Eser Özaltındere |
Saflar ayrışıyor
Saflar netleşiyor Artık her şey kristalize olmuş durumda. Saflar ayrıştı! İyi de oldu!... Şu anda, herkes kimin ne olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak şekilde biliyor ve bu mücadele uzun süreceğe, aynı zamanda da, çok zorlu geçeceğe benziyor. Ayrıca, bu mücadelede orta yolun bulunmasının mümkün olmadığı da görülüyor. Çünkü, Atatürk’ün kurduğu laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin olmazsa olmaz ilkelerinin üzerine sömürgeciler ve taşeronları tarafından hem de taviz verilmemecesine oynanıyor; kadrolaşma son noktasına kadar gerçekleştiriliyor, TSK şamar oğlanına çevriliyor, Apo denilen kasabın yol haritası açıklaması ve muhattap alınması noktalarına geliniyor, Kürtçe devlet eliyle resmileştiriliyor, üniversitelerde Kürdoloji Enstitüleri kurulması çalışmalarına başlanıyor, İmam Hatiplerin katsayıları kaldırılıyor vs. vs. vs… O kadar ki; Polis Akademisinde sadece işbirlikçi ve tetikçi kalemşörlerle sözde aydınların davet edildiği basına kapalı Kürt çalıştayları düzenleniyor. Safların ve kadrolarının belirginleştiği daha çarpıcı başka bir örnek olabilir mi? İyi bakın! Çalıştay Polis akademisinde düzenleniyor. Hani, Tayyip Erdoğan’ın “polis demokrasinin bekçisidir” diyerek özel anlamlar içerecek bazı mesajlar verdiği ve sonra da gelen yorumlar üzerine işin içerisine mecburen TSK’yı ve bazı kurumları da katmak zorunda kaldığı polisin, geleceğe de damgasını vuracak en üst düzey yöneticilerinin yetiştiği akademi var ya, işte orada! Zaman zaman “çok dalgalı davayı” da içerecek şekilde, Fethullahçı yapılanmaya yönelik göndermelerin de hedefi olan polis teşkilatının beyin takımının eğitim aldığı bir mekânda!... Neden Polis Akademisi? Niye başka bir yerde değil? Acaba burada, Fethullahçıların egemen olduğu şeklinde eleştirilerin “objesi” haline gelen ve Tayyip Erdoğan’ın da “demokrasi koruyucuları” söylemiyle özel olarak payelendirdiği ve hatta TSK’ya alternatif gösterdiği polis teşkilatının Kürt açılımından yana “taraf” olduğu şeklinde bir mesaj mı verilmek isteniyor? Büyük olasılıkla böyle olsa gerek! Yani, bir anlamda safı oluşturan unsurlar ilan ediliyor. Bunlar kim; a) Hakkında Fethullahçılığa bulaşmışlıkla ilgili iddiaların yoğun olduğu polis teşkilatı. b) Atatürk Cumhuriyetine ve ulusalcılığa fanatiklik boyutlarında nefretleri olduğu bilinen işbirlikçi ve sömürgeci fanatiği olan 15’e yakın aydın müsveddesi ve kalemşör. c) Türkiye’nin bölünmesinin senedi olan “Kürt açılımı” projesi. Görünen o ki, silahlı bir güç de işin içerisine katılarak açıkça meydan okunuyor. Çünkü, fotoğrafa göre artık kimse, buna polis de dahil, kendilerini saklama ihtiyacı duymuyor. Bu şartlarda bu çalıştayı daha farklı bir biçimde yorumlamak mümkün değildir. Bu noktada YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun bir demecinde parmak bastığı bir tespiti dile getirmek icap ediyor. Kızılay’ın ortasındaki bir lokantada kendisiyle birlikte “çok dalgalı davanın” sanıklarından birinin ve HSYK’nın bir üyesinin de bulunduğu gizlisi saklısı olmayan, ancak malum medya kesimi tarafından istismar edilen bir yemekle ilgili olarak verdiği o demecinde Eminağaoğlu; “Aynı açıdan çekilmiş fotoğrafların farklı gazetelere servis yapılması, bu haber kaynağının basın olmadığını göstermiştir” demişti. Bu gizli saklı çekilen fotoğrafın kaynağı bu tespite göre, yetkilendirilmiş istihbaratla ilgili güç veya güçler olsa gerek! Tabii ki bu durumda Kürt çalıştayının yapıldığı mekan daha da bir anlam kazanıyor. AKP yargı üzerinde baskı kuruyor Yine belli bir süre önce aynı YARSAV Başkanı; 25 savcı ve hakimin istihbaratının yapıldığına dair bir bilgiyi gündeme taşımış ve bu konu ile ilgili olarak Sabih Kanadoğlu, “Bir büyük şehirde 25 hakim ve savcının müfettişler tarafından dinlenmesi için karar alınmıştır. Eğer, 25 hakim ve savcı dinleniyorsa, teknik takibe uğruyorsa, o ülkede yargı bağımsızlığından bahsetmek hayaldir.” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu.. Peki, İçişleri Bakanı Beşir Atalay Kürt açılımıyla ilgili olarak ne söylemişti; “Bizler, bir çok sorunun daha çok demokrasi ile çözüldüğünü deneyerek gördük!” Demek ki AKP nin demokrasi anlayışında “yargı bağımsızlığı” yer almıyor. Onlara göre sadece “Kürtler ve dinciler” söz konusu olduğunda demokrasi ve yargı bağımsız olmalı! Anayasa Mahkemesi Üyesi Osman Paksüt’ün dinlettirilmesi ve izlettirilmesi de “daha çok demokrasi havariliği” kandırmacasına cuk diye oturuyor! Ya, Osman Kaçmaz’ın sırf Abdullah Gül’ün kayıp trilyon davasıyla ilgili olarak yargılanmasına karar verdiği veya bir süre önce Tayyip Erdoğan’ın Öcalan’la ilgili “sayın” ifadesini kullandığı gerekçesiyle Ankara Başsavcılığının takipsizlik kararını kaldırdığı için telefonlarının dinlenmesine ve kendisi tatildeyken müfettişlerce odasının aranmasına ne demeli? O kadar ki, Osman Kaçmaz odasına sinyal kesici jammer aleti koyma ihtiyacı duyuyor ve “Herkes biliyor ki, herkes dinleniyor. Ama kim tarafından dinlendiğimiz konusunda şüphemiz var.” demekten kendini alamıyor. Bu hakimin sırf Gül ve Tayyip Erdoğan için kararlar aldığından dolayı intikam alırcasına ve göz korkuturcasına üstüne gidiliyor. Hukukun gerçek varlık nedeni kimsenin umurunda değil! Hukuk kesinlikle derinlerde çalışan bir gücün sindirme, intikam ve devleti ele geçirme doğrultusunda bir baskı unsuru olarak kullanılıyor. Osman Kaçmaz’ın “kim tarafından dinlendiğimiz konusunda şüphemiz var” dediği “kim!”, acaba “kim?...” Bu “kim”in Ömer Faruk Eminağaoğlu ve birlikte olduğu kişilerin lokantada resimlerini çeken ”kim” ile ya da Osman Paksüt’ü dinlettiren veya izlettirenlerle bir ilişkisi var mı? İşte bu veya buna benzer sorular ve yanıtları, Kürt çalıştayının neden o kurumda ve 15’e yakın mikserle birlikte düzenlendiği konusundaki soru işaretlerinin yanıtlarıyla üst üste çakışıyor. Yargı ele geçirilmeye çalışılıyor Bu noktada Ulusal Yargı Ağı Projesi UYAP’tan bahsetmek gerekiyor. Bu konuda da YARSAV Başkanı Eminağaoğlu şunları söylemiş; “UYAP’taki tüm gizli soruşturmalar, dosyalar, yargıç ve hakimlerin kişisel bilgileri, iddianameler hepsi burada. İddianamenin onaylanmasına kadar Bakanlık mahkemeye gidecek metnin nasıl olacağı konusunda etkileşim içine girebilir. Her türlü bilgi Yürütmenin elinde. UYAP yoluyla teknoloji yargıyı kuşattı ve bağımsızlığını elinden aldı. Bunun bir örneği başka bir yerde yok!” Yürütme, yani AKP iktidarı UYAP ve teknoloji aracılığıyla yargıyı bütünüyle kendi yörüngesine sokma gücünü elde ediyor. Bu noktadan sonra kendi istihbaratını kendi yaparak “kendi yargısını” oluşturma konusunda büyük bir avantaj kazanmış olacak. Hukukun siyasallaşmasının en tepe noktasına ulaşılmasına çok az bir mesafe kalmış. Ancak, bu konuda AKP’nin gizlisi saklısı yok! Hukukun siyasallaşması gerektiğini aleni bir şekilde dile getiriyor. Nitekim, dangıl dungul konuşmalarıyla ünlenmiş, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan ağzının payını alınca tırsarak sesini kesmiş AKP milletvekili Dengir Mir Fırat yakınlarda; “Yargı yargıya bırakılamaz” diyerek gerçek niyetlerini apaçık bir şekilde ortaya koymuştu. Hatta beyanatının bir yerinde, 1961 Anayasası’nı örnek göstererek ve HSYK üyelerinin bir bölümünün TBMM tarafından seçildiğini ileri sürerek, yargının yargıya bırakılamayacağını ve onun denetlenmesinin siyasi erk tarafından sağlanması özlemini dile getirmiş ve yargının hukuksuzlaşmasıyla ilgili olarak da ya “tuz kokarsa” ifadesini kullanmış ve onun hukuka uygun davranması güvencesinin siyaset tarafından kontrol edilmesi olduğunu ima etmişti. Peki, ya bugün olduğu gibi yürütme “kokarsa” ne yapacağız? İktidar, hukuku bir “Nazi hukuku” noktasına taşımaktaysa, ortada da dayanılacak ve başvurulacak bir hukuk bırakılmadıysa, bu gidişin önünü nasıl alacağız? Ama Dengir ve AKP’ye göre bunun önünün alınmasına gerek yok! Çünkü, gerçekleştirilmek istenen zaten onlara ve sömürgecilere hizmet eden Kürtçü bir “Ilımlı İslam” diktatoryası oluşturmak. Nitekim bunlar, sadece HSYK’nın değil Anayasa Mahkemesi üyelerinin bir kısmının da TBMM tarafından seçilmesini istiyorlar. Kısacası bütün dertleri, TBMM’de çoğunluk onlarda olduğuna için HSYK ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin içerisine kendi adamlarını monte edebilmek. Yani, HSYK’nın Bakanlığa bağlı olması, Bakan ve Bakanlık müşteşarının bu kurulun içerisinde yer almaları, kendi ellerinde olan Bakanlık aracılığıyla kurul üzerinde son günlerde gördüğümüz baskıları oluşturmaları Dengir’e ve AKP’ye yetmiyor. Arsızca bir açgözlülükle bu üst düzey hukuk kurullarını kayıtsız şartsız ele geçirmek istiyorlar. Başka bir ifade ile faşist düzenlerini en kusursuz bir şekilde yerleştirmeyi hedefliyorlar. Dengir’in ifadelerinden ve AKP’nin uygulamalarından da anlaşıldığı gibi bunların gerçek amacına hizmet eden bir hukukla ilgilerinin olmadığı, HSYK’nın yayınladığı bildiri ve açıklamalarda da çok çarpıcı bir şekilde kanıtlandı. Basında çıkan bu açıklamalardan biri şöyleydi; “Bu soruşturmayla (Ergenekon) ilgili olarak, kurulumuza yapılan çok sayıdaki başvuru ve şikayetlere ilişkin dilekçeler, gereği için Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderilmiş olup, bugüne kadar işlemlerin aşama ve sonuçları konusunda kurumumuza herhangi bir cevap verilmediği gibi, ilgili dosyalar incelenmek üzere istenildiği halde gönderilmemiştir.” AKP Ergenekon savcılarını koruyor Düşünebiliyor musunuz, Ergenekon savcıları için yapılmış şikayet başvuruların işlemlerinin aşama ve sonuçları hakkında HSYK’nın resmi başvurusuna karşın bilgi verilmiyor. Bunlar bile yapılmadığına göre dosyaların incelenmesine izin vermeleri zaten mümkün olmayacaktır. Yani, HSYK deyim yerindeyse adam yerine konulmamaktadır. Oysa, HSYK yetkin hukukçulardan oluşmuş bir kuruldur (bünyesinde Yargıtay ve Danıştay kökenli üyeleri bulunuyor). Bu yüzden mevzuat konusunda bilgileri tam olduğundan hata yapmaları da söz konusu değildir. Dolayısıyla hukuksal açıdan böyle bir yetkileri olmasa o bilgi ve dosyaları istemezlerdi. Ama buna rağmen yine de talepleri dikkate alınmamıştır. Adalet Bakanlığı, büyük ihtimal, o başvuruların birçoğunun haklı hukuksal nedenlere dayandığını bilmekte ve ilgili savcıların hukuksuzluklarının ortaya çıkmaması dolayısıyla da “çok dalgalı davanın” sekteye uğramaması için HSYK’nın taleplerini es geçmiştir. İş bu kadarla da kalmamaktadır. Çünkü, yine basında çıkan başka bir haberde şöyle denilmektedir; “… Aynı savcılarla ilgili soruşturma talebi için Adalet Bakanlığı’nın, savcıların bağlı olduğu İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Turan Çolakkadı’yı görevlendirdiği ve Çolakkadı’nın da ‘soruşturmaya gerek yoktur’ kararı verdiği ortaya çıkmıştır.” Yani, savcıların soruşturulması kendilerinin bağlı olduğu kişiye veriliyor. O da haliyle “soruşturmaya gerek yoktur” sonucuna varıyor. Bir Başsavcı ucu kendisine de dokunacak bir konuda olumsuz bir karara imza atar mı? Oysa, böyle bir durumda o savcıların bağımsız bir organ tarafından soruşturulması gerekirdi. Dolayısıyla o organın da HSYK olması icap ederdi. Adalet Bakanlığı kendi görüşünü haklı çıkaracak argümanlar ileri sürse de, HSYK’nın da bu konuda kendini yetkili görmesi onların da hukuksal dayanaklarının olduğunu ortaya koymaktadır. İşte Dengir, “yargı yargıya bırakılamaz” ifadesiyle şu anda varolan ve yukarıda örnekleri verilen siyasallaşma ile hukuksuzluğun daha da faşizan noktalarda pekişmesi özlemini dile getirmektedir. Yargıdaki usulsüzlükler Gerçekten de, HSYK’nın yayınladığı bildiri Türkiye’deki hukukun hangi noktalara taşınmak istenildiğiyle ilgili çok dikkat çekici noktalara parmak basmıştır. Burada, Ergenekon soruşturması kapsamında alınan “arama ve dinleme” kararları başta olmak üzere çok sayıda mahkeme kararının, “kanun yararına” bozulması istemiyle Adalet Bakanlığı tarafından Yargıtay’a taşınmasının karar altına alındığı ifade ediliyordu. Yani HSYK “noter” olmadığını, hukukun dinci ve Kürtçü diktatorya doğrultusunda siyasallaşmasına izin vermeyeceklerini kamuoyuna ilan ediyordu. Bu doğrultuda Yargıtay denetiminden geçirilmesi istenen çok sayıda karar 6 başlık altında tasnif ediliyordu. Bunlar şöyle sıralanabilir: 1) Usulsüz telefon dinlemeleri: Mahkemelerin yasal koşullar oluşmadan dinleme kararı vermeleri. Basından izlediğimiz kadarıyla bunların sayısının epey kabarık olduğu anlaşılıyor. 2) Usulsüz aramalar: Yasal şartlar oluşmadan verilen ve yasanın aradığı şartlar karşılanmadan yapılan ev ve ofis aramaları. Bu konularda da çok sayıda şikayet olmuştu. Dikkat edilirse iki maddede de “yasal şartlar oluşmadan” gerçekleştirilen eylemler dile getiriliyor. Yani, o kişiyi suçlamaya yetecek biçimde o kişinin eylemini yasanın belirlediği sınırlar çerçevesinde olgunlaştırmış olmadan dinleme ve arama yapılamayacağı ifade ediliyor. 2. maddedeki diğer bir şart ise ev ve ofis aramalarındaki prosedüre uyulmaması usulsüzlüğüdür. Gerçekten de yine basında çıkan haberlere göre “çok dalgalı davanın” birçok aramasında örneğin, elde edilen disketlerin yedeklemesi yapılmamıştı. 3) Gözaltı kararı olmadan yakalama: Hakkında sadece arama kararı bulunan kişinin, yakalama kararı olmadan, aramadan sonra göz altına alınması. Yani eve geliyorlar, arama kararına uygun olarak evi arıyorlar, ama yakalama kararı olmamasına karşın sizi alıp götürüyorlar. Eğer yakalama kararı yoksa bir kişi hangi hakla gözaltına alınabilir ki? O kişi, kanunlara göre yakalanmasını gerektirecek bir şey yapmışsa, o gerekçeye dayanarak yakalama kararı çıkar ve göz altına alınır. Aksi halde bir hukuk ihlali söz konusudur. 4) Özel hayatın gizliliği: Yasaların aradığı özen gösterilmeden özel hayatın gizliliğine ilişkin bilgi ve belgelerin delil kabul edilmesi. Bu konuda birçok saygın insana çok zarar verdiler. Onların özel hayatlarına ait olması gereken gizli bilgiler yandaş medyaya servis yapılarak o kişilerin incinmesine neden olundu. Gerçekte bunları gerçekleştirenler her kimse, özellikle o insanların saygınlıklarını silmek, onları rezil etmek için böyle bir yola tevessül ettiler ve bu hukuk dışı uygulamaları bilerek yaptılar. Batıda özel hayatın her türlü hakkın üstünde bir dokunulmazlığı varken, Türkiye’de insanların onurlarını ayaklar altına aldılar. 5) İstanbul’dan yönetim: Bir başka kentte yapılan arama veya gözaltı uygulaması için, o kentteki mahkeme yerine İstanbul’daki mahkemelerden karar çıkartılması. 6) Evraka göre mahkeme: Alınması gereken mahkeme kararlarının işlemi başlatan mahkeme yerine başka mahkemeden alınması. 5 ve 6. maddelerde neyi görüyoruz? Kanun çiğnenerek kararları rahatça çıkaracak mahkemelerin tercih edildiğini... Acaba neden? Demek ki, bu 6 ana başlık içerisinde yer alan hukuka aykırı kararlar “kanun yararına” bozulmak istemiyle Yargıtay’a taşınacak. Eğer bunlar gerçekten Yargıtay’a taşınırsa “çok dalgalı dava”nın işi bitti demektir. AKP’nin yargı planı HSYK ayrıca, Bakanlığın bu taleplerini yerine getirmediği takdirde güz kararnamesi döneminde Ergenekon savcılarının görev yerlerine ilişkin taleplerini yeniden gündeme taşıyacaklarını da beyan ediyor. O zaman güz döneminde yine kavga var demektir. Çünkü, AKP çok sevgili savcılarına sahip çıkmak için elinden geleni ardına koymayacaktır. Baksanıza, “çok dalgalı dava”nın uzaması için her türlü varyasyonu uyguluyorlar. Bu amaçla Ergenekon ve Danıştay davaları birleştiriliyor. Eğer, “çok dalgalı dava” erken sonuçlandırılırsa; 1) Kararlar yüksek mahkemeye temyize gidecek ve AKP ile emirerlerinin bütün bombaları patlayacaktır. 2) İçeriden çıkanlar aklanmışlıklarının haklılığıyla AKP karşıtı mücadelelerine bıraktıkları yerden ve daha büyük coşkuyla devam edeceklerdir. 3)Yeniden gündem yaratacak ve yandaş medyaya servis edilecek malzeme kalmayacaktır. AKP bunların olmasına izin vermeyecektir. Yazılanlara göre, davaların birleştirilmesinden sonra soruşturmalar sil baştan yapılacakmış galiba? Nitekim, bu kararı sanıklardan bir tanesi “zulüm” olarak nitelendirmişti. Bu birleştirilmeden sonra yine bir sanık avukatı; “yargılama ve soruşturma safhaları takip edilemez hale geldi (zaten onu yapmak istiyorlar), dava dosyaları 1000 klasörü geçti, 2 davanın arasında hukuki ve somut bir ilişki bulunmamaktadır (Yargıtay’a taşınacak bir başlık daha) dedikten sonra; “bu davanın birleştirilmesi Danıştay sanıklarının lehine olacaktır (birleştirmenin ikinci bir nedeni daha ortaya çıktı). Bu davayı tamamlamaya ne sizin ne bizim ömrümüz yetmeyecektir.” ifadesiyle sözlerini tamamlıyor. Çok mânidar bir açıklama. Bu arada son zamanlarda basında İzmir’deki bir davanın daha Ergenekonla birleştirilmeye hazırlandığı şeklinde haberler de yer almaya başladı. Demek ki “çok dalgalı davayı” uzatmanın yeni yöntemi “dava birleştirmeleri” olacak. F tipi yapılanmanın kolları ne kadar da uzunmuş meğer, yuvalandıkları çok çeşitli merkezlerden”çok dalgalı davaya” sürekli “gollük paslar” gönderiyorlar. Bütün bu açıklamalardan sonra Kürt çalıştayının Polis Akademisi’nde basına kapalı olarak yapılmasının pek yadırganmaması gerektiği anlaşılıyor. Çünkü artık, cepheler ve saflar netleşmiştir, mücadele göğüs göğüse sürecektir. |