Prof. Dr. Türkkaya Ataöv |
Afrikalı kökeni deri renginde ağır bastığı için böylesine esmer birinin başkanlık koltuğuna oturması oldukça tutucu, giderek birçok konuda gerici bir toplum olduğu kanısını uyandıran Amerika için bir anlama yeniliktir. Anımsamalı ki, sıradan Amerikalının tanımı “beyaz Anglo-Sakson Protestan” diye yapılagelmiştir. Var olan düzene başkaldıranlar da genelde aynı sınıflamadaki beyazlardı. Örneğin, baştanımaz (anarşist) Henry David Thoreau’dan düşülkesel (ütopik) Edward Bellamy’ye ya da sürüden ayrılan iktisatçı Henry George’dan sosyalizm izdeşi (havarisi) Daniel De Leon’a değin, “başkaldıran Amerikalılar” dizelgesinde en ön sıradakiler hep aynı beyaz kıyımdandılar. Roger Williams düşünce özgürlüğü kendine Massachusett’de tanınmadığı için oradan ayrılıp Rhode Island’da (o zamanki deyimiyle) yeni bir “koloni” kurmuştu. O özgürlüğü yalnız dinsel açıdan almış ve lâik toplumun ilk uygulayıcısı olmuştu. Özgürlük, Sam Adams’a göre, siyasal bağımsızlıktı. Thoreau bunu baskının her türlüsünün yok edilişi biçiminde algıladı. Eugene V. Debs aynı şeyi ekonomik özgürlük olarak aldı. Çıkarcıların en güçlüleri o yıllarda da, daha sonra da, her yeni yorumu kendilerine yonttular ve özel ayrıcalık alanlarını genişlettiler. Ama düşüncenin de, uygulamanın da, ister tutucu ve ister yenilikçi olsun, önde gelenleri sıradan Amerikalının tanımına uyan “beyaz Anglo-Sakson Protestan”lardı.
Başkaldıran kimi siyahlar da oldu, ama onlar sürekli olarak kıyıda köşede kaldılar ya da Martin Luther King gibi bir gün öldürüldüler. Frederick Douglass (1817-95) adlı bir siyahın özyaşamını anlatan kitabı, okuyanı hayran bıraktı; ama köle doğmuştu ve kaçtığı güne değin öyle kalmıştı. Matthew Henson (1866-1956) Kuzey Kutbunu keşfeden beş kişiden biriydi; ancak, yaşamının birçok yılını gemi görevlilerine yemek hazırlamakla geçirmişti. Amerika’da ilk kadın zenci pilot olan Bessie Coleman (1893-1926) karnını doyurabilmek için başkalarının giysilerini yıkayıp ütülüyordu. Güzel sesli Marian Anderson’a (1897-1993) her yeri çınlatma özgürlüğü bile verilmemiş, kimi ünlü müzikhollerin kapıları ona kapanmıştı. Ralph Bunche (1904-71) Birleşmiş Milletler’de Arap-İsrail anlaşmazlığında arabuluculukla ün yaptı ve Nobel Barış Ödülünü aldı. Tam 19 kardeşi olan Fannie Lou Hamer (1917-77) yıllarını Mississippi’de pamuk toplayarak geçirdi, ardından (ırkçı beyazların ateş edip dövdükleri) bir eylemci oldu. Daha çocuk yaştayken (16) anne olan Maya Angelou (1928-) Kafesteki Kuşların Neden Öttüklerini Bilirim başlıklı kitabıyla ilgi çekti. Ray Charles’ın (1930-2004) din ve “blues” müzik türünü birleştiren yeni yorumunu perdeye taşıyan (gene siyah derili) Jamie Foxx Akademi Ödülünü kazandı; o kadar. Çocukken kötürüm olan Wilma Rudolph (1940-94) 1960 Olimpiyatlarında koşuda üç altın madalya aldı. Jesse Owens da (1913-80) 1936 Olimpiyatlarında ilk kez dört altın madalya alan siyah sporcuydu. Dr. Benjamin Carson (1951-) daha beşinci sınıfta okulu bırakmayı düşünüyordu, ama doktor olduktan sonra 1987’de birbirlerine başlarından yapışık ikizleri başarıyla ayırmasıyla tıp tarihine geçti. Öte yandan, Rosa Parks (1913-2005) 1 Aralık 1955’de, yani göreceli olarak yakın bir tarihte, Montgomery kentinde (Alabama) bir gün otobüse binip beyazlara ayrılmış yerlerden birine oturup kalkmamakta direninceye değin, Afrika kökenli Amerikalılar güneyde genelde kendilerine ait arka sıralara sıkışmağa çalışıyorlardı. Bu olaydan sonra bu yaşlı kadına gelen mektuplar ilginç bir kitabı oluşturuyor. İki yıl sonra da, dokuz küçük zenci Little Rock’da (Arkansas) yalnız beyaz çocukların alındığı ortaokula girmeğe çabaladılar. Okula gidip gelirken ve orada hakarete uğradılar, yumruk yediler ve başlarında yumurtalar kırıldı, ama yedisi o okulu bitirmeyi başardı. Shirley Chisholm 1968’de Amerikan Kongresine seçilen ilk Afro-Amerikan kadını, Guion Bluford 1983’de “Challenger” adlı uyduda uzaya giden ilk Afro-Amerikan erkeğiydi. Afrika kökenli kimi Amerikan yurttaşları düzenle olağanüstü biçimde uzlaşarak ve değişen koşulların da yardımıyla, daha önce umulmamış olan basamakları tırmanmayı başardılar. Örneğin, Colin Powell (1937-) dört yıldızlı general oldu. Amerikan yayılmacılığına önce 1991’de birinci ve sonra da 2003’de ikinci Irak savaşlarındaki katkılarından ötürü, Genel Kurmay Başkanlığına ve ardından Dışişleri Bakanlığına getirildi. Güneyde bir papaz kızı olan Condollezza Rice da önce Chevron, Charles Schwab, J.P. Morgan ve Carnegie örneği petrol ya da benzeri tekelci kuruluşlarla uyum sağlayarak, giderek Rand gibi CIA’ya bağlı araştırma birimlerinde uzman olarak çalışarak, Cumhuriyetçi Parti başkanlığının ulusal güvenlik danışmanlığına ve ardından Dışişleri Bakanlığına seçildi. Öte yandan, kimi Afrika kökenli Amerikalılar kendi yetenekleri ve çabalarıyla, ama ırkçı düzene ödün vermeden sınırlı iş alanları içinde belirli yerlere geldiler. Örneğin, Sidney Poitier (1924-) Hollywood film endüstrisindeki ön sıradaki oyuncular içinde ilk siyahtı. Bu sanat dalında ödül aldı ve öteki siyah oyuncuların önünü açmağa yaradı. Louis Armstrong (1901-71) ile Mahalia Jackson (1911-72) müzikte aynı şeyi yaptılar. Bir ölçüde Robert L. Johnson (1946-) ve Oprah Winfrey (1954-) sunuculukta, Arthur Ashe (1943-93) ve Tiger Woods (1975-) günümüz sporunda. Kuşkusuz, başkaları da var. Gene siyah Jesse Jackson (1941-) 1984’te ve 1988’de Demokrat Parti’den başkanlık yarışının ilk aşamasına katılmış, ancak topladığı varsayılan 6.7 milyon oya karşın adaylığı alamamıştı. Güney Carolina doğumlu olarak o da güneydendi. 1965’lerde King’in çevresindeki genç insan hakları savunucularındandı. 1968’de o da (King gibi) Baptist papazı olmuştu. Jackson’un Chicago’daki çalışmaları sayesinde, 1983’de o büyük kentte seçilen H. Washington oranın ilk siyah belediye başkanlığına getirilmişti. Başkanlığa oynayan ilk siyah da Jesse Jackson oldu. Barack Obama’nın siyah babanın oğlu olarak Amerikan yaşamının kimi acı yanlarını da zaman zaman tattığı olmuştur. O denli ki, çocukluğunun birkaç yılını Kenya’nın Alego adlı küçük bir köyünde büyük teyzesinin yanında ve sonraki gençlik yıllarını da Endonezyalı üvey babasıyla geçirmek zorunda kaldı. Bu ırksal kalıtı iki kitabından birinde anlatır. Ama daha sonraki kişisel çabası (ve belki de ara sıra talihinin yaverliği) yadsınamaz. İyi okullarda hukuk okumuş, avukatlık yapmış, önce Illinois yerel meclisine, 2004’de de ABD Senatosuna seçilmişti. Dört yıl sonra da Demokrat Parti’nin başkan adayı oldu ve 4 Kasım 2008 seçimlerinde de 44’üncü başkan görevine atandı. Böylece, Beyaz Saray’a ilk kez dört kişilik bir siyah aile, babanın başkan oluşuyla giriyordu. Bu olayda bir anlama yenilik varsa da, bunun Amerikan toplumunda renk çelişkisinin çözüldüğü demek olmadığını hemen eklemek gerekir. Bunun ayrıntısını biraz aşağıdaki sayılara ve benzeri gerçeklere bırakarak, önce genel bir çerçeve çizmeliyim. Obama’nın sanki “uzun bir dönemi kapatıp tarihte yeni bir sayfa açmak” gibisinden gösterilen “zafer”i kesin ve geri dönülmez değildir. Özellikle basına başında yansıtılış biçimi ve bugün de süren odaklaşma gerçeği yansıtmayan bir dengesizliği yayıyor. Demokrat aday Obama katıldığı iki dereceli başkanlık seçiminde oy veren temsilcilerin, rakibinden fazla olarak, yalnız %7’sini kendine çekebilmiştir ki, bu oran gerideki halk oyu desteğine vurulduğunda, fark %0.4 demektir. Bu sayılar büyük bir zaferi ve bu oranda halk açısından da büyük bir beklentiyi göstermiyor. Ancak, Obama’yı seçim sırasında Demokrat Parti toplantıları sırasında destekleyenlerin ellerinde tutup yukarıya kaldırdıkları yazılı duyurularda sürekli “değişim” (change) sözcüğü vardı. Halka açık, ama Demokrat Partililerin doldurdukları toplantılarda Obama’nın konuşma yeri ve çevresi sayılmayacak derecede “değişiklik” isteyen yazılarla doluydu. Bu “değişiklik” sözcükleri oylama gününe değin azalmadı, arttı. Ekranlara ve basının baş sayfalarına ister istemez yansıyan bu sözcük son dakikalara değin egemen oldu. Kuşku yok ki, Amerikan halkının bir bölümü gerçekten “değişiklik” istiyordu. Ancak, yenilikten yana olanların büyük çoğunluğunun bundan ne anladığı ortaya konmuş değildi. Örneğin, doğayı korumak isteyenlerle işçi haklarını savunanlar bile ortak paydalarda birleşemiyorlardı. Ne var ki, iyi tanımlanmamış bu kavramın sözcüğü bile çok yurttaşa bir umut verdi. Obama bu rüzgârla öne geçti. Bu birinci bitirişin, bir burun farkıyla da olsa, kimi alt gerçekleri de var. Örneğin, beyazların en büyük çoğunluğu oluşturdukları Iowa birlikteş (federe) devletinde de kazandı ki, bu sonuç görmezden gelinemez. Bundan başka daha geniş bir çerçevenin de sözünü etmeliyiz. Obama tüm ülkede beyazların en ezici çoğunlukta oldukları yedi birlikteş devlet temsilcilerinin de desteğini kazanmış, siyahların en kalabalık olduğu dokuz birlikteş devlette de aynı başarıya ulaşmıştır. Ancak, bu somut gerçekler Amerika’da ırkçı görüşlerin artık aşıldığı ya da ırkçı temele dayalı siyasetin geçmişin malı olduğu anlamına gelmez. Amerikan toplumu ırkçılık konusunda yepyeni bir aşamaya ulaşmamıştır. Bu bağlamda, birtakım başka gerçeklere de bakmak gerekir. Örneğin, adaylık yarışmasında Hillary Clinton da siyah derili yurttaşların ağırlıklı olduğu on birlikteş devletin sekizinde kazanmıştı ve peşinden sürüklediği başkalarının içinde Ohio, Pennsylvania, Missouri ve Nevada gibi o günlerin ne yana dönecekleri belirsiz ve bu nedenle stratejik yönden önemli olanlar da vardı. Demokrat Parti içinde Obama’ya karşı durmuş olan Hillary Clinton’a beyaz işçilerle beyaz yaşlı kadınların sahip çıktığına ilişkin yaygın ama yanlış bir değerlendirme var. Kimi önemli yerlerde, örneğin siyasette ağırlığı sürekli duyulmuş olan Kaliforniya’da ve Teksas’da Bayan Clinton Lâtin ve Asya kökenli Amerikalılardan daha çok oy aldı. Oysa, Hillary’nin bu toplulukları kendine çekmesi için Obama’dan üstün bir yanı yoktur. Öte yandan, Obama ise, Lâtin desteğine yalnız zaten senatörlük yaptığı Illinois’da kavuşabildi. Türlü ırkların ağır bastığı bunca yer içinde yalnız orada. Üstelik, kendi bölgesinde bile rakibinden farkı yalnız ve yalnız %1. Daha anlamlısı, Obama’nın yükselişi Afrika kökenli Amerikalıların yükselişiyle aynı çizgide değildir. Bu ikisi ayrı şeylerdir, aynı kavramın birbirine koşut iki görüntüsü sayılamaz ve aynı yönde gelişimi tamamlamaz. Büyük gerçek şu ki, siyah derili birinin Beyaz Saray’a girmesi bir yana, siyah Amerikan yurttaşları günümüzde son yirmi yıl içinde en kötü yaşam koşullarıyla karşı karşıyalar. Aşağı sınıflarda olanları şimdilik bir yana koyalım. Onların orta sınıfa doğmuş olan yarısına yakını, şimdi orta yaşa girmiş kişiler olarak, artık yoksulluk çizgisine düşmüş durumdadırlar. Obama ile ailesinin üç kişisi Beyaz Saray’a girmiştir, ama (Amerikan kaynaklarına göre) tüm siyahların %45’i kötüye doğru sınıf değiştirmiştir. Önemli olan bu kötü gerçektir. Obama’nın başkan seçilmiş olması ve yalnız siyaset dergilerini değil, moda ve spor benzeri süreli yayınların kapaklarını da bir değil, birkaç kez süslemesi bu büyük gerçeğin gizlenmesine yardımcı oluyor. Bu durumda, Amerika ırkçılığı geçmişte bırakıp ileriye doğru dönülmez bir adım atmadı. Obama da seçim konuşmalarında ırk kartını kullanmadı. Kullansaydı, desteği kuşkusuz azalacaktı ve büyük olasılıkla seçilmeyecekti. Partisinden aday bile olamazdı. Örneğin, dedi ki: “Siyah Amerika ya da beyaz Amerika diye bir şey yoktur. Yalnız Amerika Birleşik Devletleri vardır.” Irk çatışmasından olabildiğince ayrı durdu. Irk sorunu da, daha birçok önemli sorun gibi, tartışma dışında kaldı. Adaylığını da, başkanlığına da önemli ölçüde buna borçludur. Hem görünümü, hem değinmediği konular ve hem de yandaşlarının “değişim” isteklerine sözle de olsa olumlu tavır takınması sayesinde, Amerikan seçimlerinin geleneksel tekdüzeliği içinde değişik biri kılığına büründü. Onunla ötekiler arasında benzeşmeyen yanlar vardı, ama gerçekte temel bir değişikliği simgelemediği biraz sonra anlaşılacaktı. Amerikan siyasetinde başkalarıyla yarışmaya çıkan aday, hele bu kişi siyah biriyse, seçimde kazanmak istediğine göre, beyazların duyarlılıklarını ya da ön yargılarını gereği gibi değerlendirmek zorundadır. Obama da bunu yapmak zorundaydı ve bu yaptı da. Bu sözlerden “gerçekte başka türlü tavır takınmak istiyordu” gibi bir anlam çıkmasın. Obama, öteki adaylar gibi, kendini ve seçilmeyi düşünüyor; o kadar! Onun tasarımı beyazların kafasında ırk sorununu sanki aşmış olduğu kanısını uyandırmaktı. Beyazları kuşkulandırmadı, duyarlılıklarıyla oynamadı, onları korkutmadı ve karşısına almadı. Seçim konuşmalarından birinde, beyaz bir Amerikalının elinde üstünde “sen gel de benim ayakkabılarımı boya!” diye bir karton tuttuğunu görmüştü. O da dinleyen ne duymak istiyorsa genelde onu söyledi. Beyaz çoğunluk başkanın siyah gibi davranmasını istemeyecekti. Kendini derisinin rengiyle siyahların önemli bölümüne zaten kabul ettirmişti. Beyazlara gelince: Onları rahata kavuşturmak için adımlarını düşünerek attı. Irk sorununa hiç değinmediği gibi, siyah ya da beyaz, kendinden beklenen birtakım şeyleri yerine getirmekten kaçındı. Örneğin, Amerikan polisi New York’ta silâhsız bir Afrika kökenli yurttaşın gövdesine elli kurşun sıktığında ya da güneyde Louisiana’nın Jena yöresinde altı siyah gence ayrım uygulayıp aşırı baskı yaptığında, Obama’nın tepkisi bilerek ve özellikle hem geç, hem de yavandı. Dahası, ünlü zenci önder Martin Luther King’in öldürülüşünün kırkıncı yıldönümünde törenlere kendi partisinden rakibi Hillary Clinton ve Cumhuriyetçi Parti adayı McCain katıldı, ama Obama gitmedi. Meslekten Baptist papazı olan Atlanta doğumlu King ırk eşitliği savaşımında şiddet dışındaki yöntemleri önermişti. 1963’de “Washington’a Yürüyüş”ü örgütlemiş, katılan 200.000 kişiye konuştuğu sırada o ünlü “Bir düşüm var” (I have a dream) tümcesini kullanmıştı. O yürüyüş 1964 İnsan Hakları Yasasının çıkması için altyapıyı hazırlamış ve King de ardından Nobel Barış Ödülünü almıştı. Martin Luther King 1968’de Memphis’e (Tenn.) sağlık işçilerinin iş bırakma eylemini desteklemek için gittiğinde, 4 Nisan sabahı kaldığı otelin balkonunda uzaktan James Earl Ray diye birinin açtığı ateşle öldürüldü. Obama söz konusu yıldönümünde ortalıkta görünmedi. Öyle anlaşılıyor ki, Obama’nın zaferi hem sanıldığı denli büyük değildi, hem de seçilişiyle ırksal ve budunsal (etnik) ayrımı aşmadı. Aşmamaya en çok kendi özen gösterdi. Beyaz Saray önünde aday olabilmesi ve bu konumunu sürdürebilmesinin bir önemli nedeni budur; başka bir deyişle, kendi rengini ve onunla birlikte ırk sorununu gündem dışında tutmasıdır. Beyazları bir siyah gibi davranmayacağına inandırdı. Ancak, bir önemli nedeni daha var. Obama insan hakları akımının bunca yıllık birikiminden ve her seçim bölgesinde göze çarpan “değişiklik” eğiliminden yararlandı; kısaca, kendiyle doğrudan bağlantılı olmayan bir birikimi, yani oluşmuş olan bu güçlü rüzgârı arkasına alıp pupa yelken Beyaz Saray’a doğru yol aldı. Kendi kişisel gündemi bir yana, onun dışındaki akım değişiklik istiyordu ve o da aynı güçlü esintiden yana, istese de, istemese de, tavır aldı. Başka bir gerçek seçeneğin yokluğunda da, (çok ufak bir farkla) kazançlı çıkan Obama oldu.
|