AKP’den yeni yargı atağı
Tüm Türkiye Kürt açılımına kilitlenmişken, AKP stratejik bir adım daha atarak yargı reformuna girişti. Yargı reformu diyorlar ama siz bakmayın, bunların yargı reformu dedikleri şey aslında yargıyı tamamen ellerine geçirmek için yaptıkları bir düzenleme. Gerekçeleri de hazır zaten. Neymiş efendim yargıyı AB’ye uyumlu hale getirebilmek için yaptıkları bir düzenlemeymiş bu.
Konu ile ilgili ilk açıklamayı Adalet Bakanı Sadullah Ergin yaptı. Ergin yaptığı açıklamada, yapılması düşünülen değişiklikler için uluslararası metinlerden referans alındığının altını çizdi.
Yapılması planlanan değişikliğin esas hedefi ise Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ile Anayasa Mahkemesi’nin yapılarının değiştirilmesi olacak. Anlayacağınız HSYK ile Anayasa Mahkemesi’nin üyelerinden bir kısmının TBMM -siz onu AKP olarak okuyun- tarafından seçilmesi hedefleniyor.
Adalet Bakanı Sadullah Ergin tarafından açıklanan eylem planına göre;
Yargıtay ve Danıştay kökenli 5 üye ile birlikte Adalet Bakanı ve müsteşarından oluşan HSYK üyelerinin sayısı 20 veya 21’e yükseltilecek. HSYK’nın doğal üyeleri sayılan Adalet Bakanı ve müsteşarı yerinde kalacak. Yargıtay ve Danıştay kökenli üyeler dışında kalan üyeler ise TBMM ve Cumhurbaşkanı tarafından seçilecek.
HSYK’ya Yargıtay ve Danıştay dışında birinci sınıf hâkim ve savcılar, Türkiye Adalet Akademisi’nin hukukçu öğretim üyeleri ve avukatlar üye olabilecek.
Bunun yanı sıra eylem planında Anayasa Mahkemesi ile ilgili de şunlar planlanıyor:
Bazı kararları siyasi bulunan Anayasa Mahkemesi’nin yapısı bütünüyle değiştirilecek.
Yüksek Mahkeme’nin görev tanımı yapılacak ve yeniden yapılandırılma çalışmalarına başlanacak.
Anayasa mahkemesi’nin üye sayısının artırılması, AİHM gibi dairelerden oluşması, üyelerden bir bölümünü TBMM’nin seçmesi gibi düzenlemeler getirilecek.
Ancak AKP’nin önünde bu değişikliği yapması için bir engel var. O da Anayasa Mahkemesi’nin yapısının değiştirilmesi için Anayasa değişikliğinin şart olması. Mevcut durumda AKP’nin tek başına bu değişikliği gerçekleştirmesi ise mümkün değil. O nedenle muhalefetin desteğine ihtiyacı var. Gerek CHP gerekse MHP yaptıkları açıklamalarla bu yönde bir değişikliği desteklemeyeceklerini belirttiler ama bu muhalefete ne kadar güvenilir bilinmez.
Bununla birlikte Askeri Mahkemelerle ilgili de birtakım değişiklikler öngörülüyor. Buna göre; Askeri mahkeme heyetlerinden subay üyelerin çıkarılması, mahkemelerin askeri alanların dışına çıkarılması, mahkemelerin görev tanımlarının yeniden yapılması ve böylece askeri yargının sadece belirlenecek görevler çerçevesinde çalıştırılması planlanıyor.
Bir de Kürt açılımına uygun olarak mahkemelerde Kürtçe bilen güvenilir kişilerden oluşan bilirkişiler bulundurulacak.
Şayet bu değişiklikler gerçekleştirilirse, AKP uzun zamandır başına bela olan HSYK’dan kurtulmuş olacak. Aynı zamanda Anayasa Mahkemesi de işlevsiz hale getirilecek. Böylelikle Tayyip de özlemini çektiği faşizmi tam anlamıyla kurmuş olacak.
|
Türbandan sonra Kürtçe de Çankaya’da

Hürriyet gazetesi, yine üzerine düşeni yerine
getirerek Kürt sorununun “insani” bir yönünü ortaya koydu. Ama ortada olan tek şey
Türkiye’nin hızla bölünmeye gittiği. |
|
“Önceki akşam Cumhurbaşkanı Gül’ün şehit yakınlarına verdiği iftar yemeğinde çok duygusal bir olay yaşanıyor... Öylesine duygusal ki dinlerken tüylerim diken diken oldu... Şimdi bir an olsun kendinizi o masadaymış gibi düşünerek okuyun...
Gül, iftara gelen şehit yakınlarının gruplar halinde masalara dağıtılmasını istiyor... Her masaya Cumhurbaşkanlığı’ndan bir görevli oturuyor... Görevlilerin elinde bir kart var, bu karta şehit yakınlarının düşünceleri ve talepleri yazılıyor...
Cumhurbaşkanı da kendi masasına oturan şehit yakınlarıyla konuşup düşüncelerini ve isteklerini alıyor...
Gül tek tek konuşurken bir ara hemen çaprazındaki kadına soruyor:
“Peki sizin bir isteğiniz var mı?”
Kadın başını kaldırıyor, Cumhurbaşkanı’na dönüyor, öylece bakıyor... Gül bir kez daha soruyor:
“Sizin benden bir isteğiniz var mı?”
Kadın yine öylece bakıyor... Masada bir sessizlik... Gül de şaşırıyor...
Malum Türkiye şu anda sıcak ve gergin bir dönemden geçiyor... Şehit yakınları çok tepkili... Bu yüzden masadaki sessizlik giderek ağırlaşıyor...
Cumhurbaşkanı bir kez daha sormak üzereyken, yanındaki bir başka şehit yakını Gül’ün kulağına eğilerek şöyle diyor:
“Sayın Cumhurbaşkanım o Türkçe bilmez...”
İşte bu söz masada bir duygu patlamasına neden oluyor...
Gül kısa bir süre susuyor, sonra şöyle diyor:
“Peki o zaman tercüme edin söylediklerimi...”
Evet işte sözünü ettiğim o duygusal atmosfer budur...
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın iftar masasında, PKK’yla çatışırken şehit düşen bir Kürt evladımızın anası Cumhurbaşkanı’yla konuşuyor...
O Kürtçe konuşuyor, Cumhurbaşkanı Türkçe dinliyor... (Fatih Çekirge, Hürriyet, 27 Ağustos 2009).”
Ve sonunda bu da oldu. Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eden en yüksek kurum olan Cumhurbaşkanlığı’nın ikametgahında Türkçenin dışında bir dil yankılandı.
Elbette ki Cumhurbaşkanlığı Köşkü bugüne kadar sayısız davetlere ev sahipliği yaptı. Bu davetlere farklı ülkelerden konuklar da katıldı ve herkes kendi dilini seslendirdi doğal olarak. Ama bu kez durum farklı. Ülke içinde yaratılmak istenen ikinci bir kimliğin sözde diliydi yankılanan. Bu, artık Kürt meselesinde varılmak istenen noktanın ne olduğunu apaçık ortaya koyuyor. İlk kez devletin masasında Kürtçe konuşuldu.
Ayrımcılığı ortadan kaldırmak iddiasındaki Abdullah Gül, geçtiğimiz günlerde şehit aileleri için verdiği iftarda ayrımcılığın daniskasını yaptı. Çünkü söz konusu yemeğe, açılımı destekleyen derneklern üyeleri davet edilmişti. Biliyorsunuz Türkiye’de birden fazla şehit aileleri derneği var. Geçtiğimiz günlerde bunlardan bir kısmı AKP’nin açılım görevlisi olan İçişleri Bakanı ile görüştü. Bazıları ise görüşme talebini geri çevirdi. İşte bu talebi geri çevirenler Gül’ün sofrasında yoktu.
Şehit Aileleri Federasyonu Bakanı Hamit Köse yaptığı açıklamada, Abdullah Gül’ün verdiği iftara Kürt açılımına karşı oldukları için davet edilmediklerini belirterek, “Biz onların açılımına karşı çıktığımız için davet edilmedik. Zaten davet edilsek de onların yemeğini yemek istemiyoruz.” dedi.
Yemekte ise yukarıdaki tiyatro sahnelenerek amaca bir adım daha yaklaşılmış oldu. Özel seçilmiş şehit dernekleri, yine seçilmiş şehit anaları ve Abdullah Gül... İşte oyunun baş aktörleri. Oyunun amacı ise belli. İnsanların duygularına hitap ederek yumuşamalarını sağlamak. Abdullah Gül, Tayyip’le birlikte çıktığı açılım yolundaki en büyük adımlardan birini bu şekilde atarken Türkiye de bölünmeye bir adım daha yaklaştı.
|
Sabah’tan Nazlı’ya sansür

Nazlı Ilıcak

Erdal Safak
|
|
Geçtiğimiz hafta Sabah gazetesinde ilginç bir sansür vakası yaşandı. Şu bakımdan ilginç, Sabah yönetiminin sansür uyguladığı yazarı da Sabah gibi AKP yandaşı olan Nazlı Ilıcak’tı.
Geçtiğimiz hafta İstanbul’da bir okul yıkımı oldu. Vakti zamanında Sabah gazetesinin yöneticisiyken gazeteden ayrılıp Vatan’ı kuran ve sonra da Aydın Doğan’a devreden Zafer Mutlu’nun başında bulunduğu Zeynep Mutlu Vakfı’na ait Kemer Okulları, 500 kişilik zabıta ekibi ve 150 kişilik Jandarma gücüyle İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından yıkıldı. Yıkım gerekçesi okulun kaçak olmasıydı. Gerçi mahkeme yıkımın durdurulması kararı vermişti ama iş işten geçmişti.
İşte Nazlı Ilıcak her nasıl olduysa bu yıkımı eleştiren bir yazı yazdı. Yazıda özetle “Vatan gazetesi Yönetim Kurulu Başkanı Zafer Mutlu’nun, Kemerburgaz’daki Vakıf okulunun binaları, evvelki gün, sabaha karşı, Belediye ekipleri tarafından, ‘kaçak olduğu’ gerekçesiyle yıkıldı.
Zafer Mutlu, Milli Emlâk’tan arsa tahsisi almıştı ama, Eyüp Belediyesi, bu arazinin kendisine ait olduğunu ileri sürüyordu ve Maliye Bakanlığı’nın tahsis ettiği arsayla ilgili açtığı iptâl davasını kazanmıştı. (27 Mayıs 1999) Mutlu, buna rağmen, hem kolej inşaatını tamamladı, hem de Milli eğitim Bakanlığı’ndan okul işletmek için ruhsat aldı. Ortada bir hukuki ihtilâf var. Ama, pekâlâ, uzlaşma yoluyla bu ihtilâfın halli mümkündü. Buna mukabil, yıkım kararı alındı ve icra edildi.
*İstanbul’daki tek kaçak bina Zafer Mutlu’nunki mi?
*Bina kaçak bile olsa, Eyüp Belediyesi, uzlaşma yoluna gidip, bir bedel karşılığı okulların faaliyetini sürdürmesine imkân tanıyamaz mıydı?
*Bu okul, Zafer Mutlu’ya değil de, AK Parti’ye yakın bir işadamına ait olsaydı, böyle bir yıkım kararı uygulanır mıydı?
Türkiye’de çarpık bir düzen var. İktidar, yandaşlarını koruyor, hukuki süreç, daha ziyade yandaş olmayan kişi söz konusu olduğunda akla geliyor. Buna mukabil, kendini güçlü hissedenler, belirli bir dokunulmazlık zırhına sahip olduklarını düşünüp, kanunlara ve düzene uymama hakkını kendilerinde görüyorlar.”
İşte Ilıcak’ın bu yazısı gazetenin Kıbrıs baskısına girdi. Ancak yazı fark edilince baskı durdurulup yazı çıkarıldı. Sabah’ın Genel Yayın Yönetmeni Erdal Şafak, 27 Ağustos günü köşesinden sansür ile ilgili olarak zorunlu bir açıklama yaptı. Şafak, söz konusu yazısında sansür olayını şöyle doğruladı: “Sabah, Çalık Grubu tarafından satın alındığından bu yana kendisine ‘Yandaş’ yaftası yapıştırmaya çalışanlara karşı hukuk mücadelesi veriyor. Bu haksız ve ahlaksız yakıştırmayı yapmaya kalkanlar hakkında maddi ve manevi tazminat davaları açıyor.
Sabah bir yandan böylesine bir mücadele verirken, bir yandan da bir yazarının bazı medya kuruluşları ve mensupları için ‘Yandaş’ sıfatını kullanması, sadece okurlara karşı değil, açtığımız davalarda mahkeme heyetlerine karşı da açıklanması imkansız bir çelişki olmaz mı? İşte o nedenle yazı çekildi. Sağolsun, Nazlı Hanım da anlayışla karşıladı.” Demek ki, Sabah yönetiminin rahatsızlığı ‘yandaş’ lafınaymış. Yazıda o kelime geçince sansür devreye girmiş.
Nazlı Ilıcak da gazete yönetiminin uyguladığı bu sansürü kabullendi. Böyle bir şey gazetecilik onuru ile ne kadar bağdaşır ya da Nazlı Ilıcak’ta gazetecilik onuru ne kadar vardır ayrı bir tartışma konusu ama Nazlı Ilıcak yönetimin yaptığı muameleyi kabullenmiş.
Erdal Şafak’ın yazısının yayımlandığı gün Nazlı Ilıcak da köşesinde Sabah kriterlerine uygun bir okul yıkımını eleştiri yazısı yayımladı. Ilıcak o yazısında “Köşe yazarları, sadece yazdıkları değil, temas edemedikleri konulardan dolayı da sorumlu tutulur. Nitekim, kızım Aslı telefon etti, ‘Anne neden Zafer Mutlu’nun okulunun yıkılması meselesine girmedin?’ diye sordu. Üstelik, bu okulun Mutlu’nun genç yaşta kaybettiği kızı Zeynep’in ismini taşıyan bir Vakfa ait olması, insanı daha da üzüyordu ve etkiliyordu. Aslı’ya, ‘Yazdım ama, bir kazaya uğramış’ cevabını verdim. Dolayısıyla görüşlerimi tekrar etmek vacip oldu. Kısaca özetleyeyim: Ortada bir hukuki ihtilâf bulunsa dahi, üstelik okulların açılmasına bu kadar az zaman kalmışken, Eyüp Belediyesi’nin giriştiği yıkım çok büyük bir hata olmuştur. Kendisi bir şey kazanmadığı gibi, onun yanlış tutumu, ister istemez AK Parti iktidarını da zedelemiştir. Zafer Mutlu’nun bir gazeteci olması, Vatan gazetesinde muhalefet yapması, sadece hukuki saiklerle hareket edilmediği izlenimini doğurmaktadır. Ben de dahil, herkes, aynı soruyu soruyor: ‘Sizin taraftarınız, destekçiniz böyle bir okulun sahibi olsaydı, gene de yıkım ekiplerini yollar mıydınız?’”
Belki de Nazlı Ilıcak sansür olayını kaza diye geçiştirmeye çalışarak durumu idare etmeye çalışmış. Bu arada Sabah’ın kirteri de ortaya çıkmış oldu. Sabah’ta “Yandaş” out, “taraftar, destekçi” in!
|
İnsan değillermiş!
Kim mi? Kim olacak Tarafçılar.
Bunu ben iddia etmiyorum üstelik.
Bizzat eş genel yayın yönetmeni olacak olan Ahmet Altan söylüyor.
Evet evet, Ahmet Altan sonunda itiraf etti.
Meğersem bizim Tarafçılar Marslıymış.
Bu da nereden çıktı demeyin. Ahmet Altan geçenlerde yazdığı yazısında Tarafçıların Marslı olduğunu iddia etti.
Belge mi soruyorsunuz?
Haksız da sayılmazsınız. Türkiye’nin en ‘belgeli’ gazetesi hakkında bir şey yazarken belgesini de ortaya koymak lazım.
Belge aslında kendileri.
Taraf gazetesi geçtiğimiz günlerde bambaşka bir mizanpajla çıktı karşımıza. Kocaman başlık ve spotlar, haberleri birbirinden ayıran kalın ve duruma göre bir veya iki rengarenk çizgiler ve sapsarı yüzleriyle köşe yazarları.
Ahmet Altan’ı ilk o şekilde görünce önce biraz şaşırdım ve baskı hatası falan olmuş zannettim ama yakışmış dedim içimden. Sonra logonun yanıdaki içinde Ahmet Altan’ın sarımtrak resminin bulunduğu kutucuğu okuduğumda anladım Tarafçıların Marslı olduğunu.
Kutucuktaki yazısında Ahmet Altan yeni mizanpajın müjdesini veriyordu:
“Görüntümüz biraz eskimişti. Türkiye’nin en büyük tasarım ustalarından biri olan Bülent Erkmen ve ekibi bir hediye hazırladı bize. Yeni, modern, taze, şık ve sade bir yüz çizdi. Dünyadaki gelişmelere uygun, geleceğin çizgilerini içinde taşıyan zarif bir yüz bu. Muhabirlerimiz ve yazarlarımız biraz Marslıya benzedi ama unutmayın gelecek uzayda.”
Ahmet Altan sürpriz mizanpajı böyle sevinerek ilan ediyordu. Belli ki Ahmet Altan ve tayfası yeni hallerinden oldukça memnunlar.
Ancak bize göre Bülent Erkmen Tarafçılara küçük bir şaka yapmış olmalı. Ahmet Altan bu haliyle doğru Marslıya benzemiş. Hatta diğer yazarlara ve muhabirlere de yakışmış, ancak görüntüleri Marslıdan ziyade estetik kurbanı olmuş kadınlara benzemiş.
Geçenlerde bir haber vardı, İngiltere’de bir kadın Nefertiti’ye benzemek için 200 bin Sterlin harcayarak 51 kez estetik operasyon geçirmiş, ancak Nefertiti’den ziyade ucubeye dönmüş. Ahmet Altan’ınkide o hesap.
Ancak ortada bir sorun var.
Gazetenin siyah-beyaz basılan sayfalarında yer alan yazarlar sarımtrak yüze sahip olamadıkları için Marslı oldukları pek anlaşılmıyor. Umarız gazete yönetimi bu soruna da bir an evvel çözüm getirir. Rasim Ozan Kütahyalı’nın da Marslı olmaya hakkı var.
Bu arada Taraf gazetesinin yeni mizanpajı da eskisine nazaran daha kötü bir mizanpaj olmuş. Bu tür bir mizanpajı gazeteler 40-50 yıl önce kullanıyorlardı ama artık bunların modası geçti. Eminim Bülent Erkmen çok eğlenmiştir ve hala da eğleniyordur.
Eskiyen görüntülerini yenilemek için bu değişikliği yaptıklarını söylüyor Ahmet Altan ama yaptıkları bu değişiklik başka bir şeyi çağrıştırıyor. Aslında tanık koruma programlarındaki tanıkların estetikle farklı bir kimliğe büründürülmesine benziyor. Bilirsiniz, Amerikan filmlerinde olur. Tanığın yüzü, kimliği geçmişi, herşeyi değiştirilir. Bunlar da iyice deşife olduklarından böyle bir yola girmişler anlaşılan. Ama içerik değişmediği için Marslı kılığına da girseler başka bir galaksiden geldiklerini de iddia etseler Tarafçılar kendilerini hemen belli ediyorlar.
Belki de Amerikalı abileri Altan ve tayfasına “siz çok fazla deşifre oldunuz. kendinizi gizlemenin bir yolunu bulun” türünden bir talimat verdi de bizimkiler o yüzden böyle sarı civciv gibi çıkıyorlar gazetede. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar, Amerikan ithali fikirleriyle kendilerini hemen ele veriyorlar.
Biz zaten bunların Türk olmadıklarını biliyorduk ama bu son itirafla birlikte insan olmadıklarını da öğrenmiş olduk.
|