Yunus Yılmaz -Ulusların kendi kaderini tayin hakkı
TÜRKSOLU
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi   |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv  |  Sayı: 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Kürtlerin vatanı neresi?
 
ALİ ÖZSOY
Tayyip'in açılımı:
Türk askerine tabut
 
ÖZGÜR ERDEM
PKK'nın kurucusu Kenan Evren!
 
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Siyasal taktik
 
TÜRKKAYA ATAÖV
ABD'nde
Oy Avcılığı (29)
 
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Izady'nin
Kürt Açılımı (2)
 
İLYAS SALMAN
Yedi kilo kafada yedi gram beyin taşıyan faşist bozuntusu!
 
ERGİN KONUKSEVER
12 Eylül - 1
- 70'lerde sol örgütler - 1 Mayıs 1978
- İlk Kürtçe pankart
 
UMUT YALIM
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (8)
 
TUĞRUL ÇELİK
Çanlar Aydın Doğan için çalıyor!
 
HÜSEYİN ADIGÜZEL
Demokratik açılım değil ayrıştırma açılımları
 
TEVFİK KAYMAZ
Türkiye açılımı ve muhalefet
 
YUNUS YILMAZ
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı
 
OKAN İŞBECER
Sel felaketinin sorumlusu kim?
 
YAVUZ SELİM
Chavez "Şer Ekseni" turunda
 
ÜNAL YALTIRIK
Neo Menemenciler
 
E. Amiral VEDİİ BİLGET
Bayram tebriği
 
MUSTAFA İZBERK
Sümer bilmecemiz biraz süre istiyor (1)
 

Yunus Yılmaz
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı pratikte tanınmıyor!

İktidar partileri ile muhalefet partileri arasında Kürt açılımı nedeniyle sözde gerginlik devam ededursun bu açılımdan çokça memnun olanlar, ortalığı karıştırmaya devam ediyor. Bu curcuna içinde alabildikleri kadarını almak isteyen Kürtçünün biri “Demokratik açılım sürecinin tıkanması halinde Kürtlerin ayrılmayı tartışmaya başlayabileceğini” söyleyerek aklı sıra tehdit etmekten de geri durmuyor. Ama suç onlarda değil, onlara bu imkanı tanıyan AKP denilen Kürtçü, bölücü partidedir.

Her ne kadar ayrılma söylemi pervasız bir söylem olsa da hemen hemen tüm Kürt ve Kürtçülerin aslında böyle bir talebi vardır. Ayrılma söylemini dile getiren DTP’lilerin burada Lenin’in ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından mı; yoksa Wilson’un ulusların kendi kaderlerini tayin hakkından mı bahsetmiştir merak edilir! Öyle ya kendini sözde sol olarak niteleyen bir partinin Marksist-Leninist söylemlerde bulunması gerekiyor, ama biz biliyoruz ki, dünya üzerinde de gerçekten Marksizmin ve Leninizmin ilkeleri esas alınarak bir millete tam bağımsızlık verildiği görülmemiştir! Buna karşın dünya üzerinde Wilson ilkelerine dayanarak birçok mazlum ulus bölüp, parçalanmıştır!

Mazlum ulusları bölüp, parçalamanın emperyalizmin doğası gereği olduğunu biliyoruz, fakat Marksist-Leninistler neden ulus devletleri emperyalizmin kucağına bırakmadan bu işi halledememişlerdir? İşte bu konuyu kurcaladığımızda ise çok acı bir gerçekle karşılaşıyoruz. Sözde ezilmeye ve sömürülmeye karşı sosyalist mücadele verenlerin, bu konuda pek de samimi olmadıkları ve bu ayrılma hakkının pratikte tanımadığını görüyoruz. Tabii bunda en önemli etmen ise sosyalizm adına üretilen yanlış tezler olduğu gibi sosyalizm adına ortaya çıkanların, Batılı idealist tezleri bir türlü aşamamış olması da önemli etmenler arasındadır.

Bunun en somut örneğini ise ezilmeye ve sömürülmeye karşı geliştirdiği tezlerle bağımsız ve özgür olmayı bilimsel metoda oturtan Marks’ta da görmekteyiz. Sözde insanlığın özgürlüğü ve bağımsızlığı için mücadele veren Karl Marks, İspanyol sömürgeciliğine karşı bağımsızlık mücadelesi veren Latin Amerika halklarına bağımsızlığı çok görmüş ve bu bağımsızlığa önderlik eden Simon Bolivar’ı ise, “zalim” ve “diktatör” olarak nitelemiştir. Marks’ın bu tarz yanlışlarının farkında olan Che ise: “Örneğin biz Latin Amerikalılar, onun Bolivar’la ilgili yorumuna, Engels ile birlikte Meksika konusunda yaptığı incelemesine katılmayabiliriz. Marks, bu yazılarında günümüzde geçerliliğini yitiren bazı ırk ve ulus teorilerini kabul ettiğini belirtiyordu.” diyerek eleştirmektedir. (Che, Bütün Yazıları, İleri Yayınları, s: 207)

Che bu eleştirileri getirmekte haksız değildir. Sömürülmeye karşı bağımsızlık mücadelesi veren Meksika halkına hakaret eden birileri gerçekten özgürlükten yana mıdır, sömürülmeye karşı mıdır merak edilir?

Ya Cezayir’in Fransızlarca işgalini Batı uygarlığının gelişimi için olumlu bulan Engels’e ne demeli? Aslına bakılırsa Marks, birçok Afrika, Latin Amerika ve Asya halkları için Che’nin de belirttiği gibi bugün geçerliliğini yitirmiş ırk ve ulus teorileri ile adeta hakaret etmekte ve bu ulusların sömürülmesini Batı uygarlığının gelişimi için müspet bulmaktadır.

Keza, Marks’ın bu zihniyeti, Doğu politikasında da her zaman Rus politikasına karşı İngiltere egemenliğini savunmasına neden olmuştur. Hatta bu politikalarında o kadar ileriye gitmiştir ki, Çeklerin kendi kaderlerini tayin hakkına bile karşı çıkmıştır. Buna gerekçe olarak da Slav bir millet olan Çekleri Çarlık Rusyası’nın uygulamış olduğu “Panslavizm” siyasetinin etkisinde kaldığı için gerici ulus olarak nitelemiş ve “demokrasinin genel çıkarları her şeyden önce çarlığa karşı savaşımdan ibarettir” demiştir. (Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınları, s: 142) diyerek meşrulaştırmıştır.

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını teorikte tanıyıp pratikte tanımayanlardan biride Rus Bolşevikleridir. Bolşevikler, Çarlık Rusyası’nın yıkımında desteklerini aldıkları Türk halklarının bağımsızlık taleplerini görmezden gelmeye çalışmışlardır. Bu konuda ısrar edenler ise milliyetçilik ile suçlanarak ortadan kaldırılmıştır. Ekim Devrimi’ne destek veren Türk halklarının kendi kaderlerini tayin etme hakkını tanımayanların, Anadolu’daki Türk devrimine yeterli desteği vermemesine de pek şaşmamalıyız.

Kürtlerin ayrılma hakkı var mı?

Anadolu devrimi sürecindeki ayrılıkçı, bölücü Kürt hareketlerini desteklemeyen Rus Bolşevikleri, 1980 sonrası ortaya çıkan PKK adlı etnik terör örgütüne destek vermişlerdi. PKK adlı terör örgütünün başta Amerika ve Batılı emperyalist devletlerin destekledikleri herkes tarafından bilinirken Komünist Rusya’nın PKK’yı desteklemesi nasıl açıklanmalıdır acaba?

Kürtlerin bölücü hareketleri aslına bakılırsa PKK ile çıkmış değildir. Cumhuriyet döneminde birçok ayrılıkçı hareketler ortaya çıkmıştı.

Örneğin Şeyh Sait isyanı, gerek Rus Bolşevikleri tarafından ve gerek Türk Komünistleri tarafından İngiliz destekli bölücü hareketler olduğu için gerici bir hareket olarak değerlendirilmişti. Tabii bu isyanlar ortaya çıktığında Anadolu’da Türkler Kurtuluş Savaşı veriyordu. Bu nedenle emperyalizmin işine yarayan bu tarz ayrılıkçı hareketler nasıl ilerici bir hareket olsun ki?

Kaldı ki, ezilen bir ulusun bağımsızlık mücadelesinin desteklenip desteklenmeyeceği Marksist-Leninist ideolojide belirli ilkelere bağlanmıştır. Birincisi bu bağımsızlık mücadelesi emperyalizmin karşıtı mıdır, ikicisi bir ulusal hareket midir?

Başta PKK olmak üzere Kurtuluş Savaşı döneminde bölücü hareketlerin arkasında Batılı emperyalistler vardır. Ayrıca “Bir Kürt milli hareketi olmadığına nazaran acaba bir Kürt milleti var mıdır? Buna biz menfi cevap veremeyeceğiz. Şark vilayetlerimizde henüz taazzuv etmiş bir Kürt milleti değil, Kürtçe konuşan aşiretler ve Kürtçe konuşmayı icbar edilmiş Türk anasırı vardır. Bu Kürtçe konuşan aşiretlerde bir milletin taşıdığı vasıfları henüz bulamayız. Millet yüksek içtimai bir kategoridir. (KADRO Seçmeler, İsmail Hüsrev Tökin, İleri Yayınları, s:322)

Ayrılıkçı ve bölücü Kürt hareketlerini Marksist- Leninist temelde incelediğimizde bile Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etmeleri gibi bir durumun söz konusu olmadığını görmekteyiz. Oysa bir millet olma özelliğini gösteren Türk ulusu, kendi kaderini Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda tayin etmişti. Yani bir millet kendi kaderini tayin edecek ise bunu emperyalist devletlerin işbirliğiyle yapmak yerine tüm gücünü kendinden alarak ulusal bağımsızlık savaşı vermelidir.

Atatürk tarafından emperyalist devletlere karşı Anadolu’da verilen Kurtuluş Savaşı’nı o dönemin Rus Bolşevikleri destekliyorlardı, ama Anadolu Devrimi Marksist-Leninist anlamda sosyalist bir devrim olmadığı için yeterli desteği de vermiyorlardı. Zaten sosyalist oluşumların dünya üzerinden bir bir kalkmasının nedeni de bu desteği esirgemiş olmaları değil midir?

Aslına bakılırsa Marks’ın sosyalizm anlayışını ilke edinenlerin, ulusların ayrılma hakkını uygulamamasının nedenlerini ve emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı veren ulusların neden yeterince desteklemediklerini yine Marksizmin ilkelerinde aramak gereklidir.

Marks’a göre, Hindistan’ı, Afrika’yı, Amerika’yı ve Osmanlı’yı sömüren İngiltere, kapitalist bir toplum olarak ilerici, ama sözde feodal kalıntıları yer yer içinde barındıran ve kapitalist olmayan Asya üretim tipine sahip toplumları gerici görmüştür. İşte tüm sorunda buradan kaynaklanıyor.

Bilimsel sosyalizmin ilkeleri aslında ne kadar bilimsel önce bunu sorgulamamız gerekiyor.

Bilimsel sosyalizmin, feodalizme karşı ileri bir aşama olarak ortaya attığı kapitalizm, başından beri en büyük gericiliktir. Hatta o kadar gericidir ki, feodalizmden bile gericidir! Önce bu gerçeği görmek gerekiyor. Fakat, Marks, bu gerçeği görememiştir çünkü Marks, medeniyet olarak, uygarlık olarak, ileri bir aşama olarak ileri sürdüğü Batı toplumunun bir mensubudur. Ve bu nedenle gelişen olaylara Batı merkezli baktığı için de idealist düşüncelerden arınmaya çalışırken, kendi idealist düşüncelerini ortaya koyduğunun farkında bile değildir.

Marks’ın bu tarz idealist düşüncesine en büyük delil ise “millet” gerçeğine ulaşamamış olmasıdır. Milliyetçiliği burjuvazinin halkı kandırmak için uydurduğu bir kavram olarak ileri süren Marks, Doğu ve diğer mazlum toplumları küçümseyerek aslında kendi mensup olduğu Batı burjuva toplumu ve onun milliyetçilik, sömürgecilik anlayışını kutsamıştır!

Oysa, bireylere dayanan pazar etrafında örgütlenen bir topluluk olduğu için geçmişi ve ortak bir ruhu olmayan birçok uyduruk ulus mevcuttur Avrupa’da. Ama Doğuda öyle midir? Mülkiyete dayanmayan, dolayısıyla da bir pazar etrafında örgütlenmeyen, ortak ruhu ve geçmişi olan, yıllardır bir ulus olma özelliği taşıyan, bireylere bölünemeyen bir millet gerçeği vardır Doğuda.

Batıda, bireylere bölünen toplum ile Doğuda kendini oluşturan unsurlarla tekrar ayrışamayan, kemikleşmiş ulusla eş tutamazsınız. Tutarsanız burjuva sınıfının örgütlediği toplumu ve ona dayanan burjuva devletinin kapitalist gerici emellerini, emperyalizme, sömürülmeye karşı doğu halklarının vermiş oldukları milliyetçilik temelindeki antiemperyalist ilerici bir mücadeleyle eşitlemiş olursunuz.

Bu ise, mazlum milliyetçilik temelinde antiemperyalist mücadele veren mazlum milletlerin, millet gerçeği yerine yeryüzünde hiçbir zaman var olmayan enternasyonalizm idealizmi ile mücadele vermesini isteme gericiliğine düşmenize sebep olur. Ve böylece mazlum milliyetçilik temelinde bağımsızlık mücadelesi vermeye çalışan Doğu halklarını, kendi elinizle emperyalizmin kucağına atmış olursunuz.

Ulusal kurtuluş savaşları gerçeği

Zaten dünya üzerinde bağımsızlık mücadelesi veren mazlum uluslar da enternasyonalizm yerine, başkalarından medet ummak yerine, kendi bağımsızlık savaşımlarını kendi kendilerine vererek, millet gerçeğine dayanarak, bağımsızlık mücadelesi vermişlerdir.

Hak verilmez alınır. Eğer, bağımsız olmak hakkınız ise bunu almak için mücadele vermeniz gerekir. O nedenle ezilen uluslar kaderlerini emperyalizmle savaşarak tayin etmelidir. Tabii bu süreç içinde mazlum milletlere destek verilebilir. Destek verdiğimiz ulusal hareket emperyalizme karşı olmalıdır. Yoksa emperyalizmi güçlendiren bir hareket ise zaten o ulusal hareket mazlum bir hareket değildir.

Tüm dünyada sosyalizme ulaşmaya çalışan bağımsızlık hareketlerinin hepsi birkaç istisna dışında ulusal kurtuluş savaşları ile sosyalizme ulaşmışlardır. Fakat, Marksist-Leninist ideolojilere göre ulusal kurtuluş savaşı vermek sosyalist bir dönüşüm olarak görülmemiştir. Çünkü bu savaşımın başında işçi sınıfı bulunmadığı için ulusal kurtuluş savaşları sosyalist devrim olmaktan ziyade burjuva demokratik devrimi olarak görülmüşlerdir.

Kaldı ki, bağımsızlık mücadelesi veren Afrika uluslarından bazı ilkel topluluklar bile sosyalizmle ulusal kurtuluş savaşları neticesinde tanışmışlardır. Oysa, Marksizme göre sosyalizme ulaşmak için kapitalist bir toplum sürecini geçirmeniz gerekiyor. Keza Latin Amerika ve diğer Asya ülkelerindeki sosyalist ulusal kurtuluş savaşları veren uluslar da feodal bir düzen içindeyken sosyalizmle tanıştılar.

Demek ki, toplumlar Marks’ın belirttiği belirli şablonları sırasıyla ilerleyerek sosyalizme ulaşmıyorlar. Zaten ulusal kurtuluş savaşımı veren uluslar da bu tarz şablonlara takılmak yerine emperyalizme karşı savarak sosyalizme ulaştıkları gibi emperyalizmle mücadele etmeden önce de sosyalist oldukları görüşündedirler. Buna en iyi örnek ise Afrika’da verilen bağımsızlık mücadeleleri olmuştur. “Afrika sosyalizminin” ideologlarından biri olarak isim yapmış olan Kenyalı Tom Mboya’ya göre, Afrika’da Avrupa’da olduğu gibi, sınıflar yoktur ve önderler soylulardan değil, işçi köylüler arasından çıkmaktadır. Hatta ünlü Nijeryalı politikacı Dr. Nnamdi Azikiwe’ye göre, Afrika toplumu “esas itibariyle sosyalisttir”. Leopold Senghor da diyor ki: “Zenci Afrika toplumu kolektivist ya da daha doğrusu komünaldir.” Cumhurbaşkanı Julius Nyerere ise: “Ujumaa” adlı kitabında, “Eski Afrika toplumu büyücek bir aile gibidir; herkes ‘kardeştir’; en önemli üretim amacı olan toprağın sahipleri yoktur; kimse kimseyi sömürmez; sınıf savaşları da olmaz; buna gerek yoktur da” görüşündedir. (Türkkaya Ataöv, Afrika Ulusal Kurtuluş Hareketleri, s. 624-627)

Aslında bu tarz iddialar şunu göstermektedir. Mazlum Asya, Afrika ve Latin Amerika toplumları sosyolojik olarak Avrupa’ya oranla komünal topluma daha yakın oldukları için millet gerçeğinden yola çıkarak bağımsızlıklarını kazanarak sosyalizme ulaşmaları gayet doğaldı. Oysa, feodalizmden sonra kapitalist aşamada bulunan Avrupa’da sosyalist bir aşamaya geçmeyi beklemek ise bilimin dışına çıkmak demekti. Çünkü mazlum ulusları sömürerek zenginleştiğinin farkında olan Avrupa işçi sınıfı, sosyalizme geçmek yerine kapitalizmi yeğlemiştir. Zaten Paris Komünü dışında işçi sınıfı önderliğinde sosyalist devrim yapılarak sosyalist bir aşama geçildiği görülmemiştir! Buna karşıt tüm sosyalist hareketler ulusal kurtuluş savaşımı ile kazanılmıştır.

Buna en iyi örnek ise Küba Devrimi pratiğidir. Bu gerçeği bilen Che de: “Tüm dünyanın emperyalistlerinin öfkesini kazanan, ama yoksulların, ezilenlerin umudu haline gelen Küba Devrimi’ni, açıklamamız gerekir. Devrimimiz, anti-feodal, anti-emperyalist bir devrimdir. Toprak reformu tamamlanmış, içteki evrim ve dıştan gelen saldırılar sonucunda sosyalist devrime dönüşmüştür.” diyordu. (Che, Bütün Yazıları, İleri Yayınları, s: 275). Che de Marksist şablondan yola çıkarak yaptıkları devrimi açıklama gereği duyuyordu, ama dünyadaki diğer Marksist-Leninistler, Küba Devrimi’nin sosyalist bir devrim olmadığı yönde beyanatlar veriyordu. Zaten Che de eleştirilere bu nedenle cevap veriyordu.

Ekonomik bağımsızlık

Fakat Che’yi aslı kaygılandıran yapılan devrimin şeklinden ziyade, yapılan devrimin ayakta durması, tam bağımsızlığı, ekonomik bağımsızlığını devam ettirebileceği konusuydu. Zaten bu tarz düşünceleri konuşmalarına yansıyordu. Che: “Ulusal egemenlik öncelikle bir ülkenin içişlerine kimseyi karıştırmama hakkı ve bir halkın kendisine en uygun hükümet şeklini ve hayat biçimini seçme hakkıdır. Bu ulusun kendi iradesine bağlıdır ve bir hükümetin devam edeceğini ya da gideceğini yalnızca bu ulus belirleyebilmelidir. Ancak politik egemenlik, ulusal egemenlik ilkesi, ekonomik bağımsızlıkla beraber ele alınmazsa boş laflar olarak kalmanın ötesini gidemezler.” diyordu. (age, s:142)

Che’nin bir ülkenin zenginleşmesi ve gerçek sosyalizme ulaşması yönünde sarf etmiş olduğu sözler, aslında bugün birçoklarının anlamak istemediği konulara cevap verir niteliktedir. Che: “Toplumun daha zengin olması gerekir, iş yapmak için makineler olmalı, bu makinelerin halkın tüketimine yönelik ürünleri hazırlayabilmesi içinde hammadde stoklarının olması gerekir. Sosyalizmin temelini fabrikalar oluşturduğundan hiç durmaksızın yeni fabrikalar inşa edilmelidir… Feodal ve tarım koşullarında sosyalizm gelişemez.” diyor. (age, s: 403)

Ne tesadüf ki, Türk Devrimi’nin devletçi ekonomi modeli çerçevesinde gelişimi ve bağımsızlığı için mücadele veren Kadro da: “‘Türkiye, bir ziraat memleketidir ve bir ziraat memleketi kalmalıdır’ Bu formül, Türkiye’yi emtia ve sermayeleri için ‘açık pazar’ olarak kullanmak isteyenlerin menfaatlerine, hiç şüphesiz ki, çok uygundur.” diyordu. (Kadro Seçmeler, İleri Yayınları, s:156)

O nedenle tam bağımsızlık mücadelesi veren Türkiye gibi tüm mazlum ulusların sadece hammadde üretici olmaya zorlanarak ilerlemesi, gelişmesi mümkün değildir. Çünkü, mazlum bir ulusun elinde bulunan hammaddeyi başka bir ulustan da temin ettiği için emperyalist devletler, her şekilde hammaddeyi çok ucuza elde etmektedir. Bu da hammadde kaynaklarının tam rekabete her zaman açık olduğunu göstermektedir. Oysa sanayi ürünlerini üreten emperyalist devletler ileri teknoloji ile sanayi ürünlerin tekelini her zaman elinde bulundurur. O nedenle mazlum milletlerden ucuza kapatılan hammaddeler ile üretilen sanayi ürünleri tekrardan açık pazar haline getirilen mazlum milletlerde piyasa sürülmektedir. İşte bu soygun düzenin mekanizması böyle işlemektedir.

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Sayın Yunus Yılmaz,
Emperyalizmin talan ve baskısı altında ezilen Türk milletinin en yürekli evlâtları olan devrimcilerin; batıcı ve dogmatik "komprador sol"u redderek, ulusal sol ideoloji  saflarında kenetlenmesinin önemini ne güzel ifâde etmişsiniz. Sizi tebrik eder, tüm dostlara selâm ve saygılarımı sunarım.

Ersegün Barlas, Ankara


Ulusların kendi kaderini tayin hakkı tamamı ile emperyalizmin kendi kaderini tayin etmesidir. Marksiszm teoride ve pratikde uygulanablirliği yokdur. uzun uzadiye anlatmama gerek yok siz anlatmışsınız. dünyada emperyalist güçler tarafından sömürülen uluslar olduğunu görmek gerekir. işte Gazi Paşa'nın Türk devrimi, enbüyük örnekdir. ve onun yolunda ilerleyen che ve bolivar gibi milli komünistlerdir.

Kerem, İzmir


 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40