Prof. Dr. Türkkaya Ataöv - ABD’nde oy avcılığı-29
TÜRKSOLU
Anasayfa  |  Gazete  |  Dergi   |  Kitaplar  |  Broşürler  |  Filmler  |  Ziyaretçi Defteri  |  Abonelik  |  Künye  |  İletişim  |  Arşiv  |  Sayı: 
 
 
GÖKÇE FIRAT
Kürtlerin vatanı neresi?
 
ALİ ÖZSOY
Tayyip'in açılımı:
Türk askerine tabut
 
ÖZGÜR ERDEM
PKK'nın kurucusu Kenan Evren!
 
YEKTA GÜNGÖR ÖZDEN
Siyasal taktik
 
TÜRKKAYA ATAÖV
ABD'nde
Oy Avcılığı (29)
 
ŞENER ÜŞÜMEZSOY
Izady'nin
Kürt Açılımı (2)
 
İLYAS SALMAN
Yedi kilo kafada yedi gram beyin taşıyan faşist bozuntusu!
 
ERGİN KONUKSEVER
12 Eylül - 1
- 70'lerde sol örgütler - 1 Mayıs 1978
- İlk Kürtçe pankart
 
UMUT YALIM
...Ve ömrümüzün en güzel günleri (8)
 
TUĞRUL ÇELİK
Çanlar Aydın Doğan için çalıyor!
 
HÜSEYİN ADIGÜZEL
Demokratik açılım değil ayrıştırma açılımları
 
TEVFİK KAYMAZ
Türkiye açılımı ve muhalefet
 
YUNUS YILMAZ
Ulusların kendi kaderini tayin hakkı
 
OKAN İŞBECER
Sel felaketinin sorumlusu kim?
 
YAVUZ SELİM
Chavez "Şer Ekseni" turunda
 
ÜNAL YALTIRIK
Neo Menemenciler
 
E. Amiral VEDİİ BİLGET
Bayram tebriği
 
MUSTAFA İZBERK
Sümer bilmecemiz biraz süre istiyor (1)
 

Prof. Dr. Türkkaya AtaövProf. Dr. Türkkaya Ataöv
ABD’nde oy avcılığı-29

Amerikan başkanlığı bir talih kuşu gibi başına konmuş olan ve yerini doldurmak için, nerede olursa olsun, küreyi yönetircesine konuşup bol keseden yönergeler savuran Barack Obama, bizim de başat konumda olduğumuz Orta Doğu bölgesi üstüne de yerine göre atak, kaba, buyurgan, egemen, saygısız ya da yayılmacı sözler etmekte kendinde yetkiler görüyor. Ağzından çıkanların ardında katıksız emperyalist devletin bir numaralı yöneticisi var. Örneğin, 12 Nisan 2009’da Londra’da başlayan genişletilmiş G20 toplantısında dedi ki: “Ben Birleşik Devletler Başkanıyım; Çin’in, Japonya’nın ya da burada temsil edilen devletlerden her hangi başka birinin değil. Kendi seçmenlerimin yaşantılarını daha iyiye götürmede doğrudan sorumluluğum var.”

ABD-Afganistan

Obama Afganistan’daki Amerikan askerî varlığına 17.000 ekledi. Ayrıca, yerli güvenlik güçlerini 4.000 Amerikan (ya da bu devlet adına silâh taşıyan) çalıştırıcı destekleyecek.

Bu nedenle, Afganistan, Irak ve Türkiye için söyleyip yaptıkları her şeyden önce Amerika’ya yaramalı. Yukarıdaki alıntıda Obama “seçmen”e gönderme yapmış görünüyor, ama gerçekte demek istediği ülkeyi çekip çevirenler, büyük çoğunluğa dilediklerini yaptıranlar, yani gerçekten yönetenlerdir. Askerî-endüstriyel yapıda kimler egemense, onların dediği olur. Beyaz Saray’da oturan da o gücün yürütme kolu, o kolun başındaki kişidir. Onların uyrukları ya da önerileriyle iş görür, onlar adına eylem yürütür ve yaptıkları en başta o küçük azınlığa yarar. Her emperyalist ülkede olduğu gibi, çoğunluğu oluşturan sıradan yurttaş da, ya da Obama’nın sözcüğüyle, “seçmen” de, pastadan ufak bir parça koparıp aralarında paylaşırlar. Sömüren devletin sokaktaki kendi adamıyla dışarıda sömürdüğü toplumların çoğunluğu arasında bu fark var. Britanya İmparatorluğunun başbakanı da emperyalizmin kızgın güneşinin en parlak olduğu yıllarda kendi işçilerine “imparatorluk işçileri” olduklarını ve öteki ülkelerin işçilerinden farklı olduklarını unutmamalarını önermişti.

Obama da aynı eksenin sözcüsüdür. Örneğin, Afganistan’da, hiç değilse iktidarının başında, asker varlığını arttırmaktan yana olduğu anlaşılıyor. Afganistan’daki çatışma bir karayıkım aşamasındadır. Her yıl binlerce Afganlı sivil ve yüzlerce işgâlci Amerikan askeri ölüyor. Uçakların hava saldırıları yerdeki yerlileri can pazarının korumasız zavallılarına döndürmüş durumda. Değişmemiş olan bu siyaset her gün birçok Afganlıyı Taliban saflarına itmekten başka bir işe yaramıyor. Başkaldırı, bu nedenle, Pakistan’a da sıçradı ve bu komşu ülkeyi, en azından onun Kuzey-Batı Sınır Eyaletini de içine aldı. Obama Afganistan’daki Amerikan askerî varlığına 17.000 ekledi. Ayrıca, yerli güvenlik güçlerini 4.000 Amerikan (ya da bu devlet adına silâh taşıyan) çalıştırıcı destekleyecek. Obama oradaki 30.000’in üstüne Türkiye’den de ek katkı bekliyor.

Obama'nın TBMM konuşması

Heybeli Ada’daki Rum Kilisesi düzeni değişmeli ve büyümeliymiş. KKTC bir yana bırakılmalı ve Kıbrıs’ta Rum egemenliğinde bir birlikteş devlet kurulmalıymış. T.C.’nin milletvekilleri bu öneriler doğrultusunda nasıl yasal, giderek anayasal değişmeler olması ve Lozan örneği bir uluslararası antlaşmanın da ne denli değişmesi gerektiğini Obama’dan dinlediler. Eşsiz Mustafa Kemâl Atatürk’ün Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda kurduğu Meclis nereden nereye gelmiş?

Osama bin Lâdin ile El-Kâide’yi de hedef aldığından silâhlı müdahaleyi Pakistan’ın içine de sokma yanlısıdır. ABD bu yöntemle ne Afganistan’da kazanır, ne de Pakistan’da. Olsa olsa, onların terörist dedikleriyle İslâm köktendincilerin sayıları artar. Onlar arttıkça Amerikan hava saldırıları da tırmanır, sonuçta daha fazla Afganlı ve Pakistanlı sivil ölür, Amerika-karşıtlığı da doğal olarak büyür.

Oysa, Amerikan halkı Afganistan siyasetinde savaş dışında bir seçenek uygulaması için halkı kendi yöneticilerine baskı yapmalıdır. Bunun bir yolu Washington’daki temsilcilerini uyarmak, onları farklı seçenekler aramağa itmektir. Amerikan iç siyasetinde yerleşmiş olan gelenek seçmenin temsilcilerin çalışma odalarına gidip onlarla ve danışmanlarıyla konuşmak, telefon etmek ya da e-postalarına çok sayıda, kimi zaman binlerce ve on binlerce, ileti yollamaktır. Amerika’da Afgan kökenlilerle yandaşlarının ve Afganistan’da da savaşa karşı yerlilerin ufak ve dışarıda az bilinen örgütleri var. Bunların eylemlerine destek olmak ve çabalarını küre çapında duyurmak gerek. Kimi Amerikan üniversitelerinde “Savaşa Karşı Üniversite Yerleşkeleri Ağı” adlı ve savaşa karşı olanları bir araya getiren bir kuruluş var. Buna şu ağarasından ulaşılabilir: campusantiwar.net. “Savaşsız Kazan” (winwithoutwarus.org) ve “Barış Eylemi Batı” (peaceactionwest.org/witness) gibi örgütler de Afganistan’da silâh kullanımına, işgâle ve sivil kıyımına karşıdır. Obama’nın bu çizgide bir çözüm arayışı olmadı.

Obama İran’da da savaşa doğru siyaset seçeneğini en azından bir süre daha sürdürecek. Oysa, İran’la bir diyaloğa gireceğini seçim konuşmalarında söylemişti. İran’ı Afganistan’la ilgili uluslararası bir toplantıya çağırdı, Amerikan diplomatlarına İranlı uğraşdaşlarıyla görüşme izni verdi ve İran önderi Ayetullah Ali Hameney’e doğrudan bir mektup yollamayı tasarladığını da birkaç kez söyledi... Ama ne var ki, Dennis Ross adlı ve konuda ‘şahin’ olduğu bilinen birini İran işlerine tek başına bakmakla görevlendirdi. Sorunun gerçek nabzı bu kişinin parmağının altında atıyor. Bu kişi görevden bir gün alınsa bile, önemli olan oraya bu aşamada getirilmiş olmasıdır. Bu atama Obama’nın İran’a ilişkin olarak temelde nasıl düşündüğünü açığa vuruyor.

Kim bu Ross? Seçim sırasında Obama’nın İsrail’den yana olan atak danışmanıydı. Obama Beyaz Saray’a girdikten kısa bir süre sonra “Körfez ve Güney-Batı Asya Özel Uzmanlığı”na getirildi. Üstelik, sessiz sedasız. İsrail’e ve Filistin’e bakacak olan (George Mitchell) ile Afganistan-Pakistan sorunlarından sorumlunun (Richard Holbrooke’un) atanmaları çok geniş duyurulmuştu. Ross’unki ise hem geciktirildi, hem de bir gece yarısı sıradan bir basın bildirisine sıkıştırıldı. Bu sessiz başlangıç bir yana, İran sorumlusu Ross kendine benzeyenlerden bir takım kurmaya yöneldi. Bu kişi çevresindekilere Amerika’nın eninde, sonunda İran’a saldırmak isteyeceğini aşılamağa başladı.

Yıllar önce, Savunma ve Dışişleri Bakanlıklarında şahinlerin önde gelelerinden Paul Wolfowitz’le birlikte çalışmış, İsrail baskı örgütlerinin kurdurduğu Washington Yakın Doğu Siyaset Enstitüsüne omuz vermiş, eski başkanlardan Baba Bush ile Clinton’a İsrail’i tutan öneriler sunmuş, 2000 Camp David doruğunda Amerikan katılımcılarına önderlik etmiş ve başarısızlığın suçunu Arafat’ın üstüne yıkmıştı. İsrail’de ve Mısır’da ABD Büyükelçiliği yapmış olan (Yahudi kökenli) Daniel Kurtzer’in dediği gibi, Ross İsrail görüşleriyle işe başlar; sonra, İsrail’in ne istediğini iyice öğrenir; en sonra da, aynı şeyleri Araplara pazarlamağa çalışır.

İsrail Türkiye’nin de içinde yer aldığı Orta Doğu’da başka bir devletin nükleer güce sahip olmasına temelden karşı olduğuna göre, Ross İran’daki nükleer araştırmalar nedeniyle ‘tehlike çanları’ çalma işini üstlendi. 2008’de başkasıyla birlikte kaleme aldığı bir yazanağın başlığı şu: “İran’ın Nükleer Meydan Okuması Karşısında ABD-İsrail İşbirliği Nasıl Derinleştirilir?” Çözüm diye öne sürdüğü de şu: “Önleyici askerî eylem.” “Nükleer İran’a Karşı Birleşenler” gibi iddialı ve “Yansız Siyaset Merkezi” aldatmaca başlıklı örgütleri de kuranlardandır. “Yansız” sözcüğü gerçeği yansıtmıyor; bu ikinci kuruluşun yazanakları bir tür savaş ilânı gibi. İran’ın çevresinde askerî yönden toplanmayı ve Körfez’de bir güç gösterisi öneriyor. Amerika’nın bu senaryoda Türkiye’ye nasıl bir rol biçeceği şimdiden kestirilemez. Ama Ross’un istediği İran’ın alım-satım yollarının kuşatılması, ülke ekonomisinin yıkılması ve bunları yığınsal saldırının izlemesidir. Son aşamada yalnız İran askerî-endüstriyel yapısı değil, iletişim ağı, hava alanları, limanları, savaş gereçleri, barınakları, elektrik gücü yapımevleri, köprüleri ve her türlü tekerlekli araç yapan yerleri de yok edilmelidir. İran’la görüşmeler yapılabilir, ancak bir süre. Sonra da, dünyaya “görüşmeğe çalıştık, ama anlaşamadık!” denebilir. İran’da muhalefet de güçlendikçe, halkın bir bölümünün de zaten Tahran’da var olan iktidara karşı olduğu söylenebilir. Amerika ve Batı ile. Türkiye’nin yaptığı gibi, yakın ilişkiler isteyen bir muhalefetin sokak gösterileri bir yanıyla Amerika’nın işine yarayacaktır.

ABD kendine saldırmamış olan Irak’a saldırdı, yönetimini devirdi, başkanını astırdı, ordusunu dağıttı, tüm ülkeyi karmaşanın içine attı, bir milyondan fazla yerlinin ölmesine yol açtı, dört milyonunun göçmen olması sonucunu hazırladı, her köşede ölüler, yaralılar, dullar, öksüzler, işsizler ve açlar yarattı ve bombaların her gün patlayıp her budunsal ya da dinsel kümenin başkasına dilediğinde saldırabileceği bir toplum kurdu.

Yasa-dışı ve pahalıya patlayan ikinci (2003) Irak Savaşı (gizli harcamalardan başka) Amerikan ekonomisinden trilyon dolarlar götürdü. Amerikan asker yitikleri binlere ve yaralılar on binlere vardı. Bir o kadar da ruh ve beden sağlığı bozulanlarla ödence ve gazi maaşı bekleyenler sırada. Iraklıların her yönden başına gelenler bunları kat kat aşıyor ve özellikle onların acıları dineceğe benzemiyor.

Bu nedenle, Amerikalılar başta olmak üzere, yabancı askerlerin Irak toprağı üstündeki varlıklarına karşı yerlilerden gelen tepki genel ve çok açık. Bununla bağlantılı olarak, Irak kamuoyunda iki türlü küme var: biri, yabancı askerlerin bir, iki yıl içinde çıkıp gitmeleri ve ötekisi de, hemen defolmaları. Onların kalmalarını isteyen yalnız kuzeydeki Kürt mafyası, PKK ve onların sultası altındaki Kürtler. Amerikan halkının önemli bir bölümü de Irak’tan çıkmaktan yana. Ancak, Cumhuriyetçi aday John McCain buna “beyaz bayrağı sallayıp teslim olmak” diyordu. Pentagon ise, ”zafer” olmadan çıkmak istemiyordu. Ama bu sözcükten ne demek istendiğini açıklayan olmadı.

Bush yönetimi öylesine bir sözde “çıkış” koşulları kabul ettirmek istiyordu ki, ikili antlaşmaya bağlanacak olan olay Irak’ı açıkça bir ABD sömürgesi yapacaktı. Şöyle ki: Amerika Irak’ın suyunu ve havasını kendi denetimi altında tutacaktı; dilediği Iraklıyı tutuklayabilecek ve istediğince demir parmaklıkların ardında alıkoyacaktı; terörist tehlike dediği şeyin ne olduğuna tek başına karar verecek, kendince gerekeni yapacak ve yalnız kalsa da askerî eyleme başvuracaktı; birlikleri ve özel güvenlik kuruluşları Irak yasalarına bağlı kalmayacaklardı; ayrıca, ABD’nin ne zaman çıkacağı için bir tarih belirlenmeyecekti. Irak’a özgürlük ve demokrasi getirdiğini söyleyen Amerika saldırı, işgâl, kıyım, yıkım ve petrol, su ve eski yapıtlar yağması yanında, geçen yüzyıllara özgü bir sömürge peşindeydi. Irak’ı altı yıl bu biçimde yönetti de.

Ancak, (Amerikalıların seçip koltuğa oturttukları) Irak Başbakanı Nuri el-Maliki bile, temelden gelen baskıyla, Amerikan askerine 2009 yılından sonra gereksinim duymayacaklarını açıkladı. Geçen yıllarda oldukça iyi eğitim görmüş olan güvenlik güçlerini kendine bağlamış ve Basra, Amara ve Sadr’da üstlenen rakibi Şiî Mehdi Ordusuna kendi silâhlı gücüyle boyun eğdirmişti. Iraklı Şiîlerin önderi Ayetullah Ali el-Sistani’den ve meclisteki Irak İslâmcı Yüce Kurul adlı Şiî partisinden yardım görüyordu. Maliki bu yeni konumuyla Beyaz Saray’dan ayrılması yaklaşan Bush’dan değişik bir antlaşma koparabildi. Yeni metin Amerikan askerî yetkililerin 1 Ocak 2009’dan başlayarak her harekât için önce Irak’tan izin almaları koşulunu getiriyordu. Amerikan askeri görev ve üssü dışında suç işlerse, (hiç değilse, kuramsal olarak) Irak yargıcının önüne çıkacaktı. Sivil güvenlik görevlileri Irak yasalarına bağlı kalacaklardı. Amerikan askerleri Haziran 2009 sonunda kendi üslerine çekilmiş olacaklar ve işgâl güçlerinin tümü 2011 yılında ülkeden ayrılacaklardı.

Antlaşma, bu ödünlere karşın, Irak Meclisinde oyların ancak %54’ünü alabildi. Şiî köktendinci partiler (örneğin, Sadr akımı ve Fadhila Partisi) olduğu gibi karşı çıktılar ve Sünnî Arap temsilciler de ulusal bir halkoyu istediler. Obama’nın da bilmesi gerekir ki, Amerikalılar Irak’tan çıkmak zorundadır. Önce, (terörist PKK ile kuzey Kürtlerinin bir bölümü dışında) Iraklılar onları istemiyorlar. Amerikalıların kendileri orada güvende olmadıktan başka, bu yoldan bağlaşıklarını korudukları masalı bir yana, Madrit, Londra, Amman, Cidde ve Glascow’da bile yer alan saldırılar her şeyin ters teptiğini gösteriyor. Amerika bir gün çekip giderse, ülke çapında Araplarla Kürtler, Sünnî ve Şiî Araplar ve kuzeyde Kürtler, Araplar ve Türkler arasında çatışmaları geride bırakıp çıkmış olacaklar.

Ancak, şöyle bir umut da var: Irak’ın on sekiz ilinin on dördünde 31 Ocak 2009 seçimleri ve onun sonuçları Irak’ta toplu bir ulusçuluğun yerleşebileceğini de göstermiştir. Yerli seçmen buralarda Amerikalıların işbaşına getirdikleri valiler ve yerel kurulları iktidardan düşürmüş, bu arada Şiî ve Sünnî partilerle Kürt ayrımcılığına sırtını dönmüştür. Bu durum Irak’a demokrasi geldiğini kanıtlamaz, ama devrilen Baas düzeninin de canlandırmak istediği Irak ulusçuluğu halk desteğiyle siyasetteki yerini almıştır. Görüyoruz ki, Irak halkı altı yıllık ‘dediğim-dedik’ Amerikan yönetimi, budunsal ve dinsel parçalanma, giderek iç savaş tehlikeleri ve bugün de süren yabancı işgâline karşın, ulusalcı bir seçim sonucuna ulaşmayı başardı.

Ya Türkiye? Yeni Başkan Obama Türkiye’ye geldiğinde, TBMM’nde de konuştu. O metin Anadolu’daki kahvehanelerde sert tepkiler doğurur, ama Meclisimizde birkaç kez alkışlarla kesildi. Oysa, yabancı başkan ülkemizin duyarlı iç ve dış işleri üstünde istediklerini duraksamadan, sanki bir Türk iktidarıymış da hükûmet programını okuyormuş gibi teker teker saydı. Kürt yurttaşlarımıza kendi dillerinde eğitim ve öteki hakları verilmeliymiş. Ermenistan-Türkiye sınırı açılmalıymış. Türkiye’de olduğuna göre, kökleri yakın tarihimizde olan uygulamaların nedenleri üstüne bilgi sahibi olması gerekir. Ama onun ne bu bilgisi var, ne de bilmesi gerekenleri umursuyor. Türkiye’de konuşuyor olmasına karşın, Ermeni Cumhuriyeti’nin saldırıyla aldığı Karabağ ve dörtte-bir Azerbaycan topraklarına, bu işgâli kınayan dört Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu kararına ve Ermenistan’ın kuruluş bildirisiyle Anayasasında sözü edilen “soykırım” ve onunla bağlantılı tanıma, ödence ve toprak isteklerine hiçbir gönderme yok. Heybeli Ada’daki Rum Kilisesi düzeni değişmeli ve büyümeliymiş. KKTC bir yana bırakılmalı ve Kıbrıs’ta Rum egemenliğinde bir birlikteş devlet kurulmalıymış. T.C.’nin milletvekilleri bu öneriler doğrultusunda nasıl yasal, giderek anayasal değişmeler olması ve Lozan örneği bir uluslararası antlaşmanın da ne denli değişmesi gerektiğini Obama’dan dinlediler. Eşsiz Mustafa Kemâl Atatürk’ün Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda kurduğu Meclis nereden nereye gelmiş? Muhalefet partilerinden bile ses çıkmıyor. Obama küredeki karar yerini kendi kişiliğinde simgeliyormuş gibi ‘Kürt azınlık ileri geleni’ olarak gördüğü temsilciden onların isteklerine ilişkin dilekçeyi almayı da unutmuyor.

Obama Ermeni-Türk ilişkilerinin geçmişini de bilmiyor. “Soykırım” dediği olayları Kongre’den geçirmek için elinden geleni ardına koymayacağını birkaç kez sözlü ve yazılı olarak açıklamıştı. Türkiye’ye geldiğinde de eski tavrında bir değişme olmadığını bizi yönetenlerin yüzlerine karşı söyledi. Bu sorunu üstünkörü bir dedikodu dışında bilmiyor. Onun için önemli olan, Amerika’daki güçlü Ermeni baskı örgütlenmeleri ve onun yansızlık adına en ufak kıpırdanışında desteklerini çekmeleridir. Obama henüz adayken Kaliforniya’ya para toplamak amacıyla geleceği (ve benim de orada bulunduğum) sırada, Ermeni sorunu üstüne New York’ta basılmış olan üç İngilizce kitabımı ona ulaştırılmak üzere Demokrat Partinin yerel çalışanlarından birine “Başkan Obama’ya... yazarından” notuyla bırakmıştım. Ama biliyorum ki, o yöreye para toplamak ve oy sağlamak için geliyor ve Ermeni kökenliler ikisini de sağlayacak olanlardır.

Özetle, Obama bir değişim adamı değildir. Gizilgüç onda değil, olsa olsa onu destekleyenlerdedir. Yıllardan uykuda olan birikim kendini 2008 başkanlık seçiminde seçmen olmuş yeni kuşaklarla Afrika kökenlilerde göstermiştir. Onu destekleyenler aşağıdan yukarıya bir oluşumu simgeleyebilirler, ama Obama’nın kendi böyle bir akımın adamı değildir. Bu nedenle, kendine yüklenen değere eşit bir varlığı yoktur. Verdiği sözlerle abartılı bir umut söylencesinin odağı olma ötesinde bir varlığı bulunmuyor. Gerçek güç ancak ona destek verenlerde görülebilir.

 

Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R...
 


Bu yazı hakkında henüz yorum yapılmamış.

 
Y A Z I    H A K K I N D A K İ    G Ö R Ü Ş L E R İ N İ Z İ    B İ Z E    Y A Z I N
 


İsim:


e-posta:

Telefon: Cep Tel:
İl: İlçe:  
(e-posta ve telefon bilgileriniz yayınlanmayacaktır)
Ziyaretçi defterini okumak için tıklayınız...

İletişim:  İstanbul: 0212 292 65 27   Ankara: 0312 417 27 01   İzmir: 0232 463 59 06   Adana: 0322 456 29 40