|
 |
Prof. Dr. Türkkaya Ataöv
ABD'nde
oy avcılığı-28
Obama’nın başkan olmadan önce bastırdığı iki kitabı, seçim konuşmaları, kendini tanıtıcı ağarası (internet) açıklamaları ve danışman diye atadığı kişilerin seçimi, geçen dönemden kendine aktarılan siyaseti temelden destekleyeceğini gösteriyor. Ülkemize geldiğinde de Türklerin ne yapması gerektiğine ilişkin yönergeleri genel yaklaşımında, ayrıntıda kalan ve özü değiştirmeyen bir anlatı (üslûp) dışında, bir önceki Bush’dan çok ayrı olmadığını, giderek Amerikan yayılmasının gereklerini kimi zaman daha bile belirgin ve buyurgan söylediğini belirtmeliyim.
Önce, Obama’nın yayımlanmış iki kitabı var. “Babamdan Düşler” başlığını taşıyan biri yaşamının
çocukluğu ve gençliği üstünedir. Öteki de “Umudun Atağı” ya da “Küstahlığı” biçiminde çevrilebilir. Başlıktaki sözcük her iki anlama da geliyor. Kendisi büyük olasılıkla “atak” demek istiyor olmalı. Ancak, ben çıktığında alıp okuduğum bu kitabın içinde, özellikle sağa, sola serpiştirdiği yargılarında umut ya da umudun yürekliliğini görmedim.

Önce, Obama’nın yayımlanmış iki kitabı var. “Babamdan Düşler” başlığını taşıyan biri yaşamının çocukluğu ve gençliği üstünedir. Öteki de “Umudun Atağı” ya da “Küstahlığı” biçiminde çevrilebilir. Başlıktaki sözcük her iki anlama da geliyor. Kendisi büyük olasılıkla “atak” demek istiyor olmalı. Ancak, ben çıktığında alıp okuduğum bu kitabın içinde, özellikle sağa, sola serpiştirdiği yargılarında umut ya da umudun yürekliliğini görmedim.
|
|
Bu ikinci kitabında oraya buraya sıkıştırdığı düşünceleri Obama’nın toplumda temel değişiklik aramadığını yeterince kanıtlıyor. Bu kitabından kısa alıntılar yaparak değişimden yana sözde ilericiliğine ilişkin değerlendirmelerin dayanaksız olduğunu göstermeğe çalışacağım. Seçimlerde rakibi olan Cumhuriyetçi Parti örgütünün onu karalamak için yaydığı “solcu” benzetmesinin Obama’ya ilişkin bu yanlış yargının sürüp gitmesinde de bir rolü var. Obama’nın seçim sırasındaki basın sözcüsü Tommy Victor onu “ilerici” saymayanlara karşı sert çıkışlar yapmıştı. Kendilerini siyaset yelpazesinin solunda gören kimi Amerikalı yazarlar Obama’yı sahneye sanki gerçek bir seçenek girip oturmuş gibi değerlendirdiler. Ancak, Amerika’da sözde “liberal sol” dedikleri kavramı sarıp sarmalamış olan umutsuzluk, ilkesizlik ve dar bakış Obama’da “ilerici” bir bağdaşık görebilir. Örneğin, The Nation dergisi yazarlarından George Scialabba’nın görüşü budur.
Kanımca, aradığımız yanıt Obama’nın kendi kitabındadır. Doğru tanı şu: Obama sermayeci düzenin ateşli savunucusudur. Daha yüzünde tüy bitmemiş yaşlarda kimileri büyük para sahiplerini eleştirdiklerinde kendinin rahatının kaçtığını söylüyor. Günümüz küreselleşmesinin babası eski başkan Ronald Reagan’ın seçim başarısını “Amerikalıların düzeni özlemiş olmalarıyla” anlatıyor. Bush’un 2004 seçimlerindeki Demokrat rakibi Senatör John F. Kerry ile kendinin daha düne değin çekiştiği, ama sonra Dışişleri Bakanlığına getirdiği eski Senatör Hillary Clinton’u “kapitalizmin erdemlerine” ve “ABD’nin askerî üstünlüğünün korunmasına” inanmış kişiler olarak alkışlıyor. Eski Başkan Bill Clinton’un “serbest pazar” yaşam biçiminin kapılarını daha da açarak “yoksullukla savaşımda kişisel sorumluluk aldığını” savunup onun da “görmezden gelinmez biçimde ilerici” olduğunu söylüyor. Demokratların tümüne genel bir öğüdü de şu: “Merkezden fazla uzaklaşmayın.” Kendi partisinden kimilerinin “aşırı partizanlık” yaparak uçlara kaydıklarını da eklemeyi unutmuyor. Obama’nın “uç” gördüklerinin genel adalet ve Amerikan buyurganlığının dışında küresel barış olduğunu söyleyebilirim.
Obama 1929 Büyük Ekonomik Bunalımı Amerikan toplumunu birden vurduğunda o zamanki Başkan Franklin Delano Roosevelt’in (FDR) sınırlı “Yeni Paylaşım” (The New Deal) uygulamalarını bile fazla buluyor. Oysa, FDR geçmişte

Bush’un 2004 seçimlerindeki Demokrat rakibi Senatör
John F. Kerry ile kendinin daha düne değin çekiştiği,
ama sonra Dışişleri Bakanlığına getirdiği eski Senatör
Hillary Clinton’u “kapitalizmin erdemlerine” ve “ABD’nin
askerî üstünlüğünün korunmasına” inanmış kişiler olarak alkışlıyor. Eski Başkan Bill Clinton’un “serbest pazar” yaşam biçiminin kapılarını daha da açarak “yoksullukla savaşımda kişisel sorumluluk aldığını” savunup onun da “görmezden gelinmez biçimde ilerici” olduğunu söylüyor. |
|
bir eşi görülmemiş bu bunalımla yüz yüze gelerek çıkış yollarını ararken, halka açık konuşmasının daha ilk tümcelerinde “bu ülkede benden daha kapitalizm-yanlısı yoktur!” demişti. Obama 1930’ların derde deva olmayan bu sınırlı yaklaşımını bile gereksiz bularak “küreselleşmenin koşulları değiştirdiğini” yazıyor. Son üç sözcük yanlış da değil. Günümüz küreselleşmesi doğal kaynakları, kendi halklarından önce dışarıyı besleyen ürünleri ve ileri endüstri ülkelerinden satın aldıkları işlenmiş mallarla çevre ekonomilerini Amerikan tekelci sermayesine öylesine bağlamıştır ki, koşullar gerçekten değişmiştir. Artık soyulan ve sömürülen toplumlar, ülkeler ve anakaralar stratejik maddeleri, ucuz emeği ve yabancıların buyruğundaki askerî üslerle Amerikan ekonomisinin batmaması için üstlerine düşen ‘görevi’ yerine getirme yarışı içindeler.
Amerika’ya bağımlı küreselleşmeye karşı, kimi sömürge ya da yarı-sömürge ülkelerde yeni anlayışta ulusal bir sol da oluşmuştur, ama Obama’ya göre, 1968’in “Yeni Sol” düşünceleri “Yeni Sağ”ın tepkisine yol açmış, daha çok buyurganlık getirmiştir. Ona kalırsa, Amerikan halkı kendi yönetiminden yalnızca alçak gönüllü beklentiler içindedir. Başka bir deyişle, halkın kendi de temel değişimler istemiyor. Obama bu kitabında kendi halkına da eşitlik, adalet ve özgürlük yüce düşüncelerini yakıştıramıyor. Amerikan halkı, hele sınıf çelişkilerinin önceleri hiç görülmemiş boyutlara ulaşmış olduğu gerçeği karşısında da mı yalnız “alçak gönüllü” beklentiler içindedir? Halkın, en azından bir bölümünün azgın ve yabanıl bir eşitsizlikten yakındığı doğru değil mi? Obama’nın insanca yaşam isteyenleri Marx’ın ve Yeni Sol’un izlerini süren “kaçıklar” diye tanımlaması dengeli bir yaklaşım mı? Onun “gerçekçilik” diye övdüğü yaklaşım bugün ekonomik gücü ve siyasal iktidarı ellerinde tutanların tekelci sermaye yararına ve kanlı savaşlar yöntemini de kullanarak yoksulları daha da yoksulluğa itmek değil midir?
Obama’ya kalırsa, Amerikan Anayasası buyurganlığa karşı yeterli bir kalkandır. Geçmişin ünlü siyasetçilerinden Senatör Robert C. Byrd Anayasa metnini cebinden eksik etmez ve ikide-bir çıkarıp dinleyenlere sallar dururmuş, Obama da ondan öğrenerek yeni bir Anayasa kitapçığı edinerek bir kez daha okumuş ve cebine yerleştirmiş. Ne var ki, o metin Amerika’nın bugün nasıl yönetildiğini göstermez. Metindeki “kuvvetler ayrımı” gibi sözde temel ilkeler bile geçerliliğini artık yitirmiştir. Obama bir orada yazanlara, bir de günlük yaşama, en azından örneğin Yüce Mahkemenin 1789’da ilk kurulduğundan bu yana aldığı birçok kararın kimlere nelere patladığını anlamağa çalışsın.
Hukukçu Obama’nın A’dan Z’ye (Ableman v. Booth davasından Zorach v. Clauson örneğine) tüm yargı sonuçlarını bilmesi gerekir. Örneğin, “sekizde-bir siyah kanı var” diye trende beyazlar vagonundan zorla atılıp tutuklanan Plessy’nin sonunda nasıl haksız bulunduğunu ya da Çinli Ça Çin Ping’in Amerika’ya sokulmamasını ya da Dred Scott’un yüzüne okunan “Köle özgür olmaz” kararını. Daha başkaları mı? US v. Ryan, US v. Stanley, Robinson v. Memphis & C.R. Co. davaları... Amerikan siyasal yaşamına hayranlığını haykırmadan önce, birçok kararın ne denli demokrasi karşıtı olduğunu bir anımsasın. Böylece, Anayasadan bu yana köprünün altından ne suların aktığını iyi öğrensin. Philadelphia’da 1787’de yer alan Anayasa toplantısında değil, 21’inci yüzyıldayız. Yalnız eskilerde ünlü Haymarket olayı gibi patlamalarda hak arayanlar değil, daha dün denecek geçmişte Senatör Joseph R. McCarthy’nin pençesine düşenlerle 11 Eylül 2001 saldırısından ötürü haksız yere tutuklananlar ve daha niceleri Amerikan toplumunda kan ağladı.
ABD’nin gerçekte nasıl yönetildiğini ırksal, budunsal ve dinsel baskıları yaşamış Amerikan yerlilerine, Afrika kökenlilerine ve demokrat aydınlara, artan işsizlik ve alım gücü durmadan düşen ücretlerle iki yakasını bir araya getiremeyenlere, tekelci sermayenin kazancını yukarı fırlatan tüketim furyası kurbanlarına, bir Wal-Mart yöneticisinin maaşının kendininden tam 897 kat fazla olduğunu bilen bir Wal-Mart işçisine, para babalarının buyruğundan çıkmayan kitle iletişim ağının yaymacasına katlanmak zorunda kalanlara, ardı arkası kesilmeyen savaşlarda ölenlerin ailelerine ve birer işkence yuvasına dönüşmüş olan Amerikan zindanlarında yaşam eskitmiş olanlara sorup öğrenmeli!
Obama kitabında siyaset biliminin ünlü düşünürlerinden (Leviathan yazarı) Thomas Hobbes’a ve (Yönetim Üstüne İki Deneme’nin yazarı) John Locke’a göndermeler yapıyor, ama “cumhuriyet” ile “demokrasi”yi birbirine karıştırıyor ve bu yanlış yolu izleyerek Amerika’da “halk yönetimi” olduğu aldatmacasını yineliyor ve okuyanı da bu düşünceye kazanmağa çalışıyor. Derme çatma okul kitaplarının etkisinden bu yaşında bile kurtulamayarak, Başkan Abraham Lincoln’un köleliğe karşı olduğu için İç Savaşta (1861-65) Kuzey’in zaferine önderlik ettiğini sanıyor. Oysa, savaşın da yenginin de gerçek nedeni endüstrileşmiş Kuzey’in tarım ekonomisindeki Güney’i kendine bağlı kılmaktı. Obama’ya kalırsa, gene Başkan Woodrow Wilson da halkların kendi geleceklerini özgürce saptamalarından yanaydı. Oysa, aynı başkan Haiti ve Dominik Cumhuriyeti’ne saldırma buyruklarını veren kişiydi. Söz konusu ilke bir sol düşünceydi ve onu ayrıntılı biçimde ileri süren de V. I. Lenin’di. Sınıf düşmanından aktarmış, el çabukluğuyla kendi ilkesi gibi sahip çıkmak istemiş ve ilk örnek olarak Anadolu’da koca toprak parçalarını Ermenilere vermeyi düşünmüştü. Doğu Anadolu’da hiç bir yerde çoğunluğu olmayan Ermenilerin kendilerinden olmayanlara karşı yüz binlere ulaşan budunsal temizliği zaten daha Birinci Dünya Savaşının daha ilk aylarında başlamıştı. Bu kıyımın üstüne bir ilke oturtma çabası içinde olan Wilson bu Hıristiyan azınlığın Orta Doğu ve Kafkaslar’ın o yöresinde ileride Amerika’nın çok işine yarayacağını da tasarlıyordu. Obama tarihi avutucu bir masal gibi okuyor ve bir çocuk bilgisizliğiyle algılıyor.
Kitabındaki düşünce incilerine bakarsak, Obama 1945-sonrasında (sözde B.M. Para ve Malî Konferansı, ama gerçekte Amerikan büyük sermayesinin sultasında) Bretton Woods toplantılarının (1-22 Temmuz 1944) Dünya Bankası ile IMF’nin küresel ortak soygunlarını, Truman’dan başlayarak sırasıyla Eisenhower, Kennedy, Johnson, Nixon, Ford, Carter, Reagan, Baba Bush, Clinton ve Oğul Bush gibi ABD başkanlarının Amerikan egemenliğini yayma amaçlarını gizleyen (yerine ve zamanına göre) komünizm ya da terörizm karşıtlığını, para babalarıyla Pentagon’un (son zamanlarda Hıristiyan köktendinciliğinin de eklenmesiyle) elbirliğiyle ‘vur-soy-kap-kaç’ eylemlerini ve CIA’nın bir haber alma örgütü olmanın çok ötesinde iktidar deviren, ülke bölen ve deniz-aşırı yerlerde kendi adaylarını yönetime taşıyarak “devlet içinde devlet” niteliğini anlamışa benzemiyor. ABD yönetiminin şimdiki doruğunda bulunan ve “değişiklik” duyurumlarıyla Beyaz Saray’a taşınmış olan Obama ırkçılık, tekelci sermaye, çekirdekli bombaları da olan büyük vurucu gücü ve emperyalizmi birbirine bağlayan oluşumu gerçekçi bir gözle değerlendiremiyor. Bu durumda, kime nasıl bir “değişiklik” getirebilir? Emperyalizmin “sınıf temelini” bir efsane sayacak denli ilericilikten payını almamış.
Siyah derili ve insan hakları savunucusu Martin Luther King Vietnam Savaşı’nı bir emperyalizm ve ırkçılık oyunu olarak görüyordu. Vietnam Savaşı salt ölü sayıları olarak ülkesini savunan iki milyon yerliyle 58.000 Amerikalıya patlamıştı. Obama bu sonuncuların her birinin adının üstüne kazındığı uzun Washington anıtını gördü, kuşkusuz. King’in öldürülüşünün kırkıncı yılında bile ona ilişkin törenlere katılmaktan ürken Obama’nın bu siyah yurttaşına kulak asmadığını varsayalım. Öte yandan, askerî-endüstri işbirliğinin böylesine ölçülere varışını veda konuşmasında eleştiren Dwight D. Eisenhower eski başkanlardan biri değil miydi? Obama bu birlikteliği bilimsel olarak açıklayan bunca kuramsal yayından haberli değil, ama hiç değilse o konuşmayı alıcı gözle bir okusun! Görsün ki, Amerikan toplumunda Anayasada olmayan neler var ve yönetime gerçekte kimler egemen!
Yıllardır sürdürülen Afganistan ve Irak savaşlarında Hazer Denizi ve çevresinin petrolü ile doğal gazına ve eski Mezopotamya toprağının zengin ham maddelerine el koyma isteğine doğru bir tanı koydu mu? Bu temel nedeni değiştirecek adım attı mı? Bu kanlı ve sürekli müdahalelerin hukuk-dışı, ırkçı, soyguncu ve yayılmacı olduğunu üstüne basarak kendi toplumuna ve dünya kamuoyuna söylemeden ne gibi bir “değişiklik” söz konusu olabilir? Afgan, Irak ve Amerikan halklarının büyük çoğunluğu savaşlara karşı değil mi? Obama’nın tutumu da sömürgen azınlıkların ayrıcalıklarını savunmak değil mi? Yoksa artık unutulmağa başlanmış olan “değişiklik”ten geriye kalan ‘emperyalizm desteğindeki Kürt değişimi’ mi? Parola gerçekten “değişiklik” ise, Venezuela’ya değişiklik getiren Hugo Chávez değil mi? Obama onun neden “yanlış yolda” olduğunu söylüyor. Doğru yol Amerikan tekellerinin çizdiği soygun ve sömürü yolu mu?
Obama’ya göre, Amerikalılar dünya işlerinden ellerini çekiyorlarmış. Kendi halkında böyle bir eğilim görüyormuş. Sanırım, bu yanlış bilgiyi dünya için bir tehlikeymiş gibi sunuyor. Keşke öyle olsa da, yeni bir uluslararası ilişkiler ortamına doğru bir adım atsak. O zaman da, bu yolu kesecek öteki yayılmacı devletler boşluğu doldurmağa çalışacak. Uzak topraklardaki askerî savurganlıktan bıkmış, artan ölü sayılardan yılmış ya da neyi niçin istediklerini bilmeyen Amerikan yurttaşları arasında belirli koşullarda, sınırlı ve kısa süreli bir “kendi kabuğumuza çekilelim” yollu bir eğilim oldum olasıya vardır. Bu tavır daha çok başka ulus-devletlerle uğraşmak istemeyen ve ötekilerin resmen temsil edildikleri Birleşmiş Milletler Genel Kurulu gibi kuruluşlara düşmanlık biçiminde kendini gösterir. Bu sapmalar Amerikan yönetiminin emperyalizmden ya da halkının yayılmanın getirdiği kazançlardan geri döndüğü anlamına gelmez.
Zaten, Obama da böyle bir oluşumdan yana değildir. Kendi temel yaklaşımında şu inanç var: ABD gücünü serbest pazar ekonomisine dayalı sermayeci düzene borçludur. Ona göre, bu yaşam, çalışma ve bölüşüm biçimi girişimcileri kamçılamış, buluşları hızlandırmış ve kaynakların kullanımına yol açmıştır. Ona sorarsanız, buna karşı çıkanlar mantıksız düşünen solcular, buyurganlık alışkanlığından kurtulamayanlar ve aklından zoru olanlardır. Obama’nın bu yaklaşımı onun sıradan bir kahvehane dedikoducusu düzeyinde çakılıp kaldığını gösteriyor. Dünyada kapitalizmi ve emperyalizmi ondan daha bilimsel inceleyebilen yüzlerce milyon insan var. Son sözünü ettiklerim (yani Türkiye ve Arap halkları, İranlılar, Hindistan’dan Melezya’ya ve Filipinler’e öteki Asya halkları, Afrika ve Lâtin Amerika’nın milyonları) Obama’nın bilmez göründüğü ve üstünde durmadığı şu yaşamsal gerçeğin bilincindedirler: Onun hayran olup övdüğü insan ilişkileri Amerika’daki ülke zenginliğinin yarısını nüfusun %1’inin eline vermiştir ve tüm kürede yaşayanların ancak %4’ünden biraz fazlasını oluşturan Amerikalılar çevre kirliliğinin en az üçte-birinden sorumludur.
Obama’nın kendine oldukça yakın bir konuda da bilgi eksikliği göze çarpıyor. Yukarıda değindiğim konuların ya toy bir izleyicisi ya da konumunu bilinçli olarak seçmiş bir oyuncusu olması yanında, deri renginden ötürü türlü biçimde ayrıma uğramanın “artık geçmişte kaldığına” inanıyor. Bu konuda da aydınlanabilmesi için, en azından Joel Feagin ile Michael Brown’un son kitaplarını okumasında yarar var. Bu temel gerçekle bağlantılı olarak, işsizlik, sağlık, eğitim ve cezalandırma sorunlarının artan ölçülerde beyaz olmayanları vurduğu ve bu alanlardaki farkların daha da büyüdüğü yadsınamaz. Obama’nın imza attığı metin bu konuda da şaşılacak derecede yavan, yanlış ve içeriksizdir.
|