03.08.2009/Sayı:247
TÜRKSOLU Anasayfa
Başyazı
Kapak
Yön
Türkiye
Dünya
Özgün

Manifesto
Gelenek
Çıkarken
Ulusal Sol
Abonelik
Arşiv
İleri Dergisi
Atatürkçü Düşünce Kulüpleri Feredasyonu
Afişler
Künye


Atatrk
 Deniz Gezmi Che Guevara

Türkiye

Umut Yalım

...Ve ömrümüzün en güzel günleri (4)

Merhaba Sağdıç, nasılsın? Havalar geçen konuşmamızda olduğu gibi. Kapalı ancak sıcak. Bir parmak et gibi rutubet var havada. İnsan, tüylü bir hayvan gibi terliyor. Konuşmakta zorlanıyor bazen. Tıpkı, duygularının yüklü olduğu zamanlar gibi. Ağzını açacak gibi oluyorsun ancak o duygu, sözcükleri bir iple geri çekiyor gibi sânkiyse. Bu da, seni yoruyor; bitkinleştiriyor. O bir parmak et gibi duygu, boğazına takılıveriyor. O duyguyu hiçbir cerrâhlar çıkaramazlar. İnan. Tek çâre o duyguyu, kör bir diş gibi çekmek. Velhâsıl, konuşmamız gerek.

Ancak nasıl çekmek gerek bilmiyorum o duyguyu. Bazen o duygunun ne olduğunu bile unutuyorum. Duyguları adlandırmak bile tuhaf geliyor çoğu zaman. Köpeklere ad verir gibi sânkiyse. Bence, tek bir duygu vardır; o da: Âşk. Diğer hepsi bu duygudan türeme. Örneğin, âşk na...

“Yanılıyorsun.”

“Efendim, Suphi Bey?”

“Yanılıyorsun.”

“Yâni?”

“Âşk, bir duygu değildir.”

“Nedir o zaman?”

“Bir huydur. Bir gereksinimdir.”

“Nasıl yâni?”

“Duygular gelip geçer, huylar ve gereksinimler kalıcıdır.”

“Duygular nasıl geçer? Ağlama duygusu geçer mi hiç örneğin?”

“Geçer.”

“Nasıl geçer? İzlediğin filme defalarca ağlamaz mısın?”

“Ağlamazsın. Ağladığın zaten, film değil, kendindir. Kendi durumuna acımasızca ağlarsın.”

“Eeeee? İşte bu da bir duygu işte, Suphi Bey...”

“Değil. Ağlamak da huydur çünkü.”

“Siz de her şeyleri huy yaptınız ama!”

“Öyle, ne yapalım?”

“Ne duygudur peki?”

“Şaşırma.”

“Örneğin, olaya gösterdiğin tepki bir duygudur. Bu duyguya gösterdiğin tepki de huydur.”

“Başka?”

“Örneğin, bir kadın görürsün beğenirsin; bu bir duygudur. O’na, âşık olursun; bu, bir huydur. Çünkü, O’na, âşık olmak içrende vardır.”

“Pek anlamadım dediklerinizden. Şöyle desek: Âşk, bir duygu değil, huydur; âşık olmak bir duygudur. Ne dersiniz?”

“Nasıl isterseniz öyle diyebilirsiniz. Alt tarafı konuşuyoruz burada. Bir şey kanıtlamaya çalışmıyoruz, değil mi?”

“Tabii.”

“Pek tabii.”

“Peki, Hâtice?”

“Anlamadım?”

“Hâtice’yi nereye koyuyorsunuz bu durumda?”

“Hâtice, bir insan değil, bir huydu benim için.”

“Siz de her şeyleri huya sokuyorsunuz ama!”

“Ne yapayım? Ne insandır Hâtice benim için, ne de bir duygu. Âşk gibi bir huydur benim için Hâtice. Bundandır ki, Hâtice hiç bitmedi. İnsan olsa ölürdü. Duygu olsa biterdi. Huyum olduğu için, ben varkaldıkça bitmeyecek Hâtice. Bundandır ki, hep benimleydi. O’nun iyiliği için, kurtulmak istedim birkaç kez ancak olmadı.”

“Neden böyle düşünüyorsunuz, Suphi Bey?” “Geçen konuşmamızda da demiştim ya. Hak etmiyorum Hâtice’yi. Sânkiyse, ben Hâtice’ye âşık kaldıkça, tutsak edecekmişim de O’nu içremde, O, başkalarına hiç âşık olamayacakmış, hiç mutlu olamayacakmış gibi geliyor bana. O, başkalarını, başkaları da, O’nu, hakediyor. Ben, Londra’larda çürümeye hazırdım tek başıma; razıydım. Ancak tek başıma kalamadım. Nasıl karanlıktan korkma huyum beni terketmediyse, Hâtice de terketmedi. Hâtice, benim âşkım değil; bir huyum. Bırakamadım.”

“Bir de resim vardı.”

“Resmini de birkaç kez yırttım. Belki yırtarsam, gider benden diye. Ancak olmadı. Tekrar tekrar yapıştırdım. Sonra...”

“İstersen, Suhpi Bey’i bu konu hakkında daha yormayalım.”

“Doğru diyorsun, Sağdıç.”

“Sağdıç Bey, nasılsınız?”

“İyiyim. Kusura bakmayın. Yine hatırlattık Hâtice’yi.”

“Ben unutamadım ki zaten. Ne hatırlatması, Sağdıç Bey!”

“Doğru diyorsunuz.”

“Biraz konuyu değiştirelim isterseniz.”

“Olur.”

“Bir soru sormuştum ancak yanıtlamadınız.”

“Hangisi?”

“Yurttaşlıktan çıkarılıp, şimdi nasıl yurda dönebildiğiniz hakkındaki soru.”

“Evet.” “Bir de şu var, İngiliz yurttaşlığınızla da gelebilirdiniz; değil mi?”

“.....”

“Neden sustunuz, Suphi Bey?”

“Haydar bu durumda ne derdi, onu düşünüyorum.”

“Nasıl?”

“Neyse sonra söylerim onu. Şimdi yurttaşlıkla ilgili bir sorunum yok. Yine Türk yurttaşıyım. Özünde, 10 yıldır yurttaşım ancak gelemedim. Korktum. Toprağıma ayağımı basınca, birileri çekecekmiş gibi geldi birden. Hazır değildim. Hâtice’den de korktum. Sânkiyse, yurda iner inmez göreceğim ilk insan, O, olacakmış gibi geldi. Korktum. Nasıl başa çıkacağımı bilemedim. Hazırladım kendimi bir 10 yıl. 71 yılından çıktım yola, 2011 yılına yürüyerek anca gelebildim.”

“Peki, ya İngiliz yurttaşlığı?”

“Sağdıç Bey, ben kendimi anlatamadım herhâl. Ben, Kemâlistim. Ne İngiliz yurttaşlığı? İngiliz yurttaşlığına önem versem, neden yurdumda emperlere karşı dövüşeyim? Dövüşmesek zaten, ya da 20’lerde dövüşmeseydik, İngiliz yurttaşı çoktan olurduk; ya da Amerikan. Ne İngiliz yurttaşı? Gerçi şimdi İngiliz yurttaşı bakanlarımız var. Ancak ben Türk’üm. İngiliz değil. Ne burada İngiliz’im, ne de orada. Aklımdan bile geçmedi bir ân İngiliz yurttaşı olmak. Benim için İngiliz yurttaşı olmak, İngiliz olmak demekti. Ve ben bir İngiliz olarak, yurduma giremezdim. Kahrolurdum.”

“Peki, nasıl yaşadınız?”

“Yaşamadım.”

“Nasıl yâni?”

“Hayatta kalmaya çalıştım.”

“Yurttaşı olmadan nasıl dayandınız İngiltere’de?”

“Dayandım. Türkiye’ye bir daha dönebilme umudu. Hiçbir şeye benzemez. Analarımız meyveler ciğerlensin, etlensin diye sandıklara koyarlar. Ben de kendimi bir sandığa kapadım. Ciğerlendikçe, etlendikçe durdum orada. Bu ciğerlenme yaşamda tuttu beni. Ciğerlenmiş bir ayva kokusu geldi burnuma durmadan. Düşlerimde tahta bir kaşıkla yedim durdum ayvayı. Öffffffff be! Anam girdi toprağa, babam girdi toprağa; içremdeki ayva ciğerlendikçe durdu.”

“Sonra?”

“Sonrası, Türk pasaportumla yaşadım. Devlet, yurttaşlıktan çıkarsa da, elimde pasaportum duruyordu. Buradaki olay, benim İngiliz olmamamdı. Bütün çevrem beni zorladı. Hattâ bazıları dalga geçti. Kayserili bir çocuk vardı. İş için gelmişti. Ülkücüydü. Sözde bu “Milliyetçi” genç herkeslerden önce İngiliz olmak için başvurmuştu. Nasıl Dolmabahçe’de bizi denize dökerken Amerikan’dı bunlar, aynı mantıkla İngiliz olmuştu bu genç de. Benim bu seçimime anlam veremiyordu. Bir Ağustos ayında aramızda şu konuşma geçmişti:

‘Abi, girsene işte, başvursana şu vatandaşlığa. Ne olacak ki? Gâvur mu olacaksın? Bak böyle yabancı muamelesi görüyorsun. Hiç bir hakkın yok senin burada.’

‘Bitti mi konuşman, Mustafa?’

‘Bitti, abi.’

‘Sen deminden beri konuştuklarımdan hiçbirini anlamadım mı, Mustafa? Ha, anlamadın mı? Biz kim için, kime karşı mücadele verdik! Desene!’

‘Aman, be, abi! Ne ilgisi var şimdi?’

‘Hiç ilgisi yok tabii!.. Ulan, bir de burada yabancı olmamalıymışım! Lan, gerzek, sen vatandaşı oldun diye, yabancı değil misin şimdi? Ulan, bunlar seni ayakta düder be... Salak! Ben burada bir hak da istemiyorum ayrıca. Biz yurdumuzdaki hak için dövüştük. Senin gibi bir “Türk”çü anlayamaz tabii bunu, değil mi? İngiliz Mustafa!!!

“Siz de biraz ağır konuşmuşsunuz, Suphi Bey, ama”

“Konuşacaksın bunlarla. Adam, o günden sonra, bir de bana “Anarşit” demesin mi? Bu türler sâhiplerinden daha ateşli savunurlar tâbi oldukları kimlikleri. Ondandır, “İngiliz Mustafa” diyordum çocuğa. Kızıyordu bana. “Anarşit”miş! Sânkiyse kendi devleti de İngiltere, bir de bana “Anarşit” deyip, İngiltere’ye zarar gelmesini istemiyor. Zarar gelmesinden korkuyor benim tarafımdan. Ancak, ne sallıyordum çocuğun yanında da İngiltere’ye. Her İngiliz yurttaşı alınırdı bundan zaten. Zaten de çocuk and içmişti İngiltere’ye zevâl gelmesin diye. Dingiltere!.. Şimdi de alınıyorlar ya, ABD’ye, ya da AB’ye sallayınca. Aynı mantık işte.”

“Bunun dışında?”

“İşte yurttaşı olmayınca güç tabii. Çeşitli hakların olmuyor. En çok da gezi hakkı. Birgün sırf o havayı koklamak için havaalanına gitmiştim. Hâni, Istanbul’dan birileri gelir, onların ve Istanbul’un havasını içreme çeker ve az da olsa özlemimi gideririm diye. Eskiden şimdiki gibi değil, hergün bir uçak kalkmıyor Londra’ya. Giderdim. Beklerdim. “Acaba, Istanbul uçağına rastlar mıyım?” diye. Çok ender olurdu bu. Rastladığım zamanda, gelenlerin bavullarını almalarını beklerdim. Önümden bavullarıyla geçerdiler. Sırf üzrelerindeki o memleket havasını duymak için, “Ateşiniz var mı?” diye sorardım; ancak İngilizce...”

“Neden?”

“Korkuyorsun hâlâ. Yakalanma korkusu. Geçmez. Kendini kurşuna dizsen bile geçmez. Neyse... ‘Ateşiniz var mı?’ diye sorardım hep. Gelen her Türk’e sorardım. Bazen sââtte 20- 25 sigarayı bitirdiğimi bilirim. Türkçe duymak için, telefon kulübelerinin oraya tünerdim. Sağ sâlim vardıklarını haber vermek için, arardılar hemen bizimkiler ailelerini. Bir ‘Anam’ sözcüğüne ne kadar da takılıp kalırdım. ‘Ulan, bir daha “Anam” desene, ulan!’ derdim içremden heriflere. O ciğerli ayvalar gelirdi aklıma her ‘Anam’ dendiğinde. İngiliz olmamamın temel nedeni buydu işte. Öyle ya da böyle, İngiliz yurttaşı olup, oraya yerleşirseniz; artık o ‘Anam’ sözünün anlamı kalmıyordu. Kalmayacaktı. Rahat etmek için, bundan vazgeçemezdim.”

“Peki, Hâtice...”

“Yine mi Hâtice’ye geldik? Hâtice’yi bir İngiliz olarak sevmek istemiyordum. Tıpkı, olanağım varken, yurduma bir İngiliz olarak gelmek istememem gibi. İngiliz yurttaşı olunca, elbet, İngilizce konuşmaya başlamayacaktım ancak büyük bir ikiyüzlülük olurdu bu. İngiliz yurttaşı olunca, Türkçe konuşsam bile, ağzımdan çıkanlar kulağıma İngilizce gibi gelecekti. Bundan eminim. Kendimi biliyorum çünkü. Bende ikiyüzlülük yoktur. Hâtice’ye, yüzüne karşı diyemeyecek olsam bile, anca duvarlara karşı diyebilecek olsam bile, İngilizce bir ‘Seni seviyorum’ diyemezdim. Bu, bana yakışmazdı. Âşka yakışmazdı. Nerede, nasıl, ne durumda yaşadığımı bilmese bile Hâtice, O’nu sevdiğimi Türkçe diyeceğimi bilirdi. Buna bile ihânet edemezdim. Başkaları edebilir. Ben edemezdim. En azından, Hâtice’nin buna hakkı vardı. O son gün, 32 dişimle diyemediğim ‘Seni seviyorum’u, gıyabında bile olsa, Türkçe duymaya hakkı vardı Hâtice’nin. Hep de dedim zaten. Kaç kez yırttığım resmine bakıp dedim. Yırtık izleri gözyaşı gibi olmuştu resimde. Sânkiyse, ben her ‘Seni seviyorum’ dedikçe, Hâtice ağlıyordu. Ben de ağlıyordum. Ağlıyordum. Ağlamaktan gözlerim yanıyordu. Sânkiyse, gözlerimde sigara söndürüyordum. Belkiyse de, gözlerimde sigara söndürüyordum zaten. İşte, Hâtice, böyle bir huyumdu. Bırakamadım. Acıkmak gibi bırakamadım.”

“Biraz ara versek mi sohbete?”

“Ne dersiniz, Suphi Bey?”

“Olur.”

O zaman, sözü kısa, özü uzun tutalım, Sağdıç. Seni, umut ve muhabbetle gözlerinden öperim. Kolay ve rastgele. İyi akşamlar. İyi yaşamlar... Haydi hayırlısı...


Bu yazıyla ilgili görüşlerinizi gönderebilirsiniz:
Size ulaşmamız için lütfen aşağıdaki formu doldurun:
İsim: 
Soyisim:
Telefon: ( 0   )
Cep Tel: ( 0   )
E-posta: 
Şehir: