![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Umut Yalım Merhaba Sağdıç, nasılsın? Bâzen yüzümde bir sââtin işlediğini duyumsuyorum. Her atan sâniye, mıcır bir yolda yürür gibi, kulaklarımı kemiriyorlar. Yüzümdeki sââtin kaç olduğunu el yordamıyla anlamak istiyorum ancak her denediğimde, ellerim akrep, ya da yelkovana değiyor ve sâât değişiyor. Gerçek sââtin kaç olduğunu türlü anlayamıyorum. Bu, beni sıkıyor. Yüzümdeki sââtte kendimin olduğunu düşünüyorum çünkü. Sââti kendim bozuyorum. Yâni, kendimi bozuyorum. Bir sââtim, sââtin kaç olduğunu bilmiyorum ancak. Velhâsıl, konuşmamız gerek... Cidden, uzundur, gövdeli bir sâât gibi duyuyorum kendimi. Sâniyeleri, duygularım belirliyor. Sevinçli oldum mu :Sâniyeler hızlı. Hüzünlüyken :Yavaş. “Bu ne biçim sâât?” diyebilirsin. Bence de. Benden de bu kadar olur işte. Sâniyeleri bile kişiliksiz, sâniyeleri bile yalaka. Ancak, Suphi Bey’le konuşurken, sâniyelerim bir düzenceye girdi sanırım. Nedenini bilmiyorum. Sakın sorma. Vitgenştayn sormazdı çünkü. Beni olduğum gibi kabul ederdi. Zaten, sen de böylesin. İyi ki, böylesin. Yoksa konuşacak kimseleri bulamazdım. “Buldun da ne oldu ki?” “Öyle deme. Şu sohbet bile yeter de artar kişioğluna.” “Stantardların çok düşük.” “Neden ki?” “Şarkı demek varken, ses çıkarmakla yetiniyorsun.” “Ya sesim güzel değilse?” “O zaman güzeli ses yap!” “Ne demek şimdi bu?” “Olumlu ve güzel şeylerden sözet ki, sesin güzel gelsin insanlara.” “Olur mu ki hiç?” “Bir şarkıda söz mü önemlidir, yoksa ezgi mi?” “Bence ezgi.” “Hayır, söz” “?” “Ezgi uçucudur ancak sözler kalıcıdır. Bir şarkının kalıcı olması için kesin sözlerinin ‘çıkmayan bir kâlemle’ yazılmış olması gerekir. Yoksa, uçar?” “Güzel hissetmeden, nasıl güzel şeyler diyeceğim?” “Diyemezsin.” “Eeeee?” “Bilemeyeceğim.” “O zaman ne konuşuyorsun?” “Bilmediğim için konuşuyorum zaten.” “Öf beeeeeee, Sağdıç!” “Ne yapayım?” “Neyse... Sence de, Suphi Bey’in bu araları ilginç değil mi? “Neden olsun ki? Adamcağızın, tütünü bitiyor. Tütünesi geliyor. Gidiyor. Alıyor. Geliyor. Konuşuyor. Nesi tuhaf ki?” “Yâni...” “Yoksa, bu konuşma sayfalarını kapalı alan gibi değerlendirip, sigara yasağının burada da geçirli olmasını mı istiyorsun?” “Yâni, bir kitâp kapalı alan değil midir sence? Özellikle kapalı bir kitâp? Kitâp kapalıyken, Suphi Bey cigarasını tüttürse, duman altı olmaz mıyız? Bazımız ayırdına varmayabilir ancak, kitâbın kapanması bizim susmamız demek değil. Kitâp kapansa da, öykü devâm eder. Birâz karanlık olur ancak devâm eder yine de. Bazıları, kitâp açılınca, öykünün sürdüğünü sanıyor ancak yanılıyorlar. Oysa ki, kitâbı biri okumasa da, biz buradayız hâlâ. Herkesler, kendine pay çıkarıyor. Sinirleniyorum. Sânkiyse, O’nlar yoksa, biz de yokuz. Sânkiyse, O’nlar bizi okudukça varız. Uyuz oluyorum.” “Sen ne diyorsun yahu? Biz kitâp mıyız ki? Konuşan 3 insanız.” “Evet. Doğru. Neremden çıkardım ki şimdi bunları? Ancak sen başlattın. ‘Bu konuşma sayfaları’ dedin. Ben de ilerledim bu yolda. Beni sen kışkırttın, Sağdıç.” “Ulan, ben dalgama bakıyorum. Sana ne!” “Neyse. Nerede kaldı yahu bu Suphi Bey de?” “Bilmiyorum. Belkiyse, ceza kesiyordurlar. ‘Kapalı alanda’ sigara içtiği için.” “Peki, insanın sigara içmesi sence de yasaklanmalı mı?” “Nedenmiş?” “Çünkü bir biçim insanın kendisi de bir kapalı alan.” “Tam uçtun şimdi!” “Ne bileyim... Öyle geliyor işte. Neyse... Cidden nerede kaldı?” “Sen de sohbeti ‘Godo’yu beklerken’e döndürdün ha! Gelir, meraklanma.” “Meraklanmadım. Kuşku duydum.” “Neden?” “Gidip, gelmeyeceğinden.” “Gelmezse, gelmez. Zaten ayaküzre konuşuyoruz şurada. Göbekten bağlı değiliz ya!” “Ben değilim de, sen bağlısın bence.” “Niyeymiş?” “Suphi Bey giderse, Hâtice biter de ondan.” “Sus beee, duyacak!” “Yaaaaaaa! Nasılmış?” “Zaten utanıyorum. Üzreme gelme.” “Utanacak bir şey, seviyorsun işte.” “Sevmemem gerek.” “Nedenmiş?” “Şimdi bana ‘Arkadışımın âşkısın’ şarkısını dedirtme.” “Sence en güzel kim diyor o şarkıyı?” “Bence, Juanito. Kırık Türkçe’si de yardım ediyor. Duygular kırık, Türkçe kırık. Enfes!” “Evet.” “Yahu, cidden bir kitâpta mıyız sence?” “En büyük korkum bu!” “Neden?” “Şimdi tek bir kişi okusa, sorun yok. Ancak bir de çoksatanlara girdiğini düşünsene :Binlerce kişi okuyacak. Şu ân konuştuğumuz şeyleri, binlerce kişi okuduğundan, binlerce kez yineleyeceğiz. Kulaklarımız patlayacak. Yanacak. Sürek aynı şeyleri yinelemekten. Senden bile, belkiyse, sıkılacak duruma geleceğim. Düşünsene senden ve benden binlerce tane.” “Bu, bizim ânı kılonlamaya benziyor bir biçim.” “Yok, be!” “Biz esas kişiler olduğumuzdan, biz yerine, kılonlanmışlarımız konuşacak belkiyse. Biz de, konuşurken ne dediğimizi izleyebileceğiz. Hârika!” “Ya yabancı dile çevrilirsek? Ne dediğimizi anlayamayız o zaman.” “Ha! Senin caponca konuşmanı sabırsızlıkla bekliyorum :Hayt huyt!” “Dalga geçme!” “Hayt, huyt!” “Sus, ulan!” “Tamam, tamam. Yalnız, cidden bir kitâpsak, biz mi konuşuyoruz şimdi, yoksa başkası mı? Bu konuştuklarımız ses mi, yoksa cümle, ya da satır mı?” “Cümleler, satırlar... bilmiyorum.” “Çok düşünsel olmaya başladık. Belkiyse, bundandır ki, kitâp sanmaya başladık kendimizi.” “Olası.” “Zaten, bu kısım, burada heba olmamalı. Başka bir sohbetin konusu olmalı. Biz kendimize dönelim. Nerede, bu Suphi Bey?” “Yahu kaçak değil miydi?” “Yok. O yasaklar kalktı. Zaten de, Türk pasaportuyla girmiş.” “Nereden biliyorsun, gördün mü?” “Ben bâzen insanlara, gördüklerimden daha çok inanırım.” “O, nasıl oluyor?” “Çünkü, ben de insanım.” “İnsan, insana güvenmeyecekse, bir köpeğe mi inanacak?” “Kesin kitâp kahramanlarıyız.” “Neden?” “Dediğinin gerçek yaşamla hiçbir ilişiği yok.” “Eğer gerçekçi bir kitâp yazıyorsan, bâzen, gerçek yaşamda dediğinden daha gerçek sözler bile edebilirsin. Ben, yalnızca inandığımı diyorum. Gerçek olsun, olmasın...” “İyi, sen bilirsin.” “Bilsem, konuşmazdım.” “Evet, biliyorum.” “Bilsen, sen de konuşmazdın.” “Evet. Evet de, daha nereye kadar gidecek bu felsefe.” “Bil...” “Sakın ‘Bilmiyorum.’ deme, başa sarmayalım sonra.” “Oldu.” “Benim karnım acıktı.” “Benim de.” “Suphi Bey gelmeden, şuradan dürüm alalım.” “Neli?” “Ben etten vazgeçmem.” “Çok sağlıksız besleniyorsun.” “Evet.” “Devâm mı?” “Devâm.” “Ben, tavuklu alacağım.” “Tavuklu aldın diye, sağlıklı mısın şimdi?” “Evet.” “Nah, öyle!” “?” “Böyle geyiklere girmeyelim. Tavuk sağlıklı, et değil. Tavuğun kendi sağlıklı mı ki, eti olsun. Gerzek hayvanlar işte. Bir de, tatsız tutsuz.” “İyi. Sen, yağdan ölürken başında dururum ben.” “Sen de, tavukluyu yerken ve yüzünü ekşirtirken, ben de, yanında dururum senin. Ancak elimde etle.” “Ne bâsit konuşmaya başladık? Bir ortamız da yok bizim.” “Ortayolcu musun?” “Ne ilgisi var be?” “Bence de.” Neyse, Suphi Bey gelmeden bitirelim en iyisi şu konuşmayı. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||