![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
ABD’ndeki egemen güçlerle o ülke başkentindeki resmî yönetimin asla uzlaşamayacağı akım “ulusal sol”dur. Genelde sömürüye, ama özellikle yabancı sömürüsüne karşı olan ve birbiriyle temelden bağlantılı bu iki sözcüğün simgelediği düşünce Amerika’daki tutucu çevrelerin en büyük düşmanıdır. Bu “çevre” kavramı sayı olarak çok ufak bir azınlığı anlatır, ama etkisi güçlü, yaygın ve süreklidir. Bu nedenle, o çevrenin ulusal sola değişmez tepkisi onu, kürenin neresinde olursa olsun, yok etmeğe çalışmaktır. Ulusalcılığa karşı bu olağanüstü duyarlık tüm anakaralardaki her toplum için geçerlidir. Ulusal solun yalnız muhalefet değil, iktidar örnekleri günümüzde Orta ve Lâtin Amerika’da da görülüyor. Amerika 1820’lerden bu yana “arka bahçesi” saydığı bu büyük topraklarda yeşermiş olan solun yayılmasını önlemek için, günümüzde göreceli olarak sessiz, sedasız bir uygulama içindedir. Bu eylemin başını Demokrat Obama iktidarının dışişlerine bakan Hillary çekiyor. Uygulama sahnesi ise Orta Amerika’nın Honduras adlı küçük bir devletidir. Ancak, orada bir darbe sonucu kurulan yeni iktidar ve ona ilişkin olarak Amerika’nın tutumu bize genel bir egemenlik stratejisinin ipuçlarını veriyor. Bu yazı, bu nedenle, Honduras örneğine odaklanacaktır.
Beyaz Saray’a bir “değişiklik umudu”yla gelmiş olan Demokrat Başkanın yönetiminden böyle bir şeyin beklenmeyeceği hemen söylenmesin. Amerikan siyasal yaşamının nasıl işlediğini bilmek zorundayız. Başkent Washington tekelleşmiş paraya dayalı çıkar kümelerinin işgâli altındadır. Kongre üyeleri seçmenin istediğine göre değil, kendilerine para verenlerin dilediği biçimde oy verirler. Oylamalardan önce arka odalarda ve meclis geçeneklerinde (koridorlarında) yapılan konuşmaların gündemini, yönünü ve kararını aynı örgütlü çevreler belirler. İki parti de aynı baskının tutsağıdırlar. Gene Honduras’a dönelim ve Orta Amerika’nın iki okyanus arasına sıkışmış bu ufacık ülkesinin nasıl olup da ABD’nin tüm yarı-küresinde kilit bir rol oynayabileceğine bakalım. Honduras, gerçekten altı milyon nüfuslu ve Türkiye’nin yedide-birinden daha küçük bir yerdir. Bağımsızlığını İspanya’dan 1821’de kazanmıştır, ama muz pazarı ABD olduğu için daha 19’uncu yüzyılın sonlarından bu yana Birleşik Meyve Ortaklığı adlı özel Amerikan kuruluşu yoluyla kuzeydeki komşusunun ağır ekonomik ve siyasal etkisi altına girmiştir. Washington’un bu ülke topraklarını ucuza kapatmasını artık durdurmak isteyen Başkan Dávila Amerikancı bir darbeyle daha 1910’da düşürülmüştü. Çoğunluğun desteğiyle 1957’de seçilen Dr. José R. V. Morales de ılımlı düzeltim adımları Amerika ile yerli işbirlikçilerine ters düşünce, o da 1963’de benzer bir darbeyle alaşağı edildi. Onu deviren Albay (sonra, General) O. Lopez Arellano’nun aynı Amerikan meyve ortaklığından rüşvet aldığı 1970’de ortaya çıkmış, söz konusu şirket olayı doğrulamak zorunda kalmıştı. Gene Amerikan desteğiyle başkomutanlığa getirilip cumhurbaşkanından daha da etkili konuma oturan General G. A. Alvarez ülkede “demokrat ve solcu” avına çıkmış, yaptıklarına “kirli savaş” adı verilmiş ve eleştiriler ayyuka çıkınca siyasal cinayetlerde adları en çok geçen dört kişi yabancı ülkelere büyükelçi olarak atanıp göz önünden uzaklaştırılmışlardı. Bütün bu olaylardan daha fazla bilineni Honduras’ın, gene ABD’nin isteğiyle, güney komşusu Nikaragua’ya karşı “Kontralar” diye adlandırılan Sandinista-karşıtlarına kucak açması, onlara askerî eylemler ve sabotajlar için üs vermesi ve Amerikan ordusuyla birlikte ortak amaçlar uğruna altı ay gibi uzun süren bir zaman diliminde manevralar yapmasıydı. Bu olayda Uluslararası Adalet Divanı’nın ABD’ni suçlayan karar aldığını bu bağlamda anımsayalım. İşte, böyle bir Honduras’da Roberto Micheletti diye biri 28 Haziran 2009’daki darbeden sonra iktidara geldi. Uluslararası toplum bunu izleyen olayları, özellikle düşürülen ve yurt dışına zorla yollanan eski başkan Manuel Zelaya’nın dönmesine izin verilmeyişini eleştirir oldu. Ancak, bu askerî yönetime bir önemli devlet, yani ABD, şu ya da bu biçimde arka çıkmaktadır. Küçük Honduras, bu nedenle, tüm anakara kapsamında büyük bir çatışmanın kilit konumuna dönüştü. 1980’lerde, bu ülkeyi hem Başkan Ronald Reagan komşu Nikaragua, El Salvador ve Guatemala’da sola karşı yürüttükleri savaşımda, hem de Hıristiyan köktendinciliğine dayalı yeni Amerikan sağı bir tür Haçlı Seferinde ilk hareket noktası olarak kullanmışlardı. Öylesine ki, Lâtin Amerika’ya özgü işkenceciler, evangelistler gibi aşırı tutucu Protestan din yayıcıları, ilk-kuşak “yeni tutucular” (neoconlar), yerel takımerki (oligarşisi), Castro-düşmanları ve Washington’un işine yarayacak olan başka kişiler, örgütler ve kümeler burada bir araya geldiler. Zelaya’nın düşürülmesini sağlayan ve geri dönmesini istemeyenler bu nedenle bir kez daha birleştiler.
İçlerinde 1980’lerde 316’ncı Taburda görev yapıp yüzlerce kişinin ortadan kaybolmasından sorumlu ve şimdi Micheletti’nin güvenlik danışmanı olan (Billy takma adlı) Fernando Joya var. Yanı başında, Reagan’ın Kamu Diplomasisi bölümünde görevli olup İran-Kontra işini yürütmüş ve bu arada devlete ait parayı Nikaragua’ya karşı savaşı yalan-yanlış yorumlarla kamuoyuna onaylatabilmek için çarçur etmiş olan kişilerden Otto Reich yer alıyor. Venezuela Cumhurbaşkanı Hugo Chavez’i 2002’de devirmeğe çalışma girişiminde ön sırada yer alanlardan Robert Carmona-Borjas eksik değil. Reich’la birlikte çalışan Borjas Venezuela’da oyların Chávez’e akmasını engelleyemedikten sonra, kapağı Honduras’a atmıştı. Orada Zelaya’ya karşı basın kampanyasını başlatan da oydu. Beş yıl önce, 2004’de, ABD Haiti’de Jean-Bertrand Aristide’i de bu yollardan iktidardan düşürmüştü. O zaman da Uluslararası Cumhuriyetçi Enstitü diye bir yere bağlı olan sözde “demokrasiyi yayma” sivil kuruluşları iş başındaydılar. Bu kez de, darbeyi yaptırmış olanlar Hillary Clinton’un eski danışmanlarından ve şimdi lobiciliğe soyunmuş bulunan Lanny Davis şu sırada ABD Dışişleri Bakanlığını üstlenmiş olan kişiye Micheletti iktidarını sevimli ve işe yarar göstermek için kolları sıvadı. Demokrat Partinin Clinton kanadının Lâtin Amerika’daki küreselleşmeci/özelleştirmeci “yeni-liberaller”le çok yakın ilişkileri vardır. Onların serbest pazar açılımı özellikle bu ülkelerde yıkıcı sonuçlar doğurmuşsa da, ABD’nde Demokrat Partinin önemli bir bölümü bugün de bu eksenin tutsağıdır. Ancak, Washington çevrelerinin yukarıdan bastırdığı bu seçenek kamuoyunun bilincinde ve oy sandıklarında yenilgiye uğradığı içindir ki, Lâtin Amerikan ülkelerinde, örneğin Venezuela’da Hugo Chavez, Bolivya’da Evo Morales, Ekvador’da Rafael Correa ve Nikaragua’da Daniel Ortega iktidara geldiler. Küba Devrimi de 1959’dan bu yana sürüyor. Peru’daki sol muhalefetin bir benzeri Meksika’da, ardından Kolombiya’da görüldü. Nikaragua’da Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) ABD oyunları nedeniyle seçimi kazanamadıktan sonra bile ortadan kalkmadı ve gene iktidara geldi. El Salvador’da Farabundo Martí Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN) iktidarda olmasa da önemini korudu. Oysa, bütün bu seçimlerde Washington görevlileri Stanley Greenberg ve Doug Schoen gibi uzmanlarından Clinton’a bağlı soruşturmacılarıyla iş başındaydılar. İş başındaydılar, ama söz konusu ülkelerde başarılı olamadılar. Daha üç yıl önce, Orta Amerika’da her biri minicik devletler olan Belize, Guatemala, El Salvador, Honduras, Nikaragua, Kosta Rika ve Panama’nın hiçbiri sanki ABD’nin buyrukları dışına çıkamayacak gibi görünüyordu. Sanki “Orta Amerika Özgür Ticaret Antlaşması” diye bir tür deli gömleği Amerikan etki alanının kilidini getirip bu yörenin kapısına takmıştı. Sanki Teksas sınırının güneyindeki toplam 34 ülke ABD’nin işine gelmeyen her türlü değişime karşı şerbetliydiler. Ama Washington’un umduğu olmadı. Lâtin Amerikan ülkelerinin yalnız birkaçı değil, çoğu ulusalcı sola yöneldiler. Bunları birer birer saymak bu yazının kapsamı içinde değildir. Ancak şu kadarını eklemeli ki, Nikaragua’da Sandinista 2006’da halk desteğiyle yeniden iktidara geldi. Yukarıda sıralananlardan başka, El Salvador’da FMLN temsilcisi cumhurbaşkanı oldu. Guatemala’da ortadan sola açılan Cumhurbaşkanı Alvaro Colom’un yönetiminde köylü eylemleri (daha çok madene ve petrole el koymak isteyen uluslararası özel kuruluşlara karşı) doruğa tırmandılar. Sözü gene Honduras’a çekelim. Orada da Zelaya en alt düzeydeki işçi ücretlerini yukarıya çekti, güvenlik güçlerinin 1990’larda yoksul sokak çocuklarını öldürmüş olmalarından ötürü halktan özür diledi, kendi ülkesinde ABD askerî varlığını indirme yollarını araştırdı ve devletin sahibi olduğu iletişim kuruluşu Hondutel’in özelleştirilmesine karşı çıktı. Bu arada, gebelikle ilgili kimi ilâçları yasaklayan yasa tasarılarını veto etti. Nikaragua Cumhurbaşkanı Ortega’nın Katolik Kilisesinin çocuk aldırmayı engelleyen tutumunu desteklediği ve bu ilâçları kullanan kadınları otuz yıla değin hapse yollayan yasaları çıkardığı düşünülürse, Zelaya’nın bununla taban tabana ters tavrının o toplumda çok ileri olduğu anlaşılır. ABD için daha çileden çıkarıcı olan eylemi Venezuela’dan indirimli olarak petrol almasıydı. Orta Amerika’nın sömürgen egemen sınıfı Chávez’den tiksiniyor, her başkaldırmanın ve ekonomiyi ya da siyasal yaşamı demokratikleştirme önerisinin altında onun parmağını görüyordu. ABD ve yerli işbirlikçileri tartışmayı Chávez’e ve benzerlerine çekerek ilgiyi yeni-liberal ekonomi biçiminin batkınlığını (iflâsını) gizleme ve yaygın yoksulluğu örtbas etme çabasındadırlar. Orta Amerikalıların yarısına yakını açlık sınırında yaşıyorlar. Bu oranın en yüksek olduğu yer Honduras’tır. Gene bu ülkelerde (cinayetler dahil) her türlü suç işleyen mafya örgütleri, yaygın uyuşturucu kaçakçılığı ve benzeri aşağılık para kazanma yolları geçerlidir. Bununla bağlantılı önemli bir gerçek de şu ki, ABD’nin dostu gelenekçi ailelerle Washington buyruğuyla iş gören rütbeli askerler kazançlarını ve yaşam biçimlerini bu yasa-dışı eylemlerdeki ortaklıklarına borçludurlar. ABD’nin etkisini sürdürenler de bunlardır. Washington Orta Amerika’yı boğazlarına değin suça batmış bu sömürgenler sayesinde parmağının altında tutabiliyor. Küba’da Batista, Guatemala’da Armas, Panama’da Noriega ya da Nikaragua’da baba-oğul Somoza’lar ve benzeri örneklerde görüldüğü gibi. Honduras’daki darbe Washington için bir sınav ve fırsattır. Darbeyi önce kısaca kınayan Başkan Obama olayı dışişlerine bakan Hillary Clinton’a aktararak kendini aradan sıyırdı. Lâtin Amerikan ülkeleri günümüz ortamında Micheletti müdahalesinden yana görünmüyorlar. Bu görüşlerini açıklayabilecekleri anakarasal bir örgüt de vardır. Her ne kadar ABD tarafından İkinci Dünya Savaşından hemen sonra kurulmuşsa da, koşullar o günden bugüne değişmiştir. Honduras’ın bugünkü durumu orada konuşulabilir. Ama Obama’dan ya da Hillary’den bu yönde bir öneri gelmemiştir. Washington böyle bir darbeye gerçekten karşı olsa, elinde birtakım yaptırım olanakları da var. Örneğin, darbeyi yapanların banka hesaplarını dondurabilir. Ama bunu yapmadıktan başka, Micheletti iktidarını “Chávizmo”nun yayılmasını önleyecek yeni bir engel gibi görüyor. Chávez’i andıran hiçbir yönetim her hangi bir Lâtin Amerikan ülkesinde iktidara yeniden gelip oturmamalı. Bu nedenle, darbeyi eleştiren birkaç söz kullanılsa da, Zelaya kesinlikle geri dönmemeli. ABD’nin istediği budur. Başkan Jimmy Carter yıllarında, yani 1970’lerin sonlarına doğru, ABD’nin ulusal sola hangi aşamaya değin katlanabileceği ortaya çıkmıştı. Washington’daki Cumhuriyetçi Parti darbeci Micheletti’ye destek vermede birleştiler ve Connie Mack başkanlığındaki temsilcilerini Honduras başkenti Tegucialpa’ya yolladılar. Lâtin Amerikan aşırı sağının yöntemlerinden yararlanarak, Obama’nın Chávez’in bir benzeri olduğu saçmalığını bile ileri sürme densizliğini gösterdiler. Kendilerine (sözcük anlamı “açık fikirli, serbest düşünceli, özgür görüşlü” olan) “liberal” önadını yakıştıranlar Chávez ve benzerlerini “şeytan” önadıyla tanımlar oldular. Geçtiğimiz Ağustos başında, Hillary’nin başında bulunduğu Dışişleri Bakanlığı Cumhuriyetçi Senatör Richard Lugar’a yolladığı bir mektupta Zeleya’nın “kışkırtıcı eylemlerinin kendisini iktidardan düşüren olayları başlattığını” ileri sürüyordu. Bu açıklama Obama yönetiminin sağdan gelen baskıyla uyum içinde olduğunu sergilemektedir. Washington’daki Demokrat yönetimin bu tavır içinde olduğu günlerde Ekvator’un Quito kentinde toplanan Güney Amerika cumhurbaşkanları darbeyi yermiş ve yeni iktidarın koruması altında seçilecek bir başkanı tanımayacaklarını açıklamışlardır. Ancak, Clinton’un Dışişleri Bakanlığı bu tavırdan yana değildir. Zelaya’yı iktidara taşımamak Látin Amerika’daki tutuculara Washington’un solun her hangi bir türüne karşı yapılan ve yapılacak olan darbeleri destekleyeceği iletini vermektedir. Bu açıdan, Honduras’ın konumu yeni bir sayfa, bir dönemecin ilk adımıdır. Öte yandan, ilgiyi gereği gibi çekmemiş olan şu gerçekleri de göz ardı edemeyiz. Lâtin Amerikan solunda bir yükseliş vardır, ama Panama’da tutucu bir iş adamı cumhurbaşkanı olmuş, Arjantin’de sola eğik Peroncu bir parti ara seçimlerde yenilerek Kongre’deki denetimini yitirmiştir ve sol (oy anketlerinin kestirmelerine göre) Brezilya ile Şili’deki başkanlık seçimlerinde oy yitirecektir. Zelaya iktidara dönüşü için özellikle ülke dışından destek arıyor. Honduras’ın içinde de kaynama sürüp gidiyor, ama darbeden bu yana Zelaya’yı destekleyenlerden bir bölümü şu ya da bu biçimde öldürüldü. Örneğin, en son olarak, Martín Florencio Rivera daha önce öldürülmüş olanlardan birinin cenaze töreninde kendi de bıçaklanarak öldürüldü. Şimdiki ABD yönetimi de bütün bunlardan kendine yararlı sonuçlar çıkarmağa çalışıyor.
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||