Umut Yalım |
... Ve ömrümüzün en güzel günleri (V) Merhaba Sağdıç, nasılsın? İnsanın kendisini kendisiyle kılonlayası geliyor bazen. Şöyle tam yanında durup, ne hâlt yediğine bakası geliyor. Belkiyse, o zaman, insan kendini tanıyabilir. Anlayabilir. Bu, bir olasılık. Velhâsıl, konuşmamız gerek... “Bence büyük bir yanılgı içindesin.” “Nasıl, Sağdıç?” “İnsanı anlamayan zaten kendisidir de ondan.” “Eeeee?” “Bundandır ki, kendini anlaman için kendini kılonlaman çok saçma. Hem...” “Hem ne?” “Dur sinirlenme yahu!.. Hem kendini anlamayan bir kişiyken, kendini kılonlayınca, seni anlamayan 2 kişi olacak. Daha beter.” “Nasıl anlayacağım kendimi?” “Başkaları anlayacak, sen de onlara güveneceksin. Başka yolu yok.” “Ya yanlış anlarsalar?” “Yanlış anlaşılmak, bir bakıma, hiç anlaşılmamaktan daha iyi. İnsan, hiç anlaşılmayınca çünkü, topluma uyum sağlayamıyor. Yanlış anlaşılsa bile, iyi kötü, toplumda bir yer endinme olasılığın olabiliyor. Hem yanlış anlaşılsan bile, mutlu değilsen bu durumundan, değiştirmek için çaba harcayabilirsin. Ancak hiç anlaşılmadığın tâkdirde, bu olasılık ve olanağın da elinden alınıyor toplum tarafından...” “Yâni?” “Yâni... Kendini anlamaya çalışma, başkaları anlasın...” “Amma da edilgensin be!” “Kibrit de kendini yakamıyor diye, edilgen mi şimdi? Doğası öyle. Her şeylere olumsuz yönünden bakma bence.” “Sen de ne saçma örnekler veriyorsun!” “Beğenmiyorsan başkasıyla konuş o zaman.” “Zaten birâzdan Suphi Bey’le konuşacağım.” “O ayrı konu da, aklıma bir şey geldi... Sen bu kılonla mılonla deyince.” “Ben ‘kılonlama mılonlama’ demedim ki. Yalnızca kılonlama dedim.” “Üfffffffff! Sen bence kendini anlamaya çalışma zaten.” “Neden?” “Kendini anlarsan, bunalıma girebilirsin de ondan.” “....” “Ha! ‘kılonlama mılonlama’ dememişmiş. Çabuk buldun mu bu kıvraklığı?” “Tamam be! Bir şaka edelim dedik. Tam Amerikan sitkomlarına döndü bu muhabbet. Ne diyordun sen?” “Kılonlama deyince aklıma geldi. Suphi Bey’i anladın mı sen?” “Tam değil.” “Konuşurken karşılıklı, dediklerini dinlemekten, tam anlayamıyorum Suphi Bey’in o ânki ruh hâlini.” “Ben de.” “Diyorum ki, Suphi Bey’le konuşurken, Suphi Bey’i çözümleyebilmek için, Konuştuğumuz o ânı mı kılonlasak acaba?” “Nasıl yapacağız ki bunu?” “Beyin gücüyle. O ânı kılonlamayı düşününce, o ân beynimizde kılonlanacak.” “Hiç bilimsel değilsin. Hiç arge marge yok sende.” “Arge olmayabilir ancak marge olabilir.” “Üfffffffffffffffffff! Sen yapme bâri, Sağdıç.” “Neyse, ödeştik. Bu ara da, ne bilimselliği yahu! Beyinden büyük bilim mi var?” “İyi. Tamam. Yapmaya çalışırız.” “Ancak aynı ânda aynı ânı düşünüp, o ânı kılonlamamız gerek. Oldu mu?” “Oldu.” “Bak, Suphi Bey de geliyor.” “Çaktırmamak gerek.” “Evet.” “Biz konuşmaya başlayalım. Ben sana seslenince. 3’e dek sayarız. Sonra da...” “Oldu.” “Merhaba, Suphi Bey?” “Merhaba.” “Aldınız mı sigaranızı?” “Aldım. Aldım.” “İyi.” “Dur bir yakayım!” “Yakın.” “Neresinde kalmıştık konuşmamızın?” “Bilmem. Sen anımsıyor musun, Sağdıç?” “Yine Hâtice de kalmıştık...” “Zaten başka nerede kalabilirim ki ben? : Hâtice’de...” “Bir de şu ‘duygu- huy’ ikilisi vardı...” “Evet...” “Yalnız durun...” “Ne vardı, Suphi Bey?” “Çakmak almayı unuttum. Ya da kibrit de olabilir. Sizlerde var mı?” “Bende yok. Sağdıç?” “Bende de yok.” “O zaman gidip alayım.” “Siz zahmet etmeyin, Suphi Bey.” “Yok. Hem haraket olur.” “Tamam.” “Hemen geliyorum...” “Kibrit deyince de gülmem geldi, Sağdıç.” “Neden ki?” “Şu kibritli saçma örneğin vardı ya?” “Eeeeee?” “Az kalsın ‘Boşuna gitmeyin, Suphi Bey, o kendisi gelir...” diyecektim...” “Ne ilgisi var şimdi?” “Yahu dedin ya ‘Bir kibrit kendini yakabilir mi’ diye?” “Tamam. Keselim bu muhabbeti.” “Oldu, Sağdıç.” “Eeeee, ne diyorsun?” “Neye?” “Sürekli bir şeyler almak için kalkıyor yerinden. Bahaneler buluyor filan. Ne diyorsun?” “Sıkıntılı, ne yapsın? İnsan dolaşınca hüznü geçmiyor ancak hüznü de beraberinde yürüdüğü için, en azından, üzresindeki yükü hafifliyor. Şimdi otursa, hüznü de O’nla oturacağı için, daha ağır hissedecek kendini. Şimdi, olmadı, hüznünü köpek gibi dolaştırabilir yanında.” “Ya da, hüznü köpek gibi O’nu yanında dolaştırır.” “Bu, daha olası özünde.” “Yaaaaaaaa.” “Ya.” “Alman izleminde hissettim bir ân kendimi.” “Niye?” “İkimiz de böyle ‘ya” dedik ya. Ondan. Ya?” “Yavol. Ancak sen bir sus istersen.” “Tamam.” “Ufffffffffffff! Canım sıkıldı.” “Benim de. Bir de yağmurlar yağacak gibi.” “Evet. Olabilir.” “......” “......” “Birkaç dakikadır konuşmuyoruz, konuşamıyoruz bile sıkıntıdan.” “Evet. Sonra sürdürelim istersen konuşmayı. Hem Suphi Bey de gelmiş olur.” “Hem de o kılonlama işine de girmiş oluruz”. Neyse, sözü kısa, özü uzun tutalım. Seni, umut ve muhabbetle öperim. Kolay ve rastgele, Sağdıç. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...
|