Ergin Konuksever |
Rum doktor beni ameliyat ettikten altı ya da yedi saat sonraydı. Bir de baktım Adem’i getirdiler sedye ile. Çok şaşırdım. Hastane kapısında ameliyata girmeden önce hem Cengiz’le hem de Adem’le vedalaşmıştım. “Size artık bir şey olmaz. Ama bana bir şey olursa çoluk çocuk size emanet. Durumu anlatırsınız. Sağ çıkıp çıkamayacağım belli değil ameliyattan.” demiştim. Adem’i yanımdaki yatağa yatırdılar. Bir hafta kendine gelemedi. Kendine gelir gelmez de “Bu hastaneden kaçalım” demeye başladı. “Nasıl kaçacağız, nereye kaçacağız bu yaralı halimizle?” diye sordum. “Abi bunlar bizi öldürecek.” diye yanıtladı. “Yok oğlum,” dedim “Burası hastane, bizi niye öldürsünler?” “Abi, beni hastanenin bahçesinde vurdular.” dedi. Meğerse beni bıraktıktan sonra giderken bahçede bir asker karnına makinalıyı dayamış Adem’in ve...
Hastanede Adem’le yan yana yatarken ilginç bir tehlike de yaşadık. Bir gün bizim jetler geldi hastanenin üstüne. Hastaneyi ve çevresini ateş altına aldılar. Camdan görüyoruz bizim jetlerin ateş ede ede geldiğini. Adem’e dedim ki, “Asıl şimdi papazı bulacağız.” Zaten hastanenin en üst katında yatıyoruz. Boşaltılmış bir kattı orası. Üç-beş hemşire verdiler bize, üç-beş de muhafız. Uçaklar gidip geliyor, bir saaten fazla sürdü, sonra neyse gümbürt diye bir ses oldu. Hastane şöyle bir gitti geldi. İşin doğrusunu geldikten sonra Nurettin Ersin Paşa’dan öğrendim: “Hastane hedefimiz değildi. Hastane bahçesinin biraz ilerisinde bir Rum mevzii vardı onun üstüne uçmuştu jetler.” Aradan bir hafta geçti “Sizleri Türkiye’ye teslim edeceğiz” dediler. Adem üç-dört kere ameliyat olmuştu. Durumu benden kötüydü. Onu sedyeyle bir cankurtarana koydular, beni de bir cipe bindirdiler. Rumlar durumu ağır olduğu için Adem’i hemen Türkiye’ye göndermişti, beni de Limasol’a bir hapishaneye götürdüler. Bizim Selimiye Kışlası gibi bir yer. Dört köşe. Yarısı hastane, yarısı askeri garnizon ve hapishane. Beni üst katta bir odaya koydular. Üzerimde pijamalar. Odanın penceresinden aşağıya doğru bir baktım Ertürk Yöndem. Omuzunda makinası, birkaç Türk gazeteci arkadaş daha. Onlara seslenmek istedim hemen üzerime çullandılar, kapıları filan kapattılar. Onlar da otobüse binip gittiler. Ben onları röportaja geldi sanmıştım. Meğer benden beş gün sonra mı, altı gün sonra mı, on kişilik bir gazeteci grubu geldiklerinden iki saat sonra yakalanmış, onlar da tutuklu olarak Limasol’a getirilmişler. Mete Akyol falan hep beraber. Üç-dört gün daha orada kaldım. Yaram enfekte oldu. Öbür Türklerle aynı yerde değilim beni ayrı bir hücreye koymuşlardı. Ancak geçerken bana bir-iki laf atıyorlardı. Bir de ben taş üstünde kalmıştım. Eksik olmasınlar bir battaniye ile yastık getirdiler. Neyse bir gün “Seni Türkiye’ye götüreceğiz” dediler. Silah zoruyla traş oldum. Saç sakal uzamıştı. Böyle gideyim dedim. Olmaz dediler. Üzerimdeki pijama da kir pas içindeydi. Bir yerlerden bir pantolon bulup getirdiler. Hiç unutmam patlıcan moru bir pantolon. Üzerine de pembe bir gömlek. Sonra bizim sınıra geldik. Arkadaşlar orada beni karşıladılar. Adem’i benden önce göndermişlerdi. Türkiye’ye ulaştığımda Adana’da hastanede yatıyordu. Ama çok ağırdı durumu. Biraz konuştuk, bir-iki fotoğrafını çektim. Sonra O’nu Ankara’ya sevk ettiler. Ben tamamen iyileşip İstanbul’a geçtim. İstanbul’a eve geldiğimin sabahı radyodan Adem’in öldüğünü öğrendim. Ankara’ya cenazesine gittim.
|