Umut Yalım |
... Ve ömrümüzün
Kendime en çok kendimi uzak görüyorum. Özünde çok da hoşuma gidiyor bu. Ancak başkaları kendisine uzak olan insanlardan hoşlaşmıyorlar. Çünkü herkesler kendilerine ahtapotlar gibi tutunmuşlar. Ölseler bile kendilerine yapışık kalıyorlar. Bense, o ahtapot kollarımı ilk kesenlerdenim. İki kolla idâre etmeyi öğrendim. Diğer kollarım, ardımda bıraktığım yerlerde, çürümeye çoktan başlamışlardır. Onları hiç özlemiyorum. Özlemeyeceğim. Ancak böyle 2 kollu olunca, insanlar seni yadırgıyor, Sağdıç. “Bana da oluyor.” “Nasıl?” “Kendimi geçen günü çok yalnız duydum.” “Nasıl?” “Bir yerde dvd bakıyordum. Kim Ki Duk’un ‘Rüyâ’ adlı izleminine. İki sevgili dikkâtimi çekti. Haftasonunu güzel geçirmek için, gülmelik seyirliklere bakıyordular. Sonra, oğlan yönünü değiştirip, Zeki Müren izlemlerine bakmaya başladı. Kız, yanına geldi. Baktı oğlanın ne yaptığına. Yüzünü ekşitti: ‘Ama Zeki Müren de o kadar komik değil kiiiiiiiii...’ dedi; oğlan da: ‘Ben gülmek, dalga geçmek için almıyorum ki, seviyorum Zeki Müren’i dedi. Kız, oğlana saçmalamamasını söyledi. Kız, bir anlam veremedi ve olay böyle sürüp gitti. O ân, kendimi çok yalnız duydum. Çünkü o oğlan da, o ân, orada yalnızdı. Kendimi duydum çocukta. Biz, özünde, yalnızlar tek kişiyiz. Orada, o kız, benle de o konuşmayı yaptı özünde oğlanla konuşurken. Çok büyük bir tezat olacak ancak yalnızlar kendilerini yalnız ve tek duysalar da, konuşurlarken “Biz” diye konuşmalılar.” “Neden?” “Çünkü “Ben” diyecek denli az kişi değiliz. Biz kendimize azız ancak başkasına çokuz. Başkasıyla konuşurken, biz yalnızlar, bütün bir yalnızlar milleti adına konuşmuş oluyoruz özünde. Milletler de “Ben” yerine, “Biz” derler biliyorsun.” “Biliyorum, Sağdıç.” “İyi.” “Bu arada, Kim Ki Duk’un izlemi nasıl bir şey? “Özetini okuduğum kadarıyle: Bir herif var. Bir de kız var. Herif, kız rüyâlarında ne görüyorsa, onu yapıyor.” “Çok da ilginç değilmiş.” “Belkiyse, ancak, bir izlemde konu değil, konunun nasıl işlendiği ve oyunculuklar çok daha önemlidir. İzlemek gerek. Sonra konuşuruz.” “Keşke düşler kılonlansaydı.” “Nasıl?” “Uyanınca düşümüzü unuturuz ya. Unutmamak için hâni...” “Kılonlama değil, kaydetmek yeter o zaman düşü.” “Kaydedilince çözünürlülüğü düşebilir. Ayrıca, kaydedersen düş bitince biter. Ancak kılonlarsan, canlı bir varlık gibi yaşamaya devâm eder. Kendi kendini sürdürebilir.” “Özünde, şöyle bile olabilir: Sen düş görüyorsundur ya, düş, bu kez, seni görmeye başlar. Ve nasıl bir düş yaratıyorsak, düş de, bir insan, kendi insanını yaratabilir.” “Böylece, düşünün yarattığı insan, az çok sana benzeyeceğinden, o insanla iyi anlaşır ve yalnız kalmazsın artık.” “Yine de kalabilirsin.” “Nasıl?” “Yalnızlık çünkü bir durum değil, huydur da ondan.” “Yine mi huy konusu?” “Evet, ne yapalım?” “Bir de, düşün yaratacağı insanın sana benzeyeceği garantisi yok ki.” “Az çok benzer ancak.” “Bence benzemez.” “Bir de, düşleri kılonlarsak, başkaları da izleyebilir ve herkesler aynı düşü izlerseler, ortak bir noktamız olabilir.” “Yok be!” “Neden?” “İnsanlar daha da uzaklaşırlar birbirlerinden. İnsanlar, çıplaklığı, çıplak gerçekliği sevmezler. Zaten düşler de bundan sevilir. Gerçek olmadığından ve kendilerine ait olduklarından. İnsan, paylaşmayı da sevmez çünkü. Herkeslerin ortak malı bir düş insanları birleştirmez; tersine, daha da ayırır. Bırak, insanlar, düşlerinde rahat olsunlar bâri.” “Neyse...” “Yalnızlığımızda yalnızız yâni.” “Yahu deminden beri ne anlatıyorum sana. Bir tek: yalnızlığımızda yalnız değiliz. Çünkü ‘Biz’iz.” “Ne farkeder?” “Çok şey. Bir daha bu konuya girmeyelim artık. Sıkıldım.” “Ben de sıkılıyorum kaçtır.” “Ne oldu?” “......” “Kız konusu mu?” “Evet. Ancak yalnız da bu değil.” “Başka ne var peki?” “Kimseler beni anlamıyor.” “......” “Yaptıklarıma tuhaf tepkiler veriyorlar. Haksızlığa uğradığımı düşünüyorum hep. Yalnız ben haksızlığa uğramıyorum tâbi ancak haksızlığa ben uğrayınca, ben acı çekiyorum; başkası değil.” “Nereden biliyorsun?” “Nasıl? Ben bilmeyeceğim de, kim bilecek?” “Belkiyse, sana haksızlık yapan, senden daha çok acı çekiyordur.” “Tam saçmalamaya başladın.” “Değil. Haksızlık yapan kişilerin kesin aşağılık duyguları kabarmış ve mutsuz kişilerdir çoğunlukla. Ne yapsınlar? Mutsuzlar, çevrelerinde bir mutsuzlar topluluğu isterler. Kırık dökük kişiler isterler. Ki, mutlu olabilsinler mutsuz kişilere baktıkça.” “Hasta mı lan bu’nlar?!?” “Evet. Mutsuz insanlar hastadır. Ne sanıyordun ki? Dünyadaki en ağır hastalık kanser değil, mutsuzluktur. Ve bir zaman sonra (geç teşhis yâni) ölümcüldür. Ve mutsuzlar, bir çığ gibi büyüyerek, çevrelerine zarar vererek giderler. Haksızlık da yaparlar, kâlp de kırarlar; ancak mutsuzluktan bunların ayırdına varamazlar. Bile.” “Acaba ben de mutsuz muyum? Kendimi hiç iyi hissetmiyorum çünkü.” “Bilemem. Sen bilebilirsin ancak.” “Bilmiyorum, Sağdıç.” “Ne biliyorsun?” “Mutlu olmadığımı.” “Bazen de, insanlar, mutluluğun ne olduğunu bilmedikleri için mutsuzdurlar.” “Mutluluk ne mi? Mutluluk, mutlu olmaktır. Bu kadar bâsit.” “Mutluluğun ne olduğunu bilirsen mutlu olabilirsin anca. Yoksa, başka duygular arasında ‘mutlu değilim’ diye yitersin; belkiyse de mutlu olduğun hâlde.” “Çok felsefe yaptın. Mutlu değilim işte. Belkiyse, mutsuz da değilim ancak mutlu da değilim. Uzundur, güldüğümü hiç gördün mü?” “Görmedim.” “Eeeeeeeeeee?” “Gülmezsen, gülmezsin. Yemek yemezsen, yemek yememek gibi. “Buluyoruz da mı yemiyoruz o yemeği!” “Bulsan da, belkiyse de, önüne konsa da, yemiyorsundur; nereden biliyorsun?” “Üffffffffffffffffff!” “Bu kız konusu ne peki?” “Hiç açma.” “Neden?” “Mutsuz oluyorum çünkü.” “Belkiyse, sonra konuşuruz.” “Belkiyse...” “Özünde, konuşmak da pek iyi olmuyor bâzen.” “Niye?” “Gerçeği hiçbir zaman bulamayız da ondan. Çünkü gerçeği hiçbir zaman bilemeyiz; Tıpkı, Vitgenştayn’ın Tractatus’de dediği gibi.” “Zaten konuşarak, gerçeği bilemeyeceğimiz için, çözüm de bulamayız. Şimdi sana kız konusunu anlatsam, ne olacak ki?.. Yalnız biliyor musun? Vitgenştayn’la Hitler’in aynı okulu bitirdiklerini. İkisi de 1889 doğumlu. İkisi de 1. Dünya Savaşı’na katılıyor. Biri, savaşın anlamsızlığını belliyor, diğeri de dünyanın anasını. Bir de, bu Vitgenştayn’ın cephesine saldırı olur. Bu, yerinden kımıldamaz çünkü ilerde yazacağı Tractatus’ün notlarını alıyordur ve aklı, kâleminden hızlı çalıştığı için düşüncelerinin gitmesini istemiyordur; işte, bundandır ki, bombalar ve kurşunlar yağmasına karşın, adam, yerinden milim oynamamış.” “Bilmiyordum bunu.Yalnız bu denli gerçeklik konusuna da takılmayalım. Hem Vitgenştayn da yanılmış olabilir. Hem sen o kızı sevmene bak, O, seni sevmese de.” “Tek yanlı yoruyor insanı. Sırtında biriyle koşmak gibi bir şey.” “Güç, çok güç. Bir kâlbin 2 kişi için çarpması gibi bu, değil mi? Hem kendin, hem de O’nun için çarpıyordur şimdi kâlbin senin.” “Evet. İki kat yoruluyor Kâlbim. Hem seviyorum O’nu, hem de O’nun yerine kendimi seviyorum.” “Neden kendini de seviyorsun ki?” “Çünkü, kendimi sever gibi yapmayıp sevilmesem, sırf, O’nu sevsem; sevilmesem, O’nu sevsem yalnız. Dur, diyeceğimi toparlayamadım: Sırf O’nu sevip ancak sevilmesem daha da yorulacak kâlbim. Belkiyse, 3 kat yorulacak. Bundandır ki, kendimi de seviyorum ki, sevilme gereksinimini de buradan karşılıyorum.” “Neyse, geçer.” “Belkiyse...” “İşte bu durumlarda gerçeklik fasa fiso.” “Evet.” “Artık konuşmasak mı?” “Yâni, böyle düşünsel düşünsel. Çünkü cidden bu konularda konuşmanın hiçbir anlamı yok. Bâzen düşünüyorum, geyik yapmak, daha mı anlamlı?” “Yok be, Sağdıç...” “Neden? Ben, örneğin, bu konuşmalarımızdan son derece sıkıldım. Bir yere varamıyoruz.” “Zaten bu konuşmamız bitince, konuşmamızı anımsamayacağız ki.” “İyi, öyleyse. Çünkü Vitgenştayn konusunda bile hiçbir yere varamadık ya. Abuk subuk ve kopuk kopuk konuştuk ya; canımı çok sıktı bu. Çok yüzeyseldi.” “Ne yapsaktık ki?” “Sanırım ‘Ne yapsaydık ki?’ demek istedin.” “Evet. Aman, farketmez işte. Ne yapsaydık ki?” “.....” “İki herif oturmuşuz, konuşuyoruz. Sunum mu yapıyoruz?” “Değil.” “Eeeeeeee?” “Ne bileyim? Sıkıldım işte. Keşke şu ânı kılonlasak da, bizim yerimize, biz konuşsak; biz de, bizi öylece izlesek.” “Yapacağız işte birâz sonra bunu. Şu konuşma bitsin de.” “Eeeeeeeee, bu konuşmayı hâni anımsamayacaktık?” “Bundan bir önceki konuşmamızda da aynı bu ‘kılonlamadan’ söz ettiğimiz için, bu konuşmayı anımsamasak da farketmeyecek. Zaten önceki konuşmamız, sonrakinin öncesi olacak. Bu konuşma olmayacağı için...” “Madem bu konuşma olmayacak, ya da biz anımsamayacağız...” “Evet, Sağdıç?” “Ben de, bu Hâtice’yi sevmeye başladım gıyabında. Ancak, bunu, Suphi Bey’e nasıl çaktırmayacağım bilemiyorum. Kesin âşık oldum Hâtice’ye...” “Nasıl be? Görmeden, etmeden...” “Hangi âşık, âşık olduğunu görür ki özünde? Gördüğün, yalnızca, görmek istediğindir. Görmek istediğini de mâdden görmene gerek yoktur zaten. Görmek istersin ve görürsün. Ben de, Hâtice’yi gördüm. Görmesem de.” “Yüzünü değil, sûreti gördün yâni.” “Aynen. Tıpkı, Sevmek Zamanı’nda olduğu gibi.” “Neyse, Allah’dan, bu dediklerini ikimiz de unutacağız. Suphi Bey, zaten bilemeyecek.” “Allah’dan” Neyse, bu konu çok da uzamadan bitirelim. Tuhaflaşmaya başladı çünkü. Sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim, Sağdıç. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı... |