![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
Kaya Ataberk TKP 30 Ağustos’a sahip çıktı
Türkiye’de Marksist sol yıllardır Atatürkçülük, Ulusal Kurtuluş gibi en önemli meselelerde ne tavır alacağını bilemez. Hatta bu kesimin önemli bir bölümü tamamen sapkınlaşmış bir şekilde emperyalizmden ya da kapitalizmden ziyade Atatürk karşıtlığında kendini tanımlar. Ancak son yıllarda özellikle TKP’nin belli önemli çıkışları bu kısırdöngüyü az çok değiştirmenin yollarını arıyor. TKP ilk olarak “yurtseverlik” kavramını kullanmaya başladığında, bu bile “sol” içinde önemli bir polemik meselesi olmuştu. Ardından TKP’nin Ergenekon operasyonu karşısında EMEP ya da SDP gibi AKP’liden daha AKP’li bir tavır almaması ayrımı derinleştirmişti. Sonrasında TKP’nin “Cumhuriyete sahip çıkma” söylemini geliştirmesi de bunu atılmış önemli ve doğru bir adım olarak değerlendirmemize neden olmuştu. Son olarak TKP siyasi bürosu, 30 Ağustos zaferinin yıldönümü üzerine önemli bir bildiri yayınladı. Bildirinin başlığı; “30 Ağustos: Başkasının yurduna göz dikenlerin sonu hüsrandır” idi. Bildiride Marksist sol içerisinde yıllardır duyulmayan bir tarzda Ulusal Kurtuluş Savaşı sahiplenildi ve Atatürk selamlandı. Biz bu adımı önemli ve doğru buluyoruz. Fakat TKP’nin hâlâ belli saplantıların pençesinde kıvrandığını da belirtmek durumundayız. Bunlara da ayrı ayrı değineceğiz. TKP’nin bildirisi şöyle başlıyordu: “Bugün 30 Ağustos. Emperyalizmin Anadolu macerası, 87 yıl önce yapılan son muharebeyle nihayete erdi. 30 Ağustos’u selamlıyoruz. ‘Akşehir üstünden Afyon’a’ giden kağnılarla cepheye silah taşıyan kadınlarımızı, adı başka da olsa Arhavili İsmail’in şiiriyle ölümsüzleşmişleri, Kartallı Kazım’ı, İstanbullu Şoför Ahmet’i, Kuvayı Milliye şehitlerini, silahlarını işgalcilere çevirmiş Türk ve Kürt yoksullarını. Erlerini unutmadan, Başkomutanını”. Bildirinin yayınlanmasının ardından AKP “solu” cenahından TKP’ye salvolar da başladı. Tabii bu saldırılar sırasında esas payı TKP’den de çok Atatürk ve Atatürkçülük aldı. Hainlerin “solu” ne Cumhuriyetin faşistliğini ne de Kurtuluş Savaşı’nın uydurmalığını bırakmadılar. Bizim açımızdansa TKP’nin en azından dürüst bir antiemperyalizm yapmak için Kemal’in hakkını Kemal’e verme adımını atması olumlu. Fakat daha bildirinin en başından kendilerini, işin içerisine Kürt yoksullarını katmak zorunda hissetmeleri de önemli bir zaafın göstergesi. Bilindiği gibi bölgelerin Kurtuluş Savaşı’na katılım rakamlarını TÜRKSOLU’nda daha önceden yayınlamıştık. Güneydoğu’nun işgal altında olmamasına rağmen yaptığı yüzde 2’lik katılım oranı bile aslında “silahını emperyalizme karşı kullanan Kürt yoksullarının” sayısının öyle kayda değer olmadığını göstermeye yetiyor. Hatta TKP’nin bildirisinde de Nâzım’dan alıntılandığı gibi Arhavililer, Kartallılar, İstanbullular, Antepli Karayılan’lar bu savaşta vardır. Fakat ne hikmetse Kürt kahramanlar yoktur Destanda… Demek ki, nasıl olmuşsa Nâzım, Kuvayı Milliye Destanı’nda bu Diyarbakırlı, Hakkarili Kürtleri unutmuş! Ama TKP açısından ne biz ne de Nâzım çok inandırıcı değil anlaşılan. TKP, çok eleştirdiği İlker Başbuğ’un da savunduğu “Kurtuluş savaşındaki Kürtler” tezine inanmaya eğilimli. Bu TKP’nin sorunu deyip geçebiliriz. Ama bir soruyu da cevaplamamız lazım. Gerçekten de TKP neden her meselede doğru adımları atmaya başlar da neden konu Kürt meselesi olunca tökezler? TKP, Kürt açılımında neden tökezledi? Dedik ya TKP’nin yumuşak karnı Kürtler. Durum böyle olunca maalesef AKP’nin Kürt açılım karşısında da TKP duraklıyor. Hatta tökezliyor. TKP, 10 Ağustos’ta bir “Barış ve Kardeşlik” bildirisi yayınlayarak konu üzerine kendi görüşlerini açıkladı. AKP’nin Kürt açılımı için Amerikancı ve Barzanici tanımlamasını yaptılar ve bölünme tehlikesine dikkat çektiler: “Masaya yatırılan Türkiye’dir. Türkiye’nin uzun süre önce anlamını yitirse de hâlâ temel belgelerinde durmaya devam eden bağımsızlık, laiklik ve cumhuriyet gibi tarihsel ilerleme değerleri artık birer birer yok sayılmaktadır”. Ardından Kemal Okuyan, Sol dergisinde yazdığı yazısında; “böyle bir çatışmadan kardeşlik çıkmaz, daha ileri bir Türkiye çıkmaz, sosyalizm hiç çıkmaz! Bunun bölünme ile sonuçlanacağına işaret etmek mantıklıdır da bana göre insafsızlıktır. Çatışmanın iç savaşın kendisi yeterince yıkıcıdır ve en ‘dehşetli’ sonucu bölünme olmayacaktır. Bir yerden sonra ne önemi kalıyor?” diyordu. Tabii şunu açıkça görmek gerekir ki, bölünme gerçekte de en “dehşetli” sonuçtur. Bölünme bir kısım insanın güle oynaya çıkıp gitmesi değildir. Bölünme vatanın kaybedilmesidir ve bundan daha acı bir şey olamaz. Gerçekten de bu, kan dökülmesinden de iç savaştan da daha dehşetlidir. TKP’nin Kürt açılımı yalpalamaları bu noktada kalsa gene de çok sorun yoktu belki de. Ancak bildirinin ilerleyen kısımlarında savunulanların ne kadar ağır sonuçları olacağını kestirmek zor değil. “Dillerimizi ve kültürlerimizi istiyoruz” başlıklı bölümde Türkçenin resmi dil olarak kalması ama bölgeden bölgeye farklı dillerin de kullanılması isteniyor. Bununla da yetinilmeyip, Kürtlerin Kürtçe eğitim almaları ve hatta Türklere Kürtçe öğretilmesi savunuluyor! Buradan ne mi çıkar? Kardeşlik mi? Bölünmeden ve Türklerin Kürtleştirilmesinden başka hiçbir şey… Bu da PKK’nın yapmaya çalıştığından başka bir şey değil zaten. Ama TKP, planın “Amerikancı ve Barzanici” bir AKP planı olmasının yanında bir PKK planı da olduğunu görene kadar bu yanlışta ısrara devam edecek anlaşılan. Tüm bunlardan çıkartılabilecek bir sonuç varsa o da solun esas meselesinin enternasyonalizm saplantısından kurtulması zorunluluğu. Kürt açılımında TKP’nin yaşadığı tökezlemenin de tek nedeni milliyetçi olmaması, olmak istememesidir. Milliyetçi olmadan 30 Ağustos ne kadar savunulabilir? En nihayetinde aynı yere dönüyoruz. TKP’nin sınırlarını çizen çerçeve milliyetçi olamaması. Emperyalizme karşı çıkmanın tek yolu milliyetçi olmak çünkü antiemperyalist savaşları ancak ezilen ulusların milliyetçileri vermiştir tarihte. Ve emperyalizme karşı milliyetçi olunmadan solculuk da yapılamaz. Dolayısıyla TKP’nin enternasyonalizmi aşamaması onun sadece antiemperyalizminin, yurtseverliğinin değil, solculuğunun da önündeki engel. Ama onlar bunun farkında değiller. Eğer bu noktada takılmaya devam ederlerse aynı sorunu da yaşamaya devam edecekler. TKP’nin bildirisinde bahsetmek zorunluluğu hissettiği, “idam edilen savaş ve işgal karşıtı Yunan komünistleri” de hiç de gerçekliği olmayan Türklerle beraber savaşan “Kürt yoksulları” da hep gündemlerinde olacak. Ama gerçekler onlar açısından bir türlü en duru haliyle ortaya çıkamayacak. Aslında bu tarihsel çarpıtmalar, günümüze dönük mesajlardır. Milliyetçi olmamak, Kürtlerle ve Kürtlükle mücadele etmemek adına bunlar o bildiriye girmiştir. Ama bugün tüm Kürtler emperyalizmle birleşmiş, işbirlikçi özüne sarılmış durumda ne fayda? Bilindiği gibi Nâzım’lar, Galiyev’ler ve Mustafa Suphi’ler ilk Türk komünistleriydi ve Ulusal Solcu, milliyetçi bir çizginin savunucularıydı. TKP’nin bu ilk Türk komünistlerinin yoluna girmesi en doğrusu olacaktır. İşte o zaman 30 Ağustos’a da, Cumhuriyete de gerçek anlamıyla sahip çıkabilecekler. Ama Nâzım ya da Suphi gibi olmak da öyle kolay değil. Çünkü onlar hem Türk’tüler, hem de soldular. Onlar Türk Solcusuydular. Bu cesareti gösterecek kadar devrimci olmanız dileğiyle…
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
İletişim: İstanbul: 0212 292 65 27 Ankara: 0312 417 27 01 İzmir: 0232 463 59 06 Adana: 0322 456 29 40 |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||