24.08.2009/Sayı:250
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Feredasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Okan İşbecer

Potamya çocuğu

Tayyip bir kez daha memleketi Potamya’nın yolunu tuttu ve orada yine “Potamya seninle gurur duyuyor!” sloganlarıyla karşılandı

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yanıt veren Tayyip, Bahçeli’nin “Yarın artık Güneysu demezsin, Potomya dersin” şeklindeki eleştiriler karşısında “Bırak, benim burada yaşayan vatandaşım yeri geldiği zaman Güneysu yeri geldiği zaman Potomya der. Niye rahatsız oluyorsun? Benim ülkemizin insanı, nerede kime neyi söyleyeceğini çok iyi bilir. Onu senden öğrenmesine gerek yok.” dedi.

Tayyip, bildiğiniz üzere Potamyalılığıyla meşhur olmuş bir zat. Daha ilk seçildiği 2000’li yılların başlarında memleketi olan Rize’nin şimdiki adıyla Güneysu İlçesi’ndeki baba ocağını ziyaret ettiğinde “Potamya seninle gurur duyuyor!” sloganlarıyla karşılanmıştı. O zamanlar kimse Potamya adını duymamıştı bile. O nedenle bütün Türkiye önce bir afallamış, “Potamya da ne ola?” diye birbirine sorup durmuştu.

İlk başlarda Tayyip bu Potamyalılık konusuna oldukça agresif yaklaşıyordu. Gerçi Tayyip’in herhangi bir mevzuya sakin yaklaşması gibi bir şey düşünülemezdi ama bu Potamya meselesini duyar duymaz tüyleri diken diken oluyordu. Bu tartışmalar sırasında Potamya’nın Rumca bir kelime olduğu ortaya çıkmıştı. “Dere” anlamına gelen Potamya ismi, daha sonraları Türkçeleştirilerek Güneysu ismini almıştı.

Güneysu dururken Potamya adının kullanılması Tayyip açısından eksi puandı. Çünkü Tayyip özellikle muhalefet tarafından hep Potamyalı olmakla eleştirildi. Yaptığı icraatlarla Türklüğünden şüphe duyulmasına neden olduğu için, hep Potamyalılığı ve Tayyip’in aslen Rum olduğu tezleri ortaya atıldı durdu. Kendisi de bu Potamyalılığa iyicene taktığı için Potamya adının geçtiği yerde köpürürdü.

Gerçi Tayyip’in memleketinin adı Rumcadan geliyordu ve bilindiği kadarıyla annesi de Potamyalı olduğu için “Bunda kesin bir Rumluk var” tezleri gitgide güçleniyordu ama ortada bir sorun vardı. Annesinin akrabaları Potamya’ya Batum’dan göçmüştü. Bunun üzerine işler iyice çetrefilleşti. Çünkü bu durumda Tayyip’te Gürcülük olması icab ederdi.

Sonunda bu meseleye bizzat Tayyip açıklık getirdi. Nasıl mı? Tayyip, Gürcistan’a yaptığı ziyaretlerden birinde Gürcistanlı yetkililere kendisinin de Gürcü olduğunu söyleyerek.

Potamya ile ilgili ortaya atılan iddialardan biri de Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk’ün başlattığı devrimlere karşı yapılan isyanlara katıldıklarıyla ilgilidir. Türkiye’nin Güneydoğusunda Şeyh Sait isyanının başladığı günlerde, Kuzeydoğu Anandolu’da da Potamyalılar Şapka Devrimi’ne karşı isyan ederler. Neticede Hamidiye Kruvazörü Potamya önlerine gider ve isyan bitmezse topa tutacağını bildirir. Bunun üzerine isyan sona erer.

Her neyse. Tayyip’in Potamya olan sorunu, Kürt açılımı ile birlikte giderilmişe benziyor. Açılım tartışmalarının bütün hararetiyle sürdüğü günlerde Tayyip bir kez daha memleketi Potamya’nın yolunu tuttu ve orada yine “Potamya seninle gurur duyuyor!” sloganlarıyla karşılandı. Burada yaptığı açıklamalarda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye yanıt veren Tayyip, Bahçeli’nin “Yarın artık Güneysu demezsin, Potomya dersin” şeklindeki eleştiriler karşısında “Bırak, benim burada yaşayan vatandaşım yeri geldiği zaman Güneysu yeri geldiği zaman Potomya der. Niye rahatsız oluyorsun? Benim ülkemizin insanı, nerede kime neyi söyleyeceğini çok iyi bilir. Onu senden öğrenmesine gerek yok.” dedi.

Böylelikle Abdullah Gül’ün “Norşin” açılımından sonra Tayyip’in Potamya’yı ve Potamyalılığı sahiplenmesiyle birlikte, Türkiye’de isimleri sonradan Türkçeleştirilen iki yerleşim yeri bu muhteşem ikili tarafından “kurtarılırken”, geriye 12.209 yerleşim yeri kalmış oldu. Tayyip ve Gül’de bu azim varken onlara da birer isim bulacaklarından emin olabiliriz.


Tayyip’ten bir de Büyükada açılımı

Tayyip ve Arınç Bartholomeos’la buluştu.

Tayyip ve Arınç Bartholomeos’la buluştu.

Daha Kürt açılımının ne biçim bir şey olduğunu öğrenemeden bir de “azınlık açılımı” ile karşı karşıya kaldık. Tayyip, önceki hafta Büyükada’ya beş bakanıyla yaptığı çıkarmada başta Bartholomeos olmak üzere dini cemaat önderleri ile görüştü.

Geçtiğimiz aylarda Milli Eğitim Bakanlığı’nın başlattığı Ruhban Okulu atağından sonra gelişmeleri yavaş seyrediyor görmüş olacak ki, bizzat Tayyip işe el atarak hızlandırma yolunu seçti. Böylelikle Obama’nın gelişinde altını çizdiği üç meselede de işler oldukça hızlandı.

Neydi o üç konu?

Birincisi Kürt meselesiydi ki, o konuda artık hükümetin hızına kimse erişemiyor. Tayyip ve arkasındaki onbeş tane gazeteci müsveddesi, artık PKK için yapabilecekleri tek şey olan genel affa doğru oldukça hızlı ilerliyorlar.

İkinci mesele Ermeni meselesiydi. Milli maç ayağına Ermenistan’a giden Abdullah Gül, bu konuda açılımı başlatmış ve Sarkisyan’la el sıkışarak sınırların açılması için çalışma başlatmıştı. Sınırlar henüz açılmadı. Zaten Sarkisyan da eğer sınırlar açılmazsa Türkiye’deki maça gelmem demişti. Böylelikle Gül’ün talimatla başlattığı açılım yarıda kalırken Ermenilerle kaynaşma bir sonraki bahara kaldı, ama epey yol katedildi.

Üçüncü meselemiz de Ruhban okulu ve azınlıklar konusuydu. O konuda da yavaş yavaş adımlar atmaya başlayan Tayyip, belki de önümüzdeki öğretim yılında Ruhban Okulu’nun açılmasını planlıyordur. İşin garip tarafı dindar iktidarımızın aynı zamanda papazlarla en çok içli dışlı olan iktidar olması. Peki bu bir çelişki mi? Elbette ki değil. Şeriatçılar Türkiye’de her zaman istisnasız Batı yanlısı olmuşlardır. Bunlar her gün sabahtan akşama kadar “Büyük şeytan” diye Amerika’ya küfrederler ama bunların seçtiği adamlar bir türlü Amerikanın kucağından kalkamazlar.

Önceki hafta gerçekleştirilen Büyükada’daki açılımın mimarları da hiç yabancı değil. Birisi, Kezban Hatemi ki kendisi Patrikhane’nin kurumsal, Bartholomeos’un da kişisel hukuk danışmanıdır. Bir ara tartışma programlarının müdavimi olan bu kadın, iticiliği ile nam salmıştır. Mimarlardan bir diğeri de bizim Oral. Zaten nerede Türk dışında biri hakkında toplanılsa Oral orada. Kürt açılımı mı yapılacak, Oral hazır. Azınlık açılımı mı? Oral sözcülüğe soyunur.

Açılıma Tayyip ve Arınç’ın dışında Devlet Bakanları Faruk Çelik ve Egemen Bağış, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Milli Eğitim Bakanı Nimet Çubukçu da katıldı.

Her neyse, mimarlarından zaten ne biçim bir azınlık açılımı tasarladıkları ortaya çıkıyor. Tayyip, yanında Bülent Arınç olduğu halde, düzenlenen yemekli toplantıda bol bol kardeşlik nutukları attı. E Rum Patrikhanesi de benim kardeşim olmayacaktı ya? Elbette Tayyip’in kardeşi olacaktı.

Tayyip yaptığı konuşnmada, “Şu anda biliyorsunuz bir demokratik açılımın mücadelesini veriyoruz, kavgasını veriyoruz. Eğer birilerinin ağzına bakacak olsak, bu adımı atmamız mümkün değil. Ancak biz bunun kararını verdik ve bunu da milletçe, tüm sivil toplum örgütlerimizle beraber, tüm partilerimizle beraber tüm bu ülkede bu konuda konuşacak kim varsa akademisyenlerimiz, gazetecilerimiz, gerek görsel gerek yazılı nerede olursa olsun hepsi ile beraber çözmek istiyoruz ki bu sorunu aşalım. Bu sorunu aşmaya mecburuz. Çünkü bizim birliğe beraberliğe ihtiyacımız var. 71,5 milyon vatan evladının birbiri ile saygı içerisinde, sevgi içerisinde kucaklaşması artık bizim olmazsa olmazımız.”

Toplantıda Tayyip “Toplandılar, konuştular, dağıldılar, dedirtmeyelim. Netice almaya bakalım.” demiş. Ne diyelim Allah muhabbetlerini artırsın!


Ertuğrul gıyaben ROJ TV’ye çıktı!

Ertuğrul Özkök
Ertuğrul Özkök

Geçenlerde PKK’nın günlük gazetesi Günlük’te, ROJ TV’de “Aktüel” programını hazırlayıp sunan Erdal Er, Kürt açılımında işaret fişeğini yakan Amial gemisi kaptanı Ertuğrul Özkök’e bir açık davet yayınlayarak kendisini ROJ TV’de programa davet etti.

Bildiğiniz gibi Ertuğrul, daha bu Kürt açılımı falan piyasada yokken yazdığı yazıda Apo’nun muhatap alınması gerektiğini ortaya atan kişiydi. Bunca yıl bebek katili dediği Apo’ya fırsat verilmesi gerektiğini söyleyen Ertuğrul, “Kürt sorununun çözümünde onun çok önemli bir rolü olabilir. Türkiye’nin bugüne kadar Öcalan’la gerçekçi bir ilişki kurmaya çalışmamasını tarihi bir yanlışlık olarak görüyorum. Yıllardır ben dahil hepimizin resmi tezi onu ‘çetebaşı’, ‘elebaşı’, ‘bebek katili’ sıfatlarıyla adlandırmak oldu. Şimdi önümüzde bu sorunu çözmek için daha uygun bir psikolojik iklim var. Ona ulaşabilir mi, bilmiyorum. Ama buradan Öcalan’a bir çağrı yapmak istiyorum. Bu güzel ülke hepimizin. Son 30 yılımız zehir oldu. Bu sorunun başlamasında elbette devletin hoyrat davranışlarının, muamelesinin etkisi vardı. Ama Öcalan ve arkadaşlarının silahlı mücadelesi de kan davasını yarattı. Şimdi en önemli adımı ondan bekliyoruz.”

Evet her şey bu cümlelerle başladı. Sonrasında ise bölücü örgütün yöneticileri bizzat devlet tarafından muhattap kabul edildi ve şimdilerde Türkiye’nin hangi modelle bölüneceği tartışılıyor.

Ertuğrul Özkök, Erdal Er’in davetine gıyaben iştirak etti. Nasıl mı? ROJ TV’ye çıkamadı ama “Roj TV’ye çıksaydım” başlıklı bir yazı yazdı ve programa çıksaydı neler söyleyeceğini yazdı:

“Roj TV’ye çıksam ne söyleyeceğim belli. Yapılacak işleri önem sırasına göre şöyle sıraladım.” dedikten sonra PKK’nın silah bırakmasını, mayın haritalarını vermesini ve İmralı’nın da bu süreci desteklediğini açıklamasını istiyor.

Bu arada devletten de operasyon düzenlenmeyeceğine ilişkin taahüt isteyen Ertuğrul, anadilin güvence altına alındığı bir anayasa ve PKK’lıların topluma kazandırılması için çok dikkatli hazırlanmış bir plan istiyor. Ayrıca yerel yönetimler kanunu da gözden geçirilmeliymiş.

Ertuğrul’un açılımı da işte bu!

Geçenlerde Taraf yazarı Yıldıray Oğur, logosundaki “Türkiye Türklerindir” yazısından dolayı ne kadar milliyetçi olduğu konusunda Hürriyet’e bindirirken, “Hürriyet’in milliyetçiliğine bir tek TÜRKSOLU inanmaz.” gibilerinden bir laf etmiş.

Ertuğrul’un bu sözlerinden sonra gel de inan arkadaş!


Asker arkadaşı değil emir erisiniz!

Adamlar iş lafa geldi mi milliyetçinin Allah’ı kesilirler ama genel başkanlarının millî bağımsızlık sembolü Çelik BilekBBP’de Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümünden sonra boşalan genel başkanlık koltuğunu, partinin eski Genel Sekreteri Yalçın Topçu doldurmuştu. İşte bu Topçu geçtiğimiz günlerde bir açıklamada bulundu ki akıllara zarar. Meğersem bizim Topçu, Muhsin’den sadece genel başkanlığı değil Amerikancılığı da devralmış.

Topçu’nun buram buram Amerikancılık kokan açıklaması, ABD’li bazı milletvekillerinin danışmanlarının BBP genel merkezini ziyareti sırasında geldi. Topçu, söz konusu açıklamasında ABD’nin Türkiye’nin asker arkadaşı olduğunu iddia etti.

Biz ABD ile Türkiye arasındaki münasebetlere baktığımızda asker arkadaşlığından ziyade karşılıklı düşmanlık görüyoruz ama Yalçın Topçu’nun gözlüğünden pek öyle görünmüyor anlaşılan. Gerçi açıklamalarının devamını okuyunca nedeni anlaşılıyor:

“Biz Amerikalıları Kızılderililerin hakkını koruyan Zagor gibi gördük. Tüm Amerikalıları, şehir güvenliğini, insanların güvenli yaşayabilmelerini sağlayan Yüzbaşı Tommiks gibi gördük. Milli bağımsızlığın sembolünü Çelik Bilek, Rody, Profesör Öktilus gibi gördük. Biz ABD’lileri böyle gördük ve böyle algılıyoruz”. Amerikalılara bu gözle bakarsan olacağı bu. Adamlar iş lafa geldi mi milliyetçinin Allah’ı kesilirler ama genel başkanlarının millî bağımsızlık sembolü Çelik Bilek.

BBP’lilerle ABD’lilerin görüşmesi o kadar samimi bir havada geçmiş ki, espriler havada uçuşmuş. Topçu’nun sözlerini İngilizce’ye çeviren BBP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Şanverdi, “Bunların yaşı genç. Bunlar bilmez onları. Bunlar sizin kadar Amerikan kültürünü bilmiyorlar.” diye espriyi patlatmış.

Eeee, tabi genel başkanını ondan iyi kimse tanıyamaz. Amerikalılardan bile iyi Amerikan kültürüne sahiptir diyorsa muhakkak öyledir. Zaten kırk yıldır Amerika’ya hizmet etmek arada böyle güçlü bağlar yoksa kolay kolay mümkün olmaz.

68’li yıllarda Devrimci gençler 6. Filo’yu kovalarken Amerikan gemilerine karşı secdeye duran bir gelenekten geliyorlar ne de olsa. 70’li yıllar boyunca da bugün kardeş kavgası dedikleri gençlik içindeki çatışmaların baş aktörlerinden olan bu arkadaşların kaç kişinin kanına girdiklerini ancak Allah bilir. Yalçın Topçu ABD’yle asker arkadaşıyız diyor ama geçmişlerine bakınca bunların ABD’nin emir eri oldukları açıkça görülüyor.


Yılmaz ÖzdilAl sana açılım

27 senedir gazetecilik yapıyorum... Ve, çalışma hayatımın en enteresan “sansür” olaylarından biri geldi başıma... “Açılım”ı destekleyen arkadaşların, iyi okumasını öneririm.

Tatilden döndüm...

“Kürtçe” başlıklı

bir yazı yazdım.

Bugün çıkacaktı.

Şöyle başlıyordu:

“Kimimiz Türk, kimimiz Kürt, kimimiz Laz, kimimiz Çerkez... Yahudimiz, Rumumuz, Ermenimiz, Rus gelinlerimiz, Alman damatlarımız; uzatmayayım, ‘mozaik’ derler, değiliz aslında, ‘ebru’yuz, koskoca bir aileyiz... Ve, ortak bir vatanımız, ortak bir resmi dilimiz var bizim; Türkçe... Bizi, biz yapan.”

Şöyle devam ediyordu:

“Dünyaya entegreyiz; İngilizce de öğreniriz, Japonca da... Elbette, anadilini de, mesela Kürtçeyi de öğrenmek en doğal hakkıdır yurttaşların... Ama, bu doğal hakkı, ‘açılım’ adı altında, ‘resmi dil’ haline dönüştürmeye çalışmak, bizi biz olmaktan çıkarmaz mı? ‘Bizi bize yabancı’ hale getirmez mi? İki lisanlı toplum olursak eğer... Birlikte yaşamak isteyen, sorunlarını konuşa konuşa çözme iddiasında olan, ancak, birbirinin dilinden anlamayan bir toplumu, hangi tutkal bir arada tutabilir?”

Ve, şöyle bitiyordu:

“Silahla beceremeyen bölücülerin tuzağına düşmemeli Türkiye... Kanın durması için teröriste bile şefkat gösterilebilir; bakarsın, tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır... Fakat, farklı dil, kardeşi kardeşe yabancı haline getirir, ki, terörden tehlikelidir.”

Yazı buydu.

Peki “sansür” nerede?

Şurada...

Yazıyı Kürtçe yazmak istedim!

Hayır...

Amacım, Türkiye’nin en etkin gazetesinde ilk Kürtçe makaleyi yazan kişi olmak değildi... Yukarıdaki satırları okuyacaktınız ve anlamayacaktınız.

Amacım işte buydu.

Araya “ikinci resmi lisan” girdiğinde... Farklı etnik gruplara mensup olan, ancak, Türkçe konuşarak, Türkçe yazarak, Türkçe okuyarak “anlaşan” bir toplumun, nasıl aniden birbirine yabancılaşacağını görecektik...

Kanıtı da, bu yazı olacaktı.

E hani sansür?

Buyrun...

Kürtçe bilmediğim için, Türkiye Çevirmenler Derneği’ne başvurdum, “Bu yazıyı Kürtçeye çevirmek istiyorum” dedim. “Hay hay” dediler, İstanbul’daki “yeminli tercüme bürosu”nun telefonlarını verdiler. Aradım... “Hay hay” dediler, Kürtçe tercüman bulmak için iki gün izin istediler ve çevirme ücretinin de 180 lira artı KDV olduğunu belirttiler... “Hay hay” dedim, fatura bilgilerimi gönderdim, yazımın Kürtçe tercümesini beklemeye başladım.

İki gün sonra... Türkiye Çevirmenler Derneği’nden aradılar... “Kürtçe tercüman bulduklarını, hatta 8 tane Kürtçe tercümana başvurduklarını, ancak 8 tercümanın da bu yazıyı Kürtçeye çevirmek istemediğini” söylediler...

Allah Allah!

Niye birader?

“Yazının içeriğini uygun bulmamışlar!”

(Bu arkadaşlar “yeminli” tercüman ama, yeminleri bi acayip... İçeriğini beğenirlerse, tercüme ediyorlar, beğenmiyorlarsa, etmiyorlar... Sanırsın, tercüman değil, sansür kurulu!)

İşte böyle...

Terör, bizi bölemez.

Lisan, böler.

Cart diye.

Bizi bize yabancı eder.

Kanıtı da bu yazı.

(Hürriyet, 21/08/2009)


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: