren gösterimden çekmesi” gerekiyor.) Ruhat Mengi, 24 Eylül 2009, Vatan
Yobaz tacizci mahkum oldu
Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen duruşmada, tutuklu sanık Hüseyin Üzmez (76), tutuksuz sanık Livaze Ç. (36) ile mağdur çoçuğun avukatları Nevin Canbaz ve Ahmet Dedeler, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’nu temsilen Muhakemat Müdürlüğü avukatı Selma Ergüner, B.Ç.nin babası Bekir Ç., Üzmez’in avukatları Emir Ali Kav ile Bayram Sabah, sanık Livaze Ç.nin Bursa Barosu tarafından atanan avukatı Ümran Babacan hazır bulundu. Üzmez’in avukatı yaptığı savunmada müvekkilinin bir komploya kurban gittiğini belirtti. Israrlar sonucu içtiği ilaçlı kolanın etkisiyle taciz olayını ve verdiği ilk ifadeyi hatırlamadığını söylediği Üzmez’in tahliyesini istedi. Üzmez de yaptığı savunmada kendisine komplo düzenlendiğini iddia ederek davayı Dreyfus davasına benzetti: “Allah’a yemin ediyorum doğru söylüyorum. Sizlerde olumlu bir hava var. Sizleri sevmemek mümkün değil. Ben Allah’ın adaletinden sonra mahkemenin adaletine güveniyorum. Siz birazdan karar vereceksiniz, onlar intikamlarını alacaklar. Sizin yerinizde olsam ben tutukluluk halini kaldırır, davayı ertelerim. Bunu derseniz bütün dünya sizden bahsedecek. Bunu deseniz ne olur? Bizim kardeşimiz Başbakan biraz sesini, kıyafetlerini değiştirse, gözlük taksa, bir yere gitse kimse tanıyamaz. Ama beni her yerde tanırlar. Alaca dana gibi olmuşum. Böyle bir şerefle karşı karşıyasınız. O şerefi tepmeyin lütfen.” Adam bir de utanmadan Allah’ın adına yemin ediyor. Neymiş efendim, onu her yerde tanırlarmış. Doğrudur, bugüne kadar tüm Türkiye kendisini azılı bir yobaz ve Ahmet Emin Yalman’ı öldürmeye teşebbüs eden biri olarak tanıyordu. Artık bu sıfatlarına bir yenisi daha eklendi. O da çocuk tacizcisi. Şerefi tepmeyinmiş, şeref kim, sen kimsin? Mahkeme heyeti, sanık Üzmez’in cinsel istismar ve küçük yaştaki çocuğun ruh sağlığını bozmak suçundan 15 yıl, bu suçu iki kez işlemiş olmasından dolayı 15 yıl 9 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verdi. Heyet, duruşmadaki iyi halini göz önüne alarak tacizci Üzmez’in cezasını 13 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına indirirken, “Hürriyeti tahdit” suçundan beraatini kararlaştırdı. Türk adaleti bu kararıyla Müslüman geçinip envai çeşit sapıklık yapanlara da esaslı bir ders vermiş oldu.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||