Umut Yalım |
... Ve ömrümüzün en güzel günleri (6) Merhaba Sağdıç, nasılsın? Geçen konuşmamızda da sözkonusu olmuştu. Dediğin gibi artık kendimi anlamaya çalışmayacağım. Gereği yok. İnsan, kendini anlamaya çalıştıkça, sevmemeye başlıyor kendini artık. Velhâsıl, konuşmamız gerek...Kendimi anlamaya çalışmazken, başkalarından da beni anlamaya çalışmalarını beklemeyeceğim. Ancak kendimi tutamıyorum başkalarını anlamak için. Herhâl, içremde çözümleyici bir röntçü var. Tutamıyorum kendimi. Suphi Bey’i anlamak istiyorum. İçresini anlamak istiyorum. Çözümlemek istiyorum. Bu arada, kibrit almaya gitmişti ancak daha gelemedi. Nerede acaba?.. “Bilmiyorum.” “Sen de zaten hiçbir şeyleri bilmiyorsun, Sağdıç.” “Bilmiyorum işte.” “Ha.... Suphi Bey de geliyor.” “Elinde kibriti kıvırta kıvırta geliyor.” “Bence, Suphi Bey, bir kibrit gibi kıvranıyor.” “Kibrit kıvranır mı hiç?” “Kibrit sürtündüğü için değil, kıvrandığı için yanar, Sağdıç. “Neyse... Açmayayım ağzımı şimdi.” “Suphi Bey, buradayız!” “Neden dedin ki şimdi bunu?” “Ne bileyim... Dalgın ya...” “Nerede kalmıştık?” “Bilmem. Anımsamıyorum. “Ben de, Sağdıç Bey.” “Ben de, Sağdıç.” “O zaman başka bir şeyden sözedelim.” “Ne gibi, Sağdıç?” “Öğretim görevlisisiniz, değil mi?” “Evet.” “Bu, nasıl oldu?” “Çok da kolay olmadı özünde çünkü... Biliyorsunuz işte, bilindik konular. Hep bir yazma sevdası vardı içremde. Ancak şimdi şimdi anlıyorum ki, Istanbul yaşamımda yalnızca bir yazıcıymışım, yazar değil; çünkü yazar olmak için de bazı evrelerden geçmek, yâni, yaşamak gerekiyormuş. Profesyonel yaşayıcı olmadan, yazar olunamıyormuş.” “Peki, neden sonra ‘yazar’ olduğunuzun ayırdına vardınız?” “Bu sorularda pek bir nehir söyleşi gibi oldu ancak neyse... Beni, iki şey yazar yaptı: Gurbet ve Hâtice. Bu ikisi olmasaydı, ben de olamazdım. Özünde, şimdi şimdi anlıyorum ki, ben başka birisiydim. Istanbul’da. Hatta, bu durumumu anlatan bir kitâp bile yazdım.” “Adı nedir?” “Anımsamıyorum. ... . Evet, anımsayamıyorum. Bu son günlerde çok oluyor bana. Neyse, konusu şuydu: Yazımın kahramanı öyle kişiliksiz ki, örneğin, anca yanındaki biri yemek yiyince acıkıyor, kırmızı renkli gömlek giyen birini görünce, kırmızı renkli bir gömlek alıyor, ya da en kötüsü: Birinin birisini sevdiğini görünce, birini sevmek aklına geliyor. Böyle kişiliksiz birisi yazımın kahramanı. Adamın bu felsefesinin ana nedeni de şu: Güvenli. Yâni, bir şey yapmak için riske girmiyor. Zaten başkası yapıyor, yapılanı gözlemliyor ve güvenliyse, O da yapıyor. Çok da böyle olmasa da, ben de Istanbul’da birâz böyleydim. İçremde devrimci bir yalım (alev) vardı ancak bu yalımı ateşe çevirecek yolları, kendi kafamdan değil, başkalarının düşüncelerine göre bulmaya çalışıyordum. Oysa, Kemâlimiz böyle yapmamıştı. Yolunu, O, kendi çizmişti. Ben, bunu hissediyordum ancak bilmiyordum Istanbul’dayken. Bu yolu Londra’dayken buldum. Bunu da, gurbet ve Hâtice sâyesinde bildim. Bu kendi bireşimimi bulmak için de, yaşamam gerekiyordu. Gençlik ateşi güzeldir ancak tez söner. Ateşin, doru bir at gibi 4 nala gitmesi gerekir. Bunun için de: Ateşin sağlam olması gerek. Bu da, zaman ister. O zamanlar ise zamanı küçümsüyordum. Zamanı leyhimize değil, aleyhimize görüyorduk; ki, zaman bundandır leyhimize değil, aleyhimize işliyordu. Çünkü yaşamak için zamanımız yoktu. ” “Bunu ne ‘zaman’ anladınız?” “Dediğim gibi, Londra’da. Birgün harıl harıl bulaşık yıkıyorum çalıştığım lokantada. Hiçbir şey işimi bölmüyordu. Ne suyun sesini duyuyordum, ne de çevremdeki insanların konuşmalarını. Ancak, ansızın, bir ses duydum tüm o seslerin arasında: Duvardaki sââtin yelkovan sesini. Cellât elinde balta gibi bir cm aşağı inen yelkovan sesi. İşte o ses için kaldırdım başımı ve o ân anladım zamanı. 1 cm inen yelkovan: Gurbet ve Hâtice. Yâni, Türkiyesiz ve Hâticesiz geçen 1 cm. 1 cm:1 dakika. Ne acıydı bu! Anlatılmaz. Kendime bile gücü gücüne anlatabildim.” “Birâz değiştirirsek, Istanbul’da ne yazıyordunuz peki?” “Dediğim gibi, yazmıyordum. Yalnızca bir yazıcıydım. Yalnızca öykünüyordum. Kendimi yazıyor sanıyordum ancak, dediğim gibi, kendim de kendim değildim. Demek ki, hiçbir şey yazmamışım. Zaten, o yelkovan bâhsinden sonra, hepsini yırttım. Yaktım. Gerçi iyi de oldu çünkü o kış donabilirdim.” “Nasıl?” “Ev belediye eviydi ve ısınmıyordu. Epey odun atmak gerekiyordu. Attım ve belediyenin verdiği odun 2 hafta sonra bitmişti. Yazdıklarım beni donmaktan kurtardı.” “Peki ne tür yazıyordunuz Istanbul’da?” “Gerçekçi şeyler. Gördüklerim. Ancak bu yetmez. Bunları, kendince yazmak gerek. Bir Rus, Alman, Fransız, ya da başka bir Türk yazarı gibi değil. Kendin olarak yazmak. Bunun anahtarı da yaşamak. Kendini ve yaşamı yaşamak. Başka kurtarır yolu yok bu olayın.” “Hiç Hâtice’yi yazdınız mı?” “Hep Hâtice’yi yazdım. Hep Türkiye’yi yazdım. Bâzen Hâtice Türkiye, bâzen de Türkiye Hâtice oldu. Hâtice’ye olan duygularımı anlatan bir roman yazmıştım. Bir benzetme ve göndermeyle durumumu körlükle karşılaştırıyordum. Çok güçlü bir metindi ancak benden önce böyle bir kitâbı José Saramago yazdı. Adı da: Körlük idi. Ne raslantı! Ve ne hâzin benim için. Tam Hâtice için bir şey yapmıştım ki, bunu da bir Portekizli aldı benim elimden. Hâtice’ye, o yağmurlu gün diyemediğimi, 14 yıl sonra diyecektim. Kâlbimi aklamaya çalışacaktım ki tam, Saramago’nun kitâbı çıktı. Konu aynı değildi ancak mantık aynıydı. Basmak olmazdı. Ayıp olurdu.” “Peki Hâtice’ye yazdınız mı?” “Hayır.” “Neden?” “Nasıl yazabileyim ki?” “Neden olmasın?” “Sağdıç Bey, beni hiç dinlemiyorsunuz. Demedim mi size: Çok utanıyordum Hâtice’den. En büyük utancım ve korkum da, Hâtice’den olumlu bir yanıt alma olasılığıydı. Buna dayanamazdım. Yerin dibine geçerdim.” “Neden?” “Ne diyecektim o zaman Hâtice’ye: Ben seni yağmurların ta alnında bıraktım, sen yine de beni seviyorsun. Helal olsun. Ben de seni seviyorum. Yağmurlar yağmadıkça, âşkımız güvende. Şimdi ne yapalım? Mı... Bunu mu diyecektim? Bu, ne kadar işin mizâhı olsa da; bence, ‘Ben seni yağmurların ta alnında bıraktım, sen yine de beni seviyorsun. Beni bağışla. Kaldığımız yerden, hiç bir şey olmamış gibi devâm edelim’le aynı şeydi. Buna dayanamazdım. Hep Hâtice’nin beni sevmemesi, benden nefret etmesi umuduyla, bunun güveni ve güvencesiyle yaşadım Londra’da. Bu, son derece güvenliydi çünkü Hâtice’nin beni sevme riski yoktu artık. Beni sevip, utancımdan yerin dibine geçme olasılığı yoktu. Âşkımı kâlbime gömüp, kendimi de âşkıma gömüp yaşadım bugüne değin.” “Şimdi?” “Sorma bana şimdi ‘Şimdi’yi.” “Neden?” “İşte...” “Neyse... Yazma konusuna dönersek, Suphi Bey...” “Dönmeyelim. Böyle söyleşi gibi konuşmayı sevmedim çünkü.” “Öyle mi konuşuyoruz ki?” “Evet. Bundan önce sohbet ediyorduk. Şimdiyse... Bilmiyorum... Bana birâz yapay geldi. Bir şey mi oldu, Sağdıç Bey?” “Yok, Suphi Bey, ne olacak?” “Bence, Suphi Bey anladı bizim kılonlama olayını.” “Bir şey mi dediniz?” “Yok, Suphi Bey, yalnızca Sağdıç’a sââtin kaç olduğunu soruyordum, O’na, sââtin ’10 mu?’ olduğunu sordum.” “Anladım.” “Sâât kaçmış, Sağdıç Bey?” “Sââtim yok ki...” “Allah, Allah...” “Neyse, ben de bundan sözediyorum işte, Sağdıç Bey. Tuhaflık var.” “Ben böyle bir şey hissetmedim.” “Ben hissettim.” “Ne hissettiniz?” “Yalnızlığımı?” “?” “Sizinle kendimi yalnız duymuyordum ancak bu kez ilkin kendimi yalnız hissettim.” “Neden, Suphi Bey’ciğim?” “Benim dışımda bir şeyler olmuş gibi sânkiyse burada. Benden hâbersiz ve bensiz bir şeyler olmuş sânkiyse. Ancak, nedir bilmiyorum.” “Ne olacak ki?” “Bilmiyorum.” İsterseniz burada bitirelim sohbeti. Sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele. İyi yaşamlar. İyi akşamlar... Haydi hayırlısı... |