Ergin Konuksever |
İkinci harekâtın birinci günüydü. Özel bir tank birliği olan “Bora Özel Timi”nde Hakkı Borataş ile birlikte Serdarlı’ya kadar geldim. Hedef Magosa’ya gitmekti. Akaryakıt ikmali için iki-ikibuçuk saat kadar mola verecektik Serdarlı’da. Bir kadın var hamile, doğumuna çok yakın. Bizde bir de minibüs var. “Hastaneye götürelim” dedim hemen. Hem gazeteye de haber yollama düşüncesindeyim. Bir viraja girdik, terk edilmiş evler var, bizim mevziler de gözüküyor, Türk bayrağını görüyoruz. Tam oraya girdik, üzerimize ağır makinalı tüfeklerden yoğun bir ateş başladı. Arabanın ön camı patladı. Hemen yattım. O sıra yukarı bakarken, inanılmaz bir şey ama, merminin şoförün ağzından içeri girdiğini gördüm. “Allah!” dedi ve üzerime kapandı. Ensemde bir sıcaklık hissettim. Ben de vuruldum hissine kapıldım. Meğer ensemdeki sıcaklık, onun ağzından gelen kanmış. Türk siperleri çok yakın. 50-60 metre var, yok. Oraya atlamak mümkün. Sürünerek falan gidebilirim. Tam onu denemeye kalktım bizim mevzilerden nefes almaya imkan vermeyecek bir ateş gelmeye başladı. iki ateş arasında kalınca önce ne olduğunu anlayamadım. Meğerse bizimkiler beni tanımış ve koruma ateşi altına almışlar, oraya gidebilmem için. Fakat ben geçmiş olacaktım, öbür çocuklar orada kalacaklardı. Uzun boylu bir Rum askeri geldi. Tomsonu karnıma dayayıp, arkadaşlarının olduğu yere götürdü. İngilizce konuşuyoruz. “Kimsin, nesin?” “Press” dedim. O anda bizleri kesin öldürecekler diye düşünüyorum. Çocuk dedi ki “Ben de gazeteciyim. Ne yazık ki şimdi düşmanız. Ben şimdi arkadaşlarını gidip alamam karşıdan ateş geliyor, istiyorsan git arkadaşlarını al getir buraya.” dedi. “Seni hastaneye götürürüz.” Sürüne sürüne arabaya gittim. Lakin, kadının kocası da mücahit ve elbiseleri üstünde. Neyse ki kaşla göz arasında arabanın içinde soyunmuş. Bir sivil pantolon takmış ayağına, atletle indi arabadan. Karısını doğuma götüren bir adam sonuçta. Bizi zırhlı bir arabaya koydular. Demir kapıların açıldığı garnizon gibi bir yere götürdüler bizi, arabayla içeri girdik. Kısa pantolonlu, uzun pantolonlu, değişik kılıklarda silahlı bir sürü adam vardı içerde. Çeteci görünümlü. Herkes Türk geldi diye bizi seyre aldı. Bir-birbuçuk saat geçti vurulmamın üstünden. Bayağı takatım kesilmeye başlamıştı kanamadan. Sonra “Hadi seni hastaneye götüreceğiz” dediler. Tekrar o zırhlı arabayla hastaneye geldik. Bir sedye getirdiler, beni ameliyata götürecekler. O sırada bir sürü karışıklık çıktı. Bir sürü hemşire ve doktor atışmaya başladılar kendi aralarında. Onu da sonradan öğrendik bir kısmı bırakalım ölsün diyormuş. Diğerleri sen ne karışıyorsun, burası hastane götürüp tedavi edeceğiz diyormuş. Hatta o ara bir hemşire gelip, kafama bir tokat attı. Beni ameliyata aldılar. Bir doktor bana “Beni savaş falan ilgilendirmiyor. Buraya gelen yaralı Türk esirleri ile hiç konuştun mu?” dedi. “Evet konuştum” dedim. “Mümin var” dedi. Mümin paraşütü daha yere inmeden, havadayken karnı baştan başa makineli tüfek ile taranmış ve o halde hastaneye kaldırılmıştı. Hakikaten o zaman iyileşmişti. “Onu ben ameliyat ettim ve buradan yolladık. Sakın bir kötülük gelmesin aklına. Ben Hipokrat yemini etmiş bir doktorum.” dedi. Ameliyat ettiler beni. İyileştim, sonra da Türk tarafına teslim ettiler beni, Türkiye’ye döndüm. Yıllar sonra, beni ameliyat edip hayatımı kurtaran o doktorla tanışma fırsatını buldum. İsmi Andreas D. Demetriades’miş. Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs’a yaptığım bir ziyarette birlikte yemek yedik. Kendisine sevgilerimi buradan da göndermek istiyorum.
|