![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Serap Yeşiltuna
Hainler mazluma dönüşürken Kürt açılımıyla, salya sümük bölünme kokan, ihanet kokan, tehdit kokan bir gündemden vıcık vıcık “barış” kokan bir sürece gidip geliyoruz. Dünya Barış Günü Kürt açılımcılarının sahne aldığı mitinglerle başta Diyarbakır olmak üzere Türkiye’nin pek çok yerinde Apo posterli, sarı-kırmızı-yeşil bayraklı görüntülerle PKK’nın eylemine dönüştü her zamanki gibi. Diyarbakır’daki “barış” mitinginde Osman Baydemir konuştu peşmerge kıyafetiyle. Bu konuşma aslında Kürt açılımıyla nereye sürüklenmek istediğimizi ve Türk milletine neyin kabul ettirilmek istendiğini çok iyi özetliyor. Kimilerinin çok barış yanlısı ve uzlaşmacı bulduğu bu konuşma artık Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Belediye Başkanının aldığı küstahça tavrı çok iyi özetliyordu. Birlikte okuyalım: “Bir Kürd evladı olarak derim ki askere sıkılan kurşun bana da sıkılsın!” Bu cümleyi görüp sakın Baydemir, günah çıkartıyor, PKK’nın yaptıkları için özür diliyor ya da teslim oluyor falan zannetmeyin. Diyor ki devamında “Türk aydınları, siyasetçileri de desin ki gerillaya sıkılan kurşun bana da sıkılsın!” İşte bu, bundan sonra en çok duyacağımız karşılaştırmalardan biri olacak. Dağda çatışan teröristle, şehit düşen Mehmetçik birdir, dağdaki teröristle şehit düşen öğretmen, doktor, hemşire birdir, dağdaki teröristin anasıyla, onların anaları da aynıdır, acıları aynıdır ve o teröristin de adı “gerilla”dır. İşte propaganda bu. Hainlerin gerilla adı altında tarafa dönüşmesi ya da başka bir deyişle zalimlerin mazluma dönüşmesi... Baydemir devamında Türk analarına sesleniyor ama şehit analarından özür dilemek için falan değil: “Sizin yaşadığınız acı elbette büyük acıdır. Kürt annelerinin yaşadığı acı da bir o kadardır. Sizin bir mezar taşınız var. Bu coğrafyadakilerin bir mezar taşı bile yok. Acıları yatıştırarak ortak barışa ulaşamayız. Bütün askerlerin, gerillanın, polisin gelin acısını ortaklaştıralım. Çanakkale’de olduğu gibi Ankara’da, Diyarbakır’da birlikte yaşam anıtı kuralım.” Baydemir sanki o “mazlumların” sesi olmuş. Sanki bu ülkede huzur bozan, öldüren, yakan, yıkan bir terör örgütü yok da yakan yıkan öldüren bir Ordu var ve buna karşı yaşam mücadelesi veren acılar içinde bir PKK! Kimileri bu konuşmadan çok heyecanlanmış olabilir ama gerilla dediği o teröristler için belediyenin ambulanslarını devreye sokan bu belediye başkanının “barış kokulu” konuşması bizde sadece yeni bir nefret yaratıyor. “Öldürmekle sorun çözülmez” diyor. Bunu neredeyse 30 yıldır öldürerek sorun çözmeye çalışan bir terör örgütünün destekçisi söylüyor. Hatta öldürmek dışında gündemi olmayan, Diyarbakır’da öldüren, İstanbul’da, Balıkesir’de, Mersin’de öldüren, otobüste, bir köy okulunda, hastanede öldüren ve öldürerek beslenen, kanla büyüyen bir terör örgütünün destekçisi... Hatta barış çağrıları yaparken bile öldürmeye devam eden, askerlerimizi şehit eden bir terör örgütünün destekçisi. Barış söylemini ortadan kaldıran Kürtlerdir Aynı gün Ahmet Türk de bir konuşma yapıyor: “İnatla ısrarla barışı özgürlükleri kovalayacağız. Bundan kimsenin endişesi olmasın. Barış bitti diyenlere de yanıt vermek istiyoruz. Barış söylemini gündemden kaldıran Kürtler olmayacaktır!” Alın size bir barış palavrası daha! Bu topraklarda barış söylemini ortadan kaldıran Kürtler değil miydi? 25 yıldır neyi tartışıyoruz ki? Bu kadar büyük bir yüzsüzlük dünyanın hiçbir yerinde yaşanmamıştır sanırız. Bu kadar çok öldüren ve aynı zamanda bu kadar çok güvercin uçurup barış çığlıkları atan bir örgüt daha olmamıştır. Bu kadar nefret dolu olup da bu kadar çok sevgi sözcüğü kullanan aynı zamanda... DTP’liler tüm mitinglerinde, tüm eylemlerinde bunu yapıyor ve alışık olmadığımız bir şey değil aslında. Kürtleri barış kelebeğine döndürmedikleri de ortada, gelen şehit cenazelerine bakılırsa. Ancak bu konuşmaların hedefi Kürtler değil elbette. Bu konuşmalarla bizi hedef alıyorlar. Türk insanınını, Türk anasını, her zaman kucak açmaya hazır bekleyen ne yazık ki biraz da “saf” Türk milletini... Türk analarına sesleniyorlar “Sizin mezar taşınız var bizim yok” diyerek... Oysa bizim mezar taşlarımızın sebebi sizsiniz. Mezar taşı falan istemiyor ki Türk anası. Sizin öldürme özgürlüğünüz olmasaydı bizim analarımızın da mezar taşı olmayacaktı! Evet belki de PKK’nın durumunu en iyi açıklayan şey bu. Bu ülkede Kürtlerin çok büyük bir özgürlüğü var, tüm özgürlüklerden üstün. Öldürme özgürlüğü... İstediği gibi, her yerde, her durumda, her tartışmanın ortasında, canice, hayvanca, silahla, bombayla, tarayarak, kamyonla hatta! Sonra da mezar taşımız yok diye hayıflanıyorlar. Öldürme özgürlüğünden daha büyük bir özgürlük mü, hak mı olur ki mezar taşı gibi faniliğin peşine düşüyorsunuz. Bırakın bizim analarımızın da bir mezar taşı koyma özgürlüğü olsun. Ve onları sakın sizin analarınızla kıyaslamayın. PKK’lının anasıyla şehit anası bir mi? PKK’lıların analarını görüyoruz son dönemde gazetelerde, televizyonlarda. Hele bir tanesi var ki 7 çocuğu da PKK’lı ve ölmüş. Bu kadının acısına ortak olmamız bekleniyor. Kendisini şehit analarıyla bir tutuyor. Çocukları, öldürmek için dağa çıkmış bu kadınla, evladını vatan için eline kına yakıp uğurlayan ve evladı o kadının çocuklarının kurşunuyla şehit düşen bir ana arasında ne gibi bir benzerlik olabilir ki? Bir ana ki evladı öğretmen, doktor, hemşire ya da asker ve Güneydoğu’da görevli. Onu tarayarak öldüren bir PKK’lı bir gün çatışmada öldüğünde onun için ya da anası için üzülecek miyiz! Biz o “anaları” PKK’nın eylemlerinde görüyoruz, Nevruzlar’da, Barış mitinglerinde sarı-kırmızı-yeşil renkli bantlar takarakken... “Apo bizim önderimiz” diye bağırırken, halay çekerken görüyoruz. Bu “analar” biliyoruz ki dağdakilerin en büyük destekçisi. “Anaların ideolojisi olmaz” diyen Tayyip de, “acılarımız ortak” diyen PKK’lılar da çok iyi biliyor ki anaların bal gibi ideolojisi olur. Onların anası ne “kahrolsun PKK” diyebilir ne de Apo’yu lanetleyebilir. Bunu demedikçe de onlar için üzülmüyoruz çünkü Türk milleti için dağdaki terörist de birdir, şehirde ona destek veren anası da... O yüzden analarımızı bu işe karıştırmaktan vazgeçsinler! Hele hele bir kaç istisnadan yola çıkarak Türkçe bilmeyen Kürtçe konuşan şehit anneleri demogojisini bıraksınlar. Bu ülkede PKK kurşunlarıyla şehit düşen askerlerin doğum yerleri de, annelerinin konuştukları dil de, şehit cenazelerinin gösterilere dönüştüğü iller de belli. O kadar çok varsa bu bahsettikleri örnekler, Diyarbakır’da, Hakkari’de, Şırnak’ta da PKK’yı protesto gösterilerine dönüşen şehit cenazeleri düzenlesinler de görelim. Ama yapamazlar... Bu bahsettikleri analar için Apo önderdir, “sayın”dır. “Sağlığın sağlımızdır” pankartını açan kadınlardır bunlar. Bu kadınları aklamaya çalışanlar da Apo’yu aklamaya çalışmaktadırlar aslında. Apo’yu aklamaksa onu affedip Meclise sokacak girişimi başlatmakla eşdeğerdir. Yani bu işin görüldüğü gibi pek de analık duygusuyla alakası yoktur. Yol haritasını bir teröristbaşı mı çizecek? Tüm Türkiye Apo’nun ağzından çıkanlara kilitlenmiş durumda. Bu kadar çok şehidin sorumlusu olan bir katil, Türkiye’nin kaderini belirleyecek bir yol haritası çiziyor: “Ortak vatan Türkiye ve Kürdistan’dır. Kürtler hem Türkiye’yi hem de Kürdistan’ı ortak vatan olarak kabul edecekler. Türkler de hem Türkiye’yi hem de Kürdistan’ı ortak vatan olarak bilecek.” Bunda şaşıracak bir şey yok elbette. Adam 30 yıldır bu fikri kabul etttirmek için öldürüyor ve öldürtüyor. Birleştirici ve bütünleştirici dedikleri bu yol haritasını Türkiye günlerdir bekliyor. Apo ordusu olan, bayrağı olan yeni bir devletten bahsederken herkes açmış ağzını sadece dinliyor. Sahi ne oldu da ülke bu noktaya geldi? Bundan beş sene önce bu ülkede bunları tartıştırmazdık biz. İdamla yargılanan bir teröristbaşından, şu an yaşamayı hak etmeyen bir caniden bahsediyoruz ve onun isteklerini kabul etsek mi etmesek mi noktasındayız. Türkiye’de yer yerinden oynardı bunları tartıştığınızda. Ancak şimdi demokrasi diyerek, insan hakları diyerek bize kırmızı çizgilerimizi tartıştırıyor, kabul edilmez bulduğumuz bölünme fikrini dayatıyorlar. Apo 160 sayfalık bir yol haritası hazırlıyor, “birleştirici ve demokratik bir program” adı altında. Devletin resmi dilinin Türkçe olmasına da bir itirazı yok! Ama 20 milyon insanın dilinden bahsediyor. Hangi 20 milyon? Kendileri bile Türkçe düşünüp Türkçe yazarken, Türkçe konuşurken, bölünme fikrini bile Türkçe savunurken “dilin örgütlenmesinden” bahsediyor. Yani bizim Kürtçe yaratma operasyonu dediğimiz şey. Oturup tartıştığımız, dikkate aldığımız şeylere bir bakın! Tekrar Osman Baydemir’in “barış” konuşmasına dönelim. Diyor ki “‘Gelin adalete güvenin, adalete sığının’ diyorlar. Hangi adalete güveneceğiz? Panzere taş attı diye 25 yıl ceza veren adalete mi güveneceğiz?” Aslında çok haklı! Hangi adalete güveneceğiz gerçekten! 25 yıl boyunca Türkiye’yi bir kan gölüne çeviren bir hainin asılmayıp beslenmesine göz yuman, asılmayıp bizi yönlendirmeye çalışmasına izin veren, yazıp çizmesini, ahkam kesmesini seyreden, yol haritalarını ciddiye alıp kan kokan konuşmalarına kulak veren bir adalete nasıl güveneceğiz? Öyle bir adalet ki analarımızla onların analarını bir tutan bir adalet. Bugün şehit analarının sokağa çıkıp eylem yapmaya bile cesaret edemediği bir ülkede, anaları hiç meydandan inmeyen teröristlerin çığlıklarını dinliyoruz. Adına da barış diyorlar! Hainlerle masaya oturulmaz Düşünsenize Mustafa Kemal’in daha 1922’lerde başlayan bu hainliğe barış diye cevap verdiğini. Hani İkinci İnönü Savaşı’nda Koçgiri Ayaklanması’nı başlatan hain Kürtleri ciddiye alıp cevap verdiğini, ya da Şeyh Said ile barış müzakereleri imzalamaya çalıştığını ya da Seyit Rıza’yla... Dersim’de bomba yağdırırken isyancıların üzerine, düşünsenize “Paşam, acaba bir de onları dinlesek, çözüm üretsek mi acaba” deme cesaretinde olabilecek bir Ordu Komutanının olabileceğini! Bugün bu isyancıları kahraman ilan eden torunlarıyla tartışıyoruz barışı! “Yurtta Barış Dünyada Barış” diyebilen ve bu sözünü tüm dünyaya kabul ettiren bir önderdir Atatürk ama hiç bir zaman hainlerle, düşmanlarla masaya oturmamıştır. Bu sözünü de düşmanı tamamen attıktan sonra söylemiştir. Yoksa onun da kafası en az bizim kadar barışa çalışmaktadır, o da en az bugünün barış havarisi aydınları kadar barışseverdir, insancıldır. Ancak barış dediğiniz olgu bir isyanın ortasında bir saldırının ortasında dile getirilmez. Saldırıya saldırıyla cevap verilir. Saldırıyı başlatandan barış dilmek ise son derece komiktir. Bu Irak’a saldıran Amerika’nın, Filistin’i kana bulayan İsrail’in barış diye bağırması kadar komiktir. PKK’nın meydanlardaki barış çığlıklarını dinlemek ise, bugün Amerika’dan barış dilenmek, dün ülkemizi işgal eden emperyalistlerden barış dilenmek kadar yersizdir, onlarla masaya oturmak kadar haincedir bugün PKK’yla masaya oturmak! Şimdi onların anaları için üzülmemizi istiyorlar... Tıpkı 11 Eylül’de ölen Amerikalılar için üzülmemizi istedikleri gibi, Irak’ta ölen Amerikan askerleri için üzülmemizi istediklerimizi gibi... Onlar için üzülmemiştik, Londra için ağlamamıştık örneğin. Bugün de hainlerin çocukları için de, anaları için de üzülmüyoruz. Analarımızın acısıyla onların acısının bir tutulmasını ise hiç mi hiç kabul etmiyoruz. Bakın onların çocukları 1 Eylül’de Apo posterleriyle meydanlarda iken, bizim çocuklarımız 30 Ağustos’ta “Ülkemiz bölünmesin” diye ağlıyordu! Artık bu çığlığa kulak verecek bir irade istiyoruz! Kimden mi? Sadece bizden, kendimizden, ağlayan o kız çocuğunun anasından, babasından, “Şehidine sahip çık Türkiye” dediğimizde “elbette” diyen o teyzeden, amcadan, kaygı duyan herkesten... Türk’ten...
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||